20 Nisan 2011

Korkmalıyız, daha çok korkmalıyız!

Kıyamet günü... Her yeri karanlık basar. Bütün insanlık ortadan kalkar. Işığın olmadığı dünyada sadece dört kişi kalır. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen 'Kıyamet Gecesi' karanlık hikayesini muhafazakar bir zemine oturtuyor, vaad ettiğinin çok altında kalıyor.


Işıklar söner. Geri geldiğinde ise herkes ortadan yok olur. Bütün insanlık… Kıyafetler içi boş bir şekilde yere serilir. Ve gün ışığı yok olmaya başlar. Yeryüzünde kimse kalmaz...

Dünyanın sonunun geldiği bu manzara daha önce gördüklerimizden farklı değil. 'The Omega Man', 'I am Legend’ (Ben Efsaneyim)', '28 Days Later' (28 Gün Sonra), 'Dark City' (Gizemli Şehir) hatta 'Vanila Sky' gibi birçok filmden sahne beliriyor kafamızda. Brad Anderson'ın son filmi 'Kıyamet Gecesi' de bu 'dünyanın sonu' hikayeleri arasındaki yerini alıyor. Burada da 'son kalan insanlar' kontenjanından dört karakteri izleriz. Sinemada makinist olarak çalışan Paul, dokuz aylık bebeğini arayan Rosemary, muhabir Luke ve hepsini bir araya getiren barda babasını bekleyen Jason. Merak uyandıcı hikayesi ve iyi açılışı sonrasında ‘Kıyamet Gecesi’ önümüze birçok soru bırakır. Neden karanlık çöker? Gün ışığı neden yok olur? Neden bütün insanlar buhar olup uçarken bu dört kişi kalır? Bu soruların cevaplarını öğrenemeyiz ama yönetmen 'gölge' ve karanlık üzerinden hikayesini anlatmaya devam eder.


Hikaye Detroit'te geçer ve karanlık olmayan tek yer benzinle çalışan jeneratörün aydınlattığı bir bardır. Barda toplanan dört kişi nasıl kurtulacaklarını düşünürken bir yandan hikayelerini anlatırlar bir yandan da seyirci flashback'lerle geçmişlerini izlemiş olur. Filmin tamamına korku hakim olduğu için karakterler arasında devamlı bir gerginlik vardır. Bu gerginliklerin asıl katkı yaptığı şey ise filmin çıkışsızlık hissiyatına olur. Bir gün öncesi ‘geçmiş’ olmuştur artık ve geçmiş karanlıkta aranan tek şeydir. Hepsi geçmişini; yani kayıplarını, yakınlarını, aydınlığı arar. Rosemary’nin bebeği, Jason’ın annesi, Luke’un sevgilisi… Ama karanlık yuttuğu şeyleri vermediği gibi giderek büyür. Gölgelerle birlikte…

Platon'un 'mağara alegorisi'nden günümüze kadar birçok disiplinde rastladığımız 'gölge metaforu' 'Kıyamet Gecesi'nde korkunun kaynağı haline gelir. Karanlık çöktükten sonra insanları yok eden şey karanlıktan beslenen gölgelerin ta kendisidir. Karanlıktan daha korkutucu olan bu gölgelerdir. Gölgeler insan siluetleri şeklinde ve belirsiz seslerle birlikte süzülürler. Aydınlıkta kalmaya çalışan 4 karakterin çemberi daralırken, karanlığın korkusu da giderek büyür. Karanlığın içinde ne olduğu bilinmediğinden korku artıkça büyür, büyüdükçe artar. Ama 'karanlığı getiren nedir' sorusunun cevabını bilmediğimiz gibi gölgelerin de ne olduğunu asla anlayamayız, sadece simgelediği şeyi görebiliriz.

Gerilim türünün korkuyu kullanma biçimi bakış açısını belirleyen bir unsur ve 'Kıyamet Gecesi'nin tercihi de muhafazakar bir söylem üzerinden oluyor. Soruların cevaplarının olmadığı ve neyin nerden geldiğini bilmediğimiz için ortada kafa karıştırıcı bir durum varmış gibi durur, oysa ki yönetmenin bakış açısını, bilerek cevaplamadığı sorularda ve hikayede adını geçirdiği olaylarda - nükleer felaket gibi - görebiliriz: 'Hak ettiğini görme' şeklindeki bu indirgemeci muhafazakar bakış 'Kıyamet Gecesi'nde finale doğru netleşiyor. Karanlıkta debelenen 4 karakter de karanlık karşısında ezilir. Kendi yarıçapları kadar bir ışık ararlar ama nafile sonuç vermez! Karakterlerin travmaları ve satır aralarına sıkıştırılan detaylar finalde bariz bir şekilde ortaya çıkar. ‘Kıyamet’i bir korkutma, bir telkin biçiminde kullanarak bir ‘yeniden doğuş’ masalı anlatır Anderson. Alex Proyas'ın 'Knowing'inki kadar kötü olan finalinde ''her şeye rağmen yine de umut var'' mesajını verir. Umut İsa'nın koruması altında, kilisede vücut bulur. Yapılanlar ve yapılması gerekenler gibi basit şablonlara sıkıştırılmaya çalışan hayatlar böylece güzel bir ders almış olur! Hal böyle olunca çorbaya dönmüş referanslar arasında 'Rosemary’s Baby' gibi kör gözüm parmağına işaretler de hem işlevini hem de anlamını yitirmiş olarak filmin içinden sadece geçiyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder