19 Haziran 2011

Kendini arayan adam

''Benim yaşadığım şey sizin başınıza da gelecek, aynaya her baktığınızda gördüğünüz şeyin kendi sanal görüntünüz mü yoksa benim gerçek görüntüm mü olduğuna emin olamayacaksınız''

Daniel F. Galouye'nin 'Simulacron 3' adlı bilimkurgu kitabından fırlamış gibi görünen bu diyalog, Jose Saramago'nun 2003 yılında yayımladığı 'Kopyalanmış Adam'dan. Başkarakter Tertuliano Maximo Afonso ile kopyası olduğunu düşündüğü aktör arasında geçen bir diyalog...



Yalnız, boşanmış, mutsuz bir adam olan tarih öğretmeni Tertuliano Maximo Afonso, arkadaşının tavsiyesiyle kiraladığı bir filmde, kendisine kopyası kadar benzeyen bir aktör görür ve o andan itibaren o aktörü bulmaya çalışır. Afonso'nun sıkıcı bir hayatı vardır ama bu olay onun hayatını değiştirmekten çok varoluşuna dair sıkıntılarının artmasına sebep olur. Tam da bir Saramago hikayesinden beklendiği gibi...

Bu gerçeküstü hikayenin ironikliği Afonso'nun izlediği filmin adından başlıyor: 'Arayan Bulur'. Afonso, eninde sonunda adamı bulacaktır, bunu biliriz ama asıl bulduğu zaman karşılacağı şey önemlidir. Saramago, sadece hikayenin özetiyle bile bir çok soru işaretine sebep olur ama asıl derdi, 'bir insan kendisinin kopyası olduğunu - benzeri değil - öğrense/ duysa/ görse ne yapar?'dan fazlasıdır. Bir insan ne kadar kendisi kalabilir? Saramago'nun meselesi budur ve bu asıl-kopya olma durumunu, kimlik bunalımını birey üzerinden anlatarak son tahlilde bir toplumun, insanlığın kimlik bunalımını masaya yatırır.

18 Haziran 2011

Geçmişin hayaletleri kovalıyor

Jaklin Çelik'in yeni kitabı 'Öfkenin Şenliği'nin her satırında geçmişin hayaletleri beliriyor. 1915'teki 'Büyük felaket'ten yola çıkan ve günümüze kadar gelen, o felaketin binlerce hikayesi arasından birkaçının olduğu bir roman.


Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi, 'Öfkenin Şenliği'nde üç kuşak üzerinden anlatılıyor: Kızlarıyla Deyrüzzor Çölü'ne sürülen Ramela, başka bir kimlik almak zorunda kalan Şake ve geçmişin travmalarını taşıyan Anlatıcı.

Birbirine geçen üç hikaye de temel olarak bir kimlik sorunu hikayesi aslında. Karakterlerin kimlikleri yok edilir. Yabancı coğrafyalar, başka isimler, zorunlu değişiklikler... Ramela sürgün edilir, kızlarıyla yurdundan uzaklaştırılır. Mari zorunlu evlilik yapar, çocuğu ölü doğar, intihar eder. Şaki Ayşe'ye döndürülür/döner. Ayşe'nin içinden bağırmaya çalışır ama Ayşe'nin vücuduna hapistir. Anlatıcı 'eve dönüş yapmaya çalışır. Antidepresan haplarıyla unutma/hatırlama halindedir sürekli. Hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır her şekilde. Aynı travmanın parçalarını taşırlar. Bölüştükleri travmalar onların paramparça ruhlarının üstüne hiç gitmeyecekmiş gibi çöker.

5 Haziran 2011

Şeytan duymadan ölebilirsin

İyi gözüken bir soygun planı kötü biter, ailenin kirli çamaşırları ortaya çıkar. Berbat bir son için iyi bir başlangıç! 87 yaşında bir yönetmenden beklenmeyecek bir dinamik anlatımla hayranlık uyandıran bir film ‘Şeytan Duymadan Önce’...


 Aslında filmden önce Sidney Lumet’le başlamak daha doğru olur. Çünkü Lumet’in kendisi bir bakıma değeri bilinmemiş biri isim. 12 Angry Men, Dog Day Afternoon, The Verdict, Network, Serpico, Murder on the Orient Express gibi Amerikan sinemasının klasiklerine imza atmasına rağmen asla ‘en büyükler’ arasında yer almayan bir usta.

Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Lumet’in sinema dili üzerinde çok durulmadı. Çok üretken bir yönetmen olduğundan ve vasat filmler de çektiğinden ‘auteur’ sıfatına asla layık görülmedi! Mütevazı başyapıtların yönetmeni denmesi de bu sebeptendir belki de. Aslında filmlerine toplu bir şekilde bakıldığında bile Lumet’in yaptığı şey rahat bir şekilde görülebilir: Bir yönetmen sineması.

Lumet, ilk filmi 12 Angry Men ile eşsiz bir başyapıta imza attı o başyapıtın altında da kalmadı. Özellikle 70’lerin politik ortamında cesur filmler yönetti. Politik gerilim türünü birkaç çıta yükselttiği gibi, düz hikaye yapısına farklı bakış açıları getiren anlatımıyla kendinden sonraki birçok yönetmeni de etkiledi.

'Benjamin Button gibi oldum'

''Artık hayatın serseriliğini yapmak istiyorum. Biraz Benjamin Button gibi oldum. Geriye doğru yaşlanıyorum. Eskiden daha ihtiyar seçimlerim vardı. Şimdi gençleşmeye başladım...'' Ece Temelkuran ikinci yarısını anlattı. 


''Türkiye’de acayip bir kutuplaşma var. Ve son bir yıldır fark ettim ki, o kutuplaşma beni eksiltmeye başladı. Giderek daha siyasi şeyler yazmaya başladım. Bunları da yazabilen halime geri dönmek istedim. Bu kitaptaki yazılar insanlara daha yakın olduğumu hissettiğim yazılar…’’


Ece Temelkuran, hayatının ilk yarısını anlattığı yeni kitabı ‘İkinci Yarısı’nı bir anlamda böyle özetliyor. O da ‘yazmasam çıldıracaktım’ diyen yazarlardan ve hangi alanda, ne yazarsa yazsın hep aynı şeyi yapıyor; hayattaki parçaları birleştirmeye, görünmeyenleri, görmezden gelinenleri göstermeye çalışıyor. Köşe yazılarında, romanlarında ve diğer kitaplarında… İkinci Yarısı’nda da durum böyle. Kitaptaki yazılar neyle ilgili olursa olsun; çocukluk anıları, kadın-erkek ilişkilerine dair tespitleri, Türkiye’nin güncel sorunları vs… hepsinde hayatı hakkıyla yaşamayı ve yaşayamamayı dert ediniyor.

'İkinci Yarısı'nda hayatının 35 yılını masaya yatıran Temelkuran’la sohbete kitabın kapağındaki fotoğrafıyla başlıyoruz:

3 yaşımdayım o fotoğrafta. Annem çekti fotoğrafı. Fotoğrafla ilgili benim de sonradan fark ettiğim bir şey var. Bu sene at binmeye başladım. Ve şimdi fotoğrafa bakınca 3 yaşıma geri döndüğümü fark ettim. 3 yaşındaki at binen halime ata binerek geri dönüyorum gibi. Atla geri gidiyorum. Kendinin farkında olmadığın, dolayısıyla kendini izlemediğin bir yaş. İçine o acımasız, asabı bozuk gözlerimin yerleşmediği bir zaman. O yüzden atla sadece koşuyorsun. Şimdi atla oraya dönmeye çalışıyorum. Hayata bakmak, kendine bakmadan hayat bakmak yani... Kendini izlemeden, kendini izleyerek sabote etmeden yaşayan halime geri dönmeye çalışıyorum galiba.

Solgun Kral'la kısa ama sarsıcı

Hayatınızdaki önemli-önemsiz anları düşünün; Anımsadıklarınız, hatırlayamadıklarınız, belirli -belirsiz bütün anları... Birbiriyle alakası yokmuş gibi dağınık, bağımsız ve bağlantısız bir şekilde kafanızın her yerine dağılmış anlar ve anılar. David Foster Wallace'ın metinleri de, kafanızdaki o an'lar gibi ilk bakışta birbiriyle ilintisi yokmuş gibi duran parçalardan oluşuyor ve hepsini okuduğunuzda önce duvara toslamış gibi oluyorsunuz, parçaların nasıl bir araya geldiğini idrak ettiğinizde ise bir toslama daha yaşıyorsunuz.




Wallace'ın 23 öyküsünün yer aldığı 'İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler' ilk sayfasından sonuna kadar okuyucuya rahat vermeyen metinler bütünü aslında. Daha önce görmediğimiz bir olay örgüsü, kurgu, üsluba sahip olan kitapta, öyküler arası geçişlerde bile rahat bir nefes almak mümkün değil. Kitabı elinizden bırakmak belki de tek çözüm bu sıkıntıya son vermek için! ama bu kadar 'gerçek' bir şeyi bırakmamak için de çok sebep var Wallace'ın dünyasında.

Öyküler biçim olarak birbirinden farklı, ancak 23 öyküyü de okuduğunuzda o farklar ortadan kalkıyor. Her öykü başka bir öykü için bir ipucu barındırıyor. Her öyküde bir diğerini - daha iyi - anlamak için bir kelime, bir karakter, bir ifade yer alabiliyor. Öykülerin aralarında ve kendi içlerinde kurduğu anlatı da biraz bunun üzerinden ilerliyor.

Bir genç adamın başkaldırışı

‘’Büyülenmenin bir anı var mıydı yalnızca, yoksa uzun saatler ve yıllar ve çağlar mıydı?’’ (Kitaptan)
 ‘Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nde bir çocuğun, genç bir adamın zihnindeyiz 275 sayfa boyunca. Aile, kilise, okul, toplum onu istediği gibi şekillendirmeye çalışırken, okuyucu onun sindirilmeye çalışılan zihninin ta kendisi konumunda kalıyor son sayfaya kadar.

James Joyce’un bu yarı-otobiyografik romanının özeti Stephen Dedalus’un zihnine pompalananlar ile iradesi arasındaki çatışmadır bir anlamda. Yasaklarla tutku, günahlarla arzu, vicdanla suçluluk, gerçekle güzel arasında bir çatışma. Vaizlerden filozoflara, zorunluluklardan özgür iradeye doğru giden bir yolculuk...
Stephen’ın özgürleşmesinin önünde büyük engeller vardır. Portresi zihnini engelleyen unsurlar ve baskılarla doludur. Kilisenin baskıcı zihniyetiyle büyüyen çocuklardandır o.  Ölüm, yargılama, cehennem ve cennet kelimeleri kafasına kazınan çocuklardan... Dinin baskısını o kadar etkili bir şekilde yaşar ki o baskıdan kurtulmaya çalışması büyük bir iç mücadele gerektirir. Kiliseden soğumaya başladığında dahi bu mücadeleyi yaşar. Örneğin, müdür ona papazlık teklif ettiğinde artık kiliseden uzaklaşmıştır yine de kararı net değildir. Ne karar vereceğini bilemez. Din/ Katolik kilisesi ona çocukluğu boyunca ‘kutsal güzelliği’ görmeyi empoze ettiği için dış dünyaya kendini kapatmıştır. Dünyevi olandan kendini soyutladığı her anda acı çeker. Günah çıkarmaya çalıştığı bölümde bunu çok net görürüz. Kadınlarla beraber olduğu için vicdan azabı çeker. Günah çıkarmaya bile korkar. Cinsel ilişkiye girmenin utancı ve günah çıkaramamanın acısıyla boğuşur. Ta ki, günah çıkardığı ana kadar. O andan sonra kendini dünyevi olana, tutkularına, ‘gerçeğe’ kapatmak için elinden geleni yapar. Duyularını bile köreltir. Cehennemin sonsuzluğunun anlatıldığı etkileyici bölüm bile başkaldırmasını engelleyemez. Bu en net biçimde, derede yürüyen kızı gördüğünde simgeleşir. Murat Belge’nin sonsözde yazdığı gibi burada ‘Stephen dünyevi olanın güzelliğiyle karşılaşır’. O yüzden ironik bir şekilde ‘kutsal’ bir andır. Stephen’ın kutsal olandan koptuğu an Joyce’un anlatımıyla kutsallaşır. Joyce, diğer yandan roman boyunca yaptığı gerçek-güzellik tanımlamalarını Stephen’ın başkaldırışı olan bu simge bölümde biraz daha açmış olur.



4 Haziran 2011

'Onurlandırıcı ama korkutucu bir şey'

Mecliste barışın, özgürlüğün ve emeğin temsilcilerinin yer almasını arzuluyan sinemacılar, Sırrı Süreyya Önder'e destek için bir araya geldi. Önder, yaptığı konuşmada, ''Böyle bir sorumluluğun ileride hayalkırıklığına dönüşme ihtimali gözümün önüne geldi ve bu beni çok korkuttu'' dedi.


Sırrı Süreyya Önder bu seçim döneminin en renkli isimlerinden biri değil yalnızca. İyi bir sinemacı, devrimci bir insan sıfatları her zaman adının önüne ekleniyor haklı olarak. Filmlerinde, köşesinde yaptığını şimdi seçim döneminde yapmaya çalışıyor.

Birçok kesimden 'tam destek' alan Sırrı Süreyya Önder'e bir destek de sinemacılardan geldi. ''Yeni bir anayasanın yapılacağı mecliste barışın, özgürlüğün ve emeğin temsilcilerinin yer almasını arzuluyan'' sinemacılar Sırrı Süreyya Önder'e destek için toplandı.

Saçma sapan bir dizi!

Başlık yanıltmasın! TRT’de yayınlanan ‘Leyla ile Mecnun’ son yıllarda televizyonda gördüğümüz en yaratıcı, özgün ve aykırı dizi…



TRT’nin bu sezonki dizilerinden ‘Leyla ile Mecnun’ kulaktan kulağa yayılan, kendi seyircisini yaratan ‘özel’ bir dizi olarak şimdiden televizyon tarihine geçti diyebiliriz. Bu ‘özel olma’ durumunu yaratan sebeplerin başında ise, ‘Leyla ile Mecnun’un ‘absürd komedi’ gibi Türkiye’deki televizyon seyircisinin alışık olmadığı bir alanda, kendine has dilini yaratmış olması geliyor.

Dünyada, özellikle Amerika ve İngiltere’de absürd komedi türünde - Mel Brooks, Monthy Python, ZAZ ekolü gibi yaratıcılardan bu yana - çok başarılı işler çıksa da, Türkiye’de bunu hakkıyla yapabilen yapım sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

‘Leyla ile Mecnun’ bu anlamda cesur bir işe kalkışarak hikayesini, yani Leyla ile Mecnun’un kavuşamama hikayesini ‘saçma’ üzerinden anlatmayı seçiyor. Kısaca, o ünlü aşk hikayesini başka bir şeye dönüştürüyor.

N5 - Ayfer Tunç ve 5 roman

N5'e başlamadan önce hazırladığımız bir liste vardı ve oradaki ilk isimlerden biriydi Ayfer Tunç. Ve geçen sene N5'e başlar başlamaz kendisine ulaşmak istemiştik ama o çoktan yurt dışına çıkmıştı! Ve geri geldiğini duyduğumuz an hemen bağlantı kurduk, sağ olsun bizi kırmadı ve çekim için gün kararlaştırdık.


Ayfer Tunç'la yapacağımız N5 için birkaç konu başlığı vardı kafamızda; uyarlama senaryo, güçlü kadın karakterler gibi alternatifler... Ama Tunç, edebiyat üzerine anlatmak istedi ve başlığı da kendisi önerdi.

Ayfer Tunç 5 listesini başlığının hakkını fazlasıyla verecek bir şekilde anlattı. Bizce bu liste aynı zamanda etkileyici bir rehber niteliğinde. Çünkü, Tunç 5 kitabı anlatmanın yanı sıra edebiyatın etkisi üzerine kısa ama önemli bir çerçeve de çiziyor.

Ayfer Tunç'un kitaplarından bildiğimiz o etkileyici uslubuyla anlattığı listesi:  İzlemek için tıklayınız

N5 - Emre Arolat ve 5 mimari yapı

Türkiye'nin en önemli mimarlarından Emre Arolat, N5'te 'etkilendiği 5 mimari yapı'yı anlattı.


Kendisiyle N5 yaparken profesyonelliğine şapka çıkarmamak mümkün değil. Etkilendiği 5 mimari yapıyı dinlerken de...

İşte Emre Arolat'tan 5 mimari yapı: İzlemek için tıklayınız

N5 - Taylan Biraderler ve film müzikleri

Bizim çok sevdiğimiz yönetmenlerden Taylan Biraderler... Yaptıkları sinemayı herhangi bir şablona - popüler ya da sanat sineması gibi bir ayrıma - yerleştirmek zor. 


Onlarla N5 yapma fikri baştan heyecan vericiydi. Uzun bir süre, zamansızlık yüzünden randevu alamamıştık ama sonunda gün belirledik ve 'Muhteşem Yüzyıl'ın çekim arasında söz aldık.

Hava güneşliydi ve çekimi dışarıda yaptık. Önceki dizileri (Alacakaranlık, Yabancı Damat) ve bizce Türkiye sineması için çok önemli olan filmleri üzerine uzun uzun konuştuk. Muhteşem Yüzyıl tartışmalarını da elbette.