5 Haziran 2011

Bir genç adamın başkaldırışı

‘’Büyülenmenin bir anı var mıydı yalnızca, yoksa uzun saatler ve yıllar ve çağlar mıydı?’’ (Kitaptan)
 ‘Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nde bir çocuğun, genç bir adamın zihnindeyiz 275 sayfa boyunca. Aile, kilise, okul, toplum onu istediği gibi şekillendirmeye çalışırken, okuyucu onun sindirilmeye çalışılan zihninin ta kendisi konumunda kalıyor son sayfaya kadar.

James Joyce’un bu yarı-otobiyografik romanının özeti Stephen Dedalus’un zihnine pompalananlar ile iradesi arasındaki çatışmadır bir anlamda. Yasaklarla tutku, günahlarla arzu, vicdanla suçluluk, gerçekle güzel arasında bir çatışma. Vaizlerden filozoflara, zorunluluklardan özgür iradeye doğru giden bir yolculuk...
Stephen’ın özgürleşmesinin önünde büyük engeller vardır. Portresi zihnini engelleyen unsurlar ve baskılarla doludur. Kilisenin baskıcı zihniyetiyle büyüyen çocuklardandır o.  Ölüm, yargılama, cehennem ve cennet kelimeleri kafasına kazınan çocuklardan... Dinin baskısını o kadar etkili bir şekilde yaşar ki o baskıdan kurtulmaya çalışması büyük bir iç mücadele gerektirir. Kiliseden soğumaya başladığında dahi bu mücadeleyi yaşar. Örneğin, müdür ona papazlık teklif ettiğinde artık kiliseden uzaklaşmıştır yine de kararı net değildir. Ne karar vereceğini bilemez. Din/ Katolik kilisesi ona çocukluğu boyunca ‘kutsal güzelliği’ görmeyi empoze ettiği için dış dünyaya kendini kapatmıştır. Dünyevi olandan kendini soyutladığı her anda acı çeker. Günah çıkarmaya çalıştığı bölümde bunu çok net görürüz. Kadınlarla beraber olduğu için vicdan azabı çeker. Günah çıkarmaya bile korkar. Cinsel ilişkiye girmenin utancı ve günah çıkaramamanın acısıyla boğuşur. Ta ki, günah çıkardığı ana kadar. O andan sonra kendini dünyevi olana, tutkularına, ‘gerçeğe’ kapatmak için elinden geleni yapar. Duyularını bile köreltir. Cehennemin sonsuzluğunun anlatıldığı etkileyici bölüm bile başkaldırmasını engelleyemez. Bu en net biçimde, derede yürüyen kızı gördüğünde simgeleşir. Murat Belge’nin sonsözde yazdığı gibi burada ‘Stephen dünyevi olanın güzelliğiyle karşılaşır’. O yüzden ironik bir şekilde ‘kutsal’ bir andır. Stephen’ın kutsal olandan koptuğu an Joyce’un anlatımıyla kutsallaşır. Joyce, diğer yandan roman boyunca yaptığı gerçek-güzellik tanımlamalarını Stephen’ın başkaldırışı olan bu simge bölümde biraz daha açmış olur.




Stephen’ın başkaldırdığı bir diğer şey ise ulusçuluktur. Joyce, İrlanda’daki ulusçuluğu da yaratıcılığın önündeki engellerden ve yerinde sayan bir toplumun baş özelliklerinden biri olarak tanımlıyor. Ulusçuluk Stephen’ı engelleyen unsurlardandır ve arkadaşı Davin’le yaptığı tartışmada bunu açıkça dile getirir; Davin ona, ülkeleri uğrunda ölmeyi savunurken, Stephen, ‘’Bu ülkede bir adamın ruhu doğunca uçmasını önlemek için ağlar atıyorlar üstüne. Sen bana ulusçuluğun, dilin, dinin sözünü ediyorsun. Bense bu ağlardan kaçmaya çalışacağım’’ diyerek cevap verir. Tarih boyunca baskı araçlarına dönüşen din ve milliyetçilik Stephen’ın hikayesinde de başroldedir, bir de kendi ağzından duymuş oluruz.
Stephen’ın büyüme çağında okul, kilise ve çevresindekiler tarafından nasıl bastırıldığını, daha net biçimde başkaldırdığında, o baskıdan sıyrılmaya başladığında görürüz. Joyce’un eşi benzerine rastlanmayan bir anlatımla verdiği, vaazların art arda sıralandığı üçüncü bölüm ile Stephen’ın estetik felsefesi üzerine konuştuğu epifanlar arasındaki uçurum, bu dönüşümü ve yaratıcılığı görmek için yeterli. Yıllarca papazın büyüklüğünü, cehennemin derinliğini, ‘ölümcül günah’ları dinleyen Stephen, artık ‘’kızın imgesi ruhuma işlemişti sonsuza kadar’’ cümlesini kurabilen bir erkek, bir sanatçı olmuştur. Aslında Stephen hep korkularıyla baş başadır ve tercih yapmak zorunda kalmıştır. Dolan Baba’dan haksız yere yediği dayaktan sonra şikayet kararında da, günah çıkarmaya giderken de, papaz olma teklifini düşünürken de korkularıyla tercihleri arasındaki mesafe belirliyor hayatının ne yöne gideceğini. Joyce, her bölümde, her epifanda, Stephen’ın üzerine tonlarca basan bu yükü netleştiriyor ve yükten kurtulmanın hafifliğini okuyucuya hissettiriyor. Roman da bir sanatçıyı değil, daha çok baskı altında - herhangi – bir bireyi anlatıyor gibi dursa da toplum ve sanatçı ilişkisine dair söylenebilecek her şeyi söylüyor.
Bilinç akışı tekniğinin en önemli isimlerinden olan ve okunması zor yazarlar arasında gösterilen James Joyce, uzun yıllar ve yetişkinlik çağına yayılan bu öyküyü beş farklı bölümde farklı dönemler üzerinden anlatıyor. Okuyucuya Stephen’ın düşüncesinden seslenmesi ve hikaye üzerinden değil karakter üzerinden ilerlediği için metinler arası geçişte yumuşak bir ton seçmemesi düz (lineer) metinlere alışkın okuyucu için zor gelebilir. Ama ‘Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nin neden büyük bir başyapıt olduğunu anlamak için de katlanılabilir bir zorluk olduğunu belirtmek gerekir. Çünkü, James Joyce ‘Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nde dünyayı genç bir adamın gözünden değil zihninin en derinlerinden gösteriyor. Bu bakımdan edebiyat tarihinde bunu hakkıyla yapabilen birkaç eserden biri...
Son bir not da romanın çevirisini de yapan Murat Belge’nin ‘Sonsözü’ için. Belge, üzerine sayısız kitap yazıldığını belirttiği ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ için yazdığı Sonsöz’de, bu başyapıtı anlamak için küçük bir kılavuz çıkarıyor ve Joyce’un/Stephen’ın dünyasından önemli notları okuyucuya aktarıyor. Romanı anlatmaya değil, romanı anlamaya yardımcı olmak için gerekli bir Sonsöz sunuyor. (Taraf Kitap - Nisan)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder