10 Nisan 2011

'Sorunlar belli, uzatmanın anlamı yok'

Garaj İstanbul'da sahnelenen yeni oyun 've veya ya da' ekibine provalar arasında konuk olduk (Mustafa Yılmaz ve Hüseyin Narin'le), oyuna ve kadın-erkek ilişkisine dair eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik.




İki metin, dört oyuncu ve altı çiftin bir mekanda içiçe geçtiği bir oyun 've veya ya da'. Marguerite Duras ve Oscar van den Boogaard'ı aynı sahneye taşıyan Mesut Arslan'ın yönettiği oyunda çiftleri Derya Alabora, Erdem Akakçe, Engin Hepileri ve Nergis Öztürk canlandırıyor.

Duras’ın 'Parkta' ve Boogaard’ın 'Yatak Dolusu Köpük' adlı metinlerini birleştiren oyun ebedi bir sorunsal olan kadın-erkek ilişkileri üzerine zihin açıcı ve keyifli bir yolculuk vaat ediyor.


Ekibin provaları sırasında kısa bir süreliğine Garajİstanbul'a konuk olduk ve oyuncular ve yönetmenle sohbet ettik. Aslında onlar provalarda da, aralarda da o kadar eğleniyor ki sadece izlemek, dinlemek bile başlı başına keyifti. Biz de fazla soru sormadan oyunu anlatmalarını istedik, onlar eğlenmeye devam etti.

  
Mesut Arslan (Yönetmen) : 2000’lerin başında okumuştum Marguerite Duras’ı. Hoşuma gitmişti ama sahneye koymak aklımda yoktu. 2- 2,5 yıl sonra Boogard’ın metnini okuyunca içinde geçen birçok şeyi hissettim ve oradan yola çıktık. Ve oyunun çıkış prömiyerine kadar da o tekstle uğraştık. İlk önce aklımızda olan iki teksti yan yana oynamaktı. Fakat oyuncularla beraber 1,5 yıl boyunca çalıştık ve çalışırken bir şekilde bizim metinlerde gördüğümüz bağlaçlar bir şekilde birbirine çok şey söylemeye başladı. Duras’ın metnindeki çift hayata, sevgiye, aşka dair konuşuyor. Diğer metinde bunun yaşanmış hali var. Aynı şey ikisinde farklı şekilde ilerliyor. Duras’ta yaşanabilirliği, yaşanma isteği üzerine gidiliyor, diğer oyunda ise yaşanan üzerinden bir laboratuar oluşturuluyor. Seyirciyi de oyuna koymaya çalıştık. Yani metindeki hikayelerden çok daha fazlası var, herkes kendi parçasını alabilir.

Derya Alabora: Bildiğimiz klasik anlamda karakterler yok oyunda. Bir şeyler yaşayan iki çift var. Bizim hikayemizde ben biraz zorluyorum ama Erdem Bey yok! Israr ediyorum ama hayır diyor (Gülüşmeler) Yapabileceğim bir şey yok. Bizim oynadığımız metin biraz varoluşçu bir metin. Dünyaya daha umutsuz bakan karakterler… Benim oynadığım kadın gündelik ilişkilerden yana, çok sorgulamadan yaşıyor, o ise (Erdem Akakçe’yi gösteriyor) biraz daha tutucu bakıyor, evlilikten yana ama onun için de bir çaba göstermiyor.

                        

Erdem Akakçe: Sen beni bitirdin. Ben bir hiçim artık, karaktersizin tekiyim. (Gülüşmeler) Karakter tahlilleri yapan bir oyun değil. Çarpık şablonlar var. Bir olayın, yaşanmışlığın şablonunu görüyoruz. Oyunun nerede geçtiği çok önemli değil zira çok evrensel bir durumu anlatıyor. Bir şeyler yaşansa da bir yıkımın olacağı aslında bütün ilişkilerin, kişilerin egolarına yenik düşebileceğine dair bir tespit. Bir ilişkinin idealize edilmesiyle bir ilişkinin buruşturulup atılmasının gösterimi var. Bir sonuca da ulaşmıyor. ‘’Bu böyledir, böyle de olabilir’’ diyen bir oyun

Engin Hepileri: Bizim metnimiz yaşanmış, hissedilmiş, tekrar karşılaşılmış bir ilişki. Neden bittiğini, neden devam edemediğin, bir tarafıyla beraber olmak isterken neden olamadığını anlatıyor. Ama bir sonuç yok. Bizim de ilişkilerimiz içerisinde anlam veremediğimiz sonlar var. Neden kaybettiğimizi anlamadığımız sonlar yaşıyoruz. Ve metinler farklı şeylerden bahsetmiyor. Metinlerinin birbirine geçiş noktalarında öyle doğru bağlantılar var ki, gerçek bir ana dışarıdan bakan, işin içine iyicene girecekken ‘’girmeyin bir de buradan bakın’’ diyen bir oyun. Tabii takibi zor bir oyun değil. Sadece hissedilebilecek, hissettikleri şeyin peşinden gidilecek bir seyirlik...

Erdem Akakçe: Metinler aslında birbirinden çok uzak; biçim olarak, yazılış tarihleri olarak, arada 60 yıla yakın süre var ama hikaye belli işte. Oyun bunu dedirtiyor: ‘’Sorunlar belli uzatmanın anlamı yok’’

                         

Ata Ünal (Dramaturji): Tüm bunların altında şu var. Erdem’in dediği gibi değişememiş, kalmış bazı şeylerin de ipuçlarını veriyor oyun. Özellikle Bogard’ın metninde kendini birey olarak konumlayan günümüz insanı, aşk yaşayamamasının nedeninin aslında o birey kurgusu olduğunun farkında değil. Önündeki engel birey olma ve birey kalma isteği. Çünkü, kendisinden feragat etme yetisine sahip değil. Oysa ki, bir ilişki yaşamak için bazı şeylerden feragat etmek gerekiyor. O yüzden karakterler yalpalıyor.

Mesut Arslan: Bazen bir duygu, bazen bir düşünce öne çıkıyor. İki metnin çarpışmasından üçüncü bir metin ortaya çıkıyor.

Engin Hepileri: Bir sordun bin ah işittin değil mi (Gülüşmeler)

Mesut Arslan: Karakterlerle ilgili bir de şunu ekleyebilirim. Duras’ın karakterleri çok duygulu değil. Hatta, Duras bunu yazarken duyguları almış gibi. Bogard’da ise sürekli duygu üzerinden giden bir metin var. Bu da bana bilinçle bilinçaltının konuşması gibi geliyor. Yani bir yerde bilinç bir şeyi sürekli kurgularken aslında bilinçaltından çıkan konuşmalar var gibi. Düşünceyle hissin çatışması…

Erdem Akakçe: Ben tek cümleyle özetleyeyim: Hayat sen planlar yaparken başına gelen şeydir.

Ata Ünal: Aklın yolu birdir, oyunu konuşurken aklımızda olan buydu.

Nergis Öztürk: Bir yandan da hepsinin gidesi var ama gidemiyorlar. Gidecekken kurdukları bir dünya söz var çünkü.

                            

Ata Ünal: İnsanın varoluş yarılmasını hepsi farklı farklı anlatıyorlar.

Nergis Öztürk: Orada da hiçbir şey olmuyor.

Mesut Arslan: Bir hikaye peşinde koşmuyoruz. Tam burada bir ilişki var deyip kendinizi kaptırıyorsunuz ama o zaman da başka bir yöne gidiyor.

Erdem Akakçe: Kafan karıştı değil mi? (Gülüşmeler)

Engin Hepileri: Güzel oyun güzel…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder