14 Nisan 2011

Mutsuz şehir, yalnız adamlar

''Adamın biri bir gün metroya biniyor ve ölüyor. Cesedini birinin fark etmesi 6 saat sürüyor. Kimse fark etmiyor'' Michael Mann, başyapıtı 'Collateral'de Los Angeles'ın yalnız ve mutsuz adamlarını anlatıyor...



Michael Mann hep yalnız ve mutsuz adamların hikayelerini anlatır. Aksiyon, silah, kaçışlar filmlerinin cilasıdır aslında. Şehir ve yalnız adamlardır asıl anlattığı. Los Angeles ve yalnız adamları... Collateral de bu geleneği bozmaz ve Mann'in en ünlü başyapıtı 'Heat/ Büyük Hesaplaşma' ile neredeyse aynı ruh halini taşır; şehir, gece, suçlular ve kanun adamları…

Basit bir konusu var kağıt üzerinde 'Collateral'in. Ama yönetmen koltuğundaki isim Michael Mann olunca ne anlattığının önemi kalmıyor. Max titiz ve dakik bir taksi şoförüdür. Arabasına Vincent'ın binmesiyle gecesi, hayatı alt üst olur. Vincent usta bir kiralık katildir ve gece boyunca 6 kişiyi öldürecektir. Ve Max'i de bu işe dahil eder.

Bu kadar basit bir konuyu başyapıta çeviren hiç kuşkusuz filmin karakterleri üzerine inşa edilmesi. Max, taksicilikten mutlu değildir. Limuzin şirketi kurmak gibi bir hayali vardır. Her gün defalarca arabasındaki kartpostala bakar. Canı her sıkıldığında mola verip Maldiv Adaları'na bakar. Bir hayali vardır ama o hayali orada, uzakta, öylece durmaktadır. Ertelenmiş bir hayali ve bir an önce bırakmak istediği halde 12 yıldır bırakamadığı mesleğiyle Max sıradan bir insandır. Los Angeles’ın keşmekeşinde kaybolan sıradan bir taksi şoförü.

Vincent ise ilk kareden itibaren cool’dur. Filmin başında hakkında ne biliyorsak sonunda da çok fazlasını öğrenemeyiz. Dışarıdan gelmiş bir kiralık katil, işini bitirip gidecektir. Vincent hakkında bildiklerimiz Max ve Los Angeles için söylediği sözlerdir sadece. Los Angeles'ta kimsenin birbirini tanımadığını söyler Max’e ve şu hikayeyi anlatır: ''Adamın biri bir gün metroya biniyor ve ölüyor. Cesedini birinin fark etmesi 6 saat sürüyor. Kimse fark etmiyor'' Bunun gibi Vincent'ın modern insana dair eleştirileri Max ve Los Angeles üzerinden yapılır ve bu da filmin ruh halini özetleyen cümlelerdir aslında.

Burada Los Angeles'a bir parantez açmak gerekiyor. Mann'in çoğu filminde adı yazmasa da başrolde olan bir şehir Los Angeles. Kalabalığı, temposu, sokakları, rutini, gece sessizliği, sokak lambalarıyla Mann'in filmlerinde güzel ama acımasız bir şehir olarak yer almaya devam ediyor. İçe içe geçmiş caddeler arasında yükselen binalar yanıltıcı bir gece güzelliği sunuyor, mutsuz ve yalnız insanları kaybeden bir güzellik. Max ve Vincent la beraber seyirci de Mann'in dijital kamerasıyla, ince ince detaylandırılmış bu eşsiz görüntülere doyuyor.


Alaycı konuşmasıyla farklı bir kiralık katil profili çizen Vincent herhangi bir şeye, yere ya da kişiye bağlılığı olmayan bir adam. Nihilist bir adam gibi gözükmesi biraz da onun hakkında fazla şey bilmiyor oluşumuzdan. Belki 'Büyük Hesaplaşma'daki Neil McCauley'i hatırlatmasından yola çıkarak işini iyi yapsa da mutlu olmayan ama bunu fazla sorgulamayan, ailesi olmayan, sevgilisi olsa bile yalnız yaşayan bir adam olduğunu tahmin edebiliriz. Ve Los Angeles gibi bir şehirde Max gibi birisiyle karşılaşması ancak bir Mann filminde gerçekleşebilir.

Birbirine zıt karakterdeki iki adam, 'doğaçlama' gecede giderek yakınlaşırlar. İyi-kötü ayrımı silikleşir, Mann, kamerasıyla şehrin en yalnız anlarını yakalar. Vincent, Max'in karakterini eşeledikçe ikisinin ve şehrin silüeti renk değiştirir. Cinayetler, hedefteki isimler anlamını kaybeder. Hayat kısadır. Ve kırmızı ışıkta durur araba. Shadow of the Sun çalmaya başlar, çakallar geçer. Max ve Vincent sadece bakarlar. Çakalın gözü parlar, Los Angeles'ın tüm yalnızlığı kısa bir süreliğine o ana düşer. Sonra film akmaya devam eder…

Vincent cinayet işledikçe Max'le arasındaki diyaloglar sertleşmeye başlar. Güçlü konumda Vincent olduğu için her şeyi o yönlendirir. Ama Vincent'ın gücü sadece silahından gelmez. Çünkü Max karakter olarak da zayıftır. Her gün ziyaret ettiği annesine işiyle ilgili yalan söyler, haklı olduğu halde patronuna sesini çıkaramaz, ama en kötüsü de hayalini devamlı erteler. Çok istediği halde harekete geçemez.

''Bir gün uyanacaksın ve bunların olmadığını fark edeceksin. Bakacaksın, planların mahvolmuş. Asla olmayacak. Birden yaşlanacaksın… O kızı arayamıyorsun bile...''

Vincent bu sözlerinde haklıdır çünkü, Vincent taksisine binene kadar Max'in hayatı rutin bir şekilde akıp gitmiştir. Hayalleri sadece o kartpostalda durmaktadır ve hiçbir şey yapmamaktadır. Filmin başında taksisine binen avukat Annie’den hoşlanır. Kısa yolculukta işleri ve hayalleri hakkında konuşurlar. Max, Annie'ye onun daha çok ihtiyacı olduğunu düşünerek, her sıkıldığında baktığı hayalini, o kartpostalı verir ve ''Her gün geçtiğin yerleri farklı bir şekilde gösterir'' der. Max'ten etkilenen Annie de inerken kartvizitini bırakır. Ama Vincent Max'in onu aramayacağını bilir.


Annie, filmin başında görünüp kaybolur ama önemli bir rolü olacağını tahmin ederiz. Çünkü Michael Mann sinemasında kadınların öyküye ‘ölümcül’ katkıları olur. Varlığıyla ya da yokluğuyla filmin öyküsünün yönünü değiştirirler. Burada da öyle olur. Vincent’ın hedefindeki 6. isim Annie’dir. Ve Max onu kurtarmak için harekete geçer. Artık tamamen farklı biri olduğu, bazen Vincent’ı bile taklit ettiği gecede Annie için Vincent’ın karşısında durmaya çalışır. Micahel Mann’in kamerasını adeta konuşturduğu final bölümünde Max ve Vincent karşı karşıya kalır. Bu kovalamaca esnasında Annie’nin masasında Max’in verdiği kartpostalı görürüz. Çoğu izleyici için bir klişedir belki de ama aslında Michael Mann sinemasının bir anahtarıdır o. İlk filminden beri kurduğu anlatının yüzlerce parçasından biri. Los Anegeles, hayaller, pişmanlıklar, mutsuzluklar…

Ve sinema tarihine geçen metro sahnesinde, Heat’ten bile daha hüzünlü olan finalinde Vincent, filmin başında anlattığı hikayenin kendisi olur. Kafasını kaldırmaya çalışır ve Max’e sorar: ‘’Farkeden olur mu?’’

Mann, basit bir öykü, iki adam artı bir şehirden yine varoluşcu bir film çıkarmakla kalmıyor, cool adamları, grenli görüntüleri, soundtrack'i, alameti farikası kamera açılarıyla ilk dakikasından son sahnesine kadar stilize bir başyapıt ortaya çıkarıyor. Genel kanı ‘Insider’ ve ‘Heat'in Mann’in en iyileri olduğudur ama kanımca ‘Collateral’ Mann’in filmografisinin aşılması kolay olmayan en önemli başyapıtı.


Künye:
Collateral, 2004
Yönetmen: Michael Mann
Senaryo: Stuart Beattie
Oyuncular: Tom Cruise (Vincent), Jamie Foxx (Max), Jada Pinkett Smith (Annie), Mark Ruffalo (Fanning), Peter Berg (Richard Weidner), Javier Bardem (Felix), Jason Statham, Debi Mazar

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder