10 Nisan 2011

'Gazeteciler öldürüldüğünde haber olmuyordu'

'Press'in yönetmeni Sedat Yılmaz anlattı: ''90’lı yıllarda gazeteciler öldürüldüğünde haber bile olmuyordu. Şimdi basın özgürlüğü isteyen bazı isimlerin o zaman nasıl gazetecilik yaptığını biliyoruz. Büyük medyanın günahı çok yani...''




1990'lı yılların başında Özgür Gündem gazetesinin çalışanları baskılara, yasaklara, ölümlere inat gazetecilik yapmaya çalışırlar. İşte o dönem, Diyarbakır'da Özgür Gündem'in çıkmasını sağlayanların hikayesini anlatan 'Press' bu hafta gösterime giriyor. Sedat Yılmaz ilk uzun metrajlı filminde Türkiye'nin en ağır tahribata yol açan dönemlerinden birini gazetecilerin gözünden anlatıyor. Tanklar, jetler, ne idiği belirsiz takım elbiseliler arasında gazetecilik yapmaya, yaşamaya çalışan insanların hikayeleri...

Sert bir film Press. Hem anlattığı hikaye hem de estetik açıdan. Kamera sokaklarda gezerken de büro içerisindeyken de karanlık ve korku seyredene nüfuz ediyor. Dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor, üstelik bu sert hikayeyi ajitasyona kaçmadan, mizahi bir dille anlatıyor.

Yılmaz, ilk filminde bu ağır hikayenin altından başarıyla kalkıyor. Hem Kürt sorununa dair önemli şeyler söylüyor hem de 'özgürlük' meselesinin altını dolduruyor.


Yılmaz, filmin gündemdeki basın özgürlüğü tartışmalarıyla da örtüştüğünü söylüyor ama eklemeyi de ihmal etmiyor: ''O günkü medya gazeteci ölümlerini görmüyordu. Gazeteciler öldürüldüğünde haber bile olmuyordu. Press'in buna vesile olmasını isterim...''

Gündemle ilişkili bir film, isterseniz oradan başlayalım…
Press’in bu tarihte gösterime giriyor olması hesapladığımız bir şey değil. Sadece tesadüf. Sonuçta devletin olduğu her yerde, en demokratik ülkelerde bile baskı araçları vardır. Devlet dediğimiz şey hakimiyet aracıdır zaten. Bugün de basın özgürlüğü tartışıyor ve bu tartışmada ‘Press’in 90’lı yılları da konuşalım’a vesile olmasını isterim. Çünkü 90’lı yıllarda gazeteciler öldürüldüğünde haber bile olmuyordu. Düşünün haber bile olmuyordu.

Gazetecilerin öldürüldüğü dönemi anlattığınız için size en fazla sorulan sorudur: Günümüzdeki tutuklanmalar, basın özgürlüğü tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Öncelikle merkez medya dediğimiz yapının günahı çok. Ve bugün bile basın özgürlüğü tartışılırken oralar hiç tartışılmıyor. 65 tane gazeteci gözaltında diye dövizler taşınıyor ama sadece 5 tanesinin ismini biliyorlar. Diğer 60 kişi ise sadece rakam. Diğer 60 kişinin neredeyse tamamı sosyalist basın ya da Kürt basını. Bu yeterince şey anlatıyor.

OKTAY EKŞİ’NİN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNE İNANMAM
Diğer taraftan sokağa çıkmak son derece doğru, olması gereken bir şey… Ama buradan Türkiye’deki medya basın özgürlüğü istiyor gibi bir sonuç çıkarılamaz çünkü medya Türkiye’de devletin yansıması. 90’lı yıllarda medya tek elde toplanmıştı. Bir milim başka bir yere kaymıyordu, beton gibiydi. O dönem Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar bir şey söylemek istediğinde başlarına gelmeyen kalmamıştı. Şimdi ise parçalı, değişik odaklar var. Birbirlerini suçluyorlar, tartışıyorlar. Farklı güç odaklarının iktidar savaşı... Yoksa Oktay Ekşi’nin basın özgürlüğüne hayatta inanmam, Kürtler de inanmaz. Belki fazla önyargıyla yaklaşıyorum ama 90’lı yıllarda Oktay Ekşi’nin ya da o bakış açısının nasıl gazetecilik yaptığını biliyorum.

                       

Sokağa çıkmak her zaman güzeldir ama kendilerinin canı yandığı için yapıyorlar bunu biliyoruz. Gazeteciler öldürüldüğünde görmeyenleri ne yapacağız, nereye koyacağız o tutumu? Süleyman Demirel’in bir lafı var, filmin sonunda da yer alan: ‘’Bunların hepsi terörist, birbirlerini öldürüyorlar’’. O günkü medya da aynen böyle düşünüyordu sadece dile getirmiyordu. Gazeteci olduğunu düşünse haberini yapardı, dile getirirdi ama öyle düşünmüyordu, yok sayıyordu.

Peki çıkış noktanız neydi? İlk filminiz için aklınızdaki hikaye bu muydu?
Aslında çıkış noktası çok pratik nedenlere dayanıyor. Yazdığım ilk senaryo 12 Eylül döneminde geçen bir idam öyküsüydü. Ama bunu yazıp çizdikten sonra nasıl çekeceğim sorun oldu. Dönem filmi, kostümler, aksesuarlar, sonuçta para gerektiren bir iş. ‘Press’i tercih etmemin nedeni ise filmin yüzde 70’inin tek mekanda geçmesi. Bu, prodüksiyonu kolaylaştıran bir şey. Press’in öyküsünden dolayı bu işin altından kalkarım dedim ve başladım. Yani buradaki tercih sanatsal bir şey değil, somut nedenlerle alakalı.

Film Özgür Gündem çalışanlarının gazetecilik yaptığı zamanı anlatıyor. Hikayeyle sizin bir bağınız var mı?
90’lı yıllarda öğrenci hareketinin içinde yer alıyordum ve o tarihte, 1992’de Özgür Gündem sosyalistlere hitap ediyordu. Tabii ben de okuyordum. Gündem gazetesinin yaşadıklarını yakından biliyordum ama özel bir bağım yok.

Karakterler kurmaca mı?
Bütün karakterler kurmaca ama gerçek olaylardan yola çıkarak oluşturulmuş karakterler. Mesela başkarakter Fırat tipik bir karakter. Dağıtımcı olarak işe girer ve daha sonra gazeteciliğe başlar. Tipik bir durum bu. Kurmaca karakterler ama gerçek hikayeler. Diyarbakır galasında izleyenler, ‘’şurası şuna benziyor’’ gibi kendi aralarında konuştular, yorumladılar. O dönemi bilenler filmdeki karakterleri tanıyorlar yani... Ayrıca, filmin senaryo danışmanı olan Bayram Balcı, o tarihlerde gazetecilik yapmış birisi. Gazetenin arşivinden de faydalandım.

OHAL dönemi Diyarbakır’ını anlatan başka bir film yok galiba…
Tam emin değilim ama galiba yok. Kazım Öz’ün ‘Fırtına’sı var ama orada da hikaye İstanbul’da geçiyor.

DEVLET BUNU YAPAR MI?
Hikayeye gelirsek. Sert bir film; sahneler, diyaloglar, atmosfer… İzleyicinin reaksiyonu sizce nasıl olacak?

Bence de sert film ama izleyen herkes böyle düşünmeyebilir çünkü filmi 2008’de çekmiştik. O zaman Ergenekon davası henüz yoktu. Ergenekon davasının şöyle bir sonucu oldu; birçok şey konuşulur oldu. Bir şeyler daha rahat dillendirilmeye başlandı. Bu da filmin daha kolay kabul edilmesini sağladı. Devletin yaptığı şeyleri gösteriyoruz sonuçta. Yani önceden ‘’devlet bunu yapmaz’’ noktasındaydı insanlar şimdi o nokta aşıldı. İnsanların gün ortasında aniden öldürülmesi, her an ölümle karşı karşıya kalma durumu yeterince sert tabii ki. Amaç bir şeyleri eğip bükmeden göstermekti. Örneğin filmdeki o fotoğraf gerçektir: ‘’İnsanlık yerlerde sürükleniyor’’ Gündem’in o manşeti çok ünlüdür. Ana akım medya onu tartışmamıştır ama yurt dışında etkisi olmuştur. İnsanları sömürmek adına değil, gerçeği vermek adına o sertlik verilmeli diye düşünüyorum.


‘Press’ İlk dakikasından finale kadar amatör ruhunu kaybetmiyor. Filmin estetiğini kurarken baştan beri aklınızda olan bir şey miydi?
Amatör ruh olmasaydı böyle bir film olmazdı, bu kadar sahici olmazdı. Bu sadece imkanlarla ilgili bir şey değil. İmkanlarım olsaydı da oyuncu tercihim değişmezdi. Ama olanaksızlıkların da etkisi var. Örneğin; sette bir kuru sıkı tabanca vardı herkesin elinde o tabanca var. Bütün karakterlerde aynı tabanca. Bir başka örnek; Diyarbakır’a 3 tane ışık götürebilmiştik - uzun metrajlı bir film için komik bir rakam - Daha sonra ikisi bozuldu bir ışık kaldı. Bir tane ışıkla ne yapabilirsek onu yaptık. Gece sahnelerinin hepsini gündüz çektik sonra geceye çevirdik…

İLK HİKAYE TAMAMEN İÇERİDEYDİ
Film, ortalarda aralıksız 15 dakikadan uzun bir süre tek mekanda geçiyor. Özgürlük ve hapis olma açısından önemli sahnelerden biri ve biçimsel olarak en farklı bölüm galiba…
Karakterler oraya hapisler. Büro eve dönüşüyor. Aslında ilk başta tüm hikayeyi büronun içinden anlatmayı düşünüyordum ve dışarıdaki savaşın yansımalarını içeriye yansıtmayı düşünüyordum ama senaryoda bunu anlatmanın çözümlerini bulamadım. O bölüm, o anlatamadığım biçimin etkisidir aslında. O sıkışıp kalma, fasitlik, kısırı döngü, zamanın başka şekilde akması...

‘Press’ ağır tahribat yaratan bir dönemde geçmesine rağmen asık suratlı bir film değil. Bu tercihinizin nedeni nedir?
Eskiden beri Türkiye’de bir sıkıntı bu. İstanbul sinemasının devrimcilere ve muhalif Kürtlere bir bakış açısı var. Çok saygı duyduğum yönetmenler de var aralarında ama devrimci karakter varsa filmde kaşları çatık, asık suratlı olarak resmedilir. Ben de devrimci gelenekten geliyorum. İçeride çok ciddi bir mizah var biliyorum. İçeride yaşananlar mizahla da anlatılırdı. Kürtlerin ayrıca kendine özgü bir mizahı var buna artı olarak. Bunu da yansıtmaya çalıştım. Bir diğer etken de zaten sert bir meseleyi anlatıyoruz. İzleyiciye işkence etmemek için de bunun önüne geçmeye çalıştım. Ama sert anlatılacak hikayeler de var. ‘Olimpo Garajı’ örneğin, gayet serttir ama onun öyküsü öyle kurulur. Duygusal olarak ağırdır. Hakkıyla altından kalkmıştır da.

‘Politik film’ tanımlamasına karşı mısınız?
Ben net bir şekilde yaptığım işi politik sinema diye tanımlıyorum ve açıkçası bu birilerinin kulaklarını tırmalıyorsa bunu umursamıyorum. Bundan sonra çekeceğim film de politik film olacak. İleride bir aşk filmi de çekebilirim o ayrı. Bir öyküyü anlatırken kendimi rahat hissediyorsam, buna inanmışsam önemli olan bu. Ama ortaya çıkan sinema benim kategorik olarak yaptığım işle değil potansiyelimle, becerimle ilgili bir şey.

Peki böyle ağır ve kirli bir o dönemin çok fazla beyazperdeye gelmemesinin nedeni nedir sizce?Genelkurmay’ın bahsi bile eskiden yasaktı. Genelkurmay bir açıklama yapardı herkes sıraya dizilirdi. Şimdi böyle şeyler daha rahat. Ama sadece bununla ilgili değil. Kültür Bakanlığı’nın desteği çok önemli. Projenin harekete geçmesi için çok etkili. Özcan Alper, Hüseyin Karabey ilk filmlerini bu destekle hayata geçirdiler. İkinci olarak hem sette kullanılan hem de set sonrası kullanılan teknoloji ulaşılabilir oldu, ucuzladı, herkes kullanabiliyor artık. Bizim gibi derdi olan insanlar için öykülerimizi anlatmak daha kolay artık. Ama siyasi atmosfer de önemli. Siyasi atmosfer ağır olsa dilimiz daha bağlı olacak. Ama asıl neden, sinema yapmakla ilgili koşulların daha iyi olması.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder