20 Nisan 2011

Devlet zihinlere ne kadar sızabilir?

Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlarla... Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek. Herkesin izlendiği, gerçeklerin yok edildiği bir dünya ne kadar uzak?


Yazının ilk bölümü için: Ahmet Şık 451 Fahrenheit 451'ta yanar mı?

Distopik romanların ve filmlerin en önemli sorunsalı olan 'özgürlük' günümüzde sıradanlaştırılan, anlamı boşaltılan kelimeler arasındaki yerini çoktan aldı. 'Tehlikeli' bir kelimeyken her gün her yerde defalarca duyduğumuz bir ses haline geldi. Herhangi bir parti liderinin ağzında, sosyal medyada, kahve içerken bir sohbette sıkça rastlayabileceğimiz klişe bir kelime... Peki 'Özgürlük' kavramının sıradanlaşması ile distopyaya dönüşme arasında bir ilişki var mı?
George Orwell'ın 1984'ü birçok sorunun cevabını önceden vermiştir aslında. 1984'te 'özgürlük' kölelikle eşdeğer tutulur. Düşünmek suçtur. Geçmiş, Parti'nin çıkarları doğrultusunda değiştirilir. 'Özgürlük' ve 'mutlak gerçek' birbirini var ettiği için bu kavramların anlamı tamamen değiştirilmiştir. Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlar vardır. Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek.

Önce birkaç hatırlatma; telefon dinlemeleri, gizli kayıtlar medyaya düşecek kadar arttı. MOBESE kameraları başta olmak üzere şehrin birçok yerinde 'Güvenlik ve Bilgi Sistemleri' kuruldu. Birçok önemli davada 'dinlemelerin' hukuki yönü tartışılıyor. Bilgisayar veritabanlarından her şeye ulaşmak mümkün. Keza kredi kartı bilgilerinden de. Tüm bunlar olurken 'izlenme' pratiği de artmış oluyor. (Bir yandan bunların uzun yıllara yayılan bir durum olduğunu da öğreniyoruz.) 1984'ün gösterdiği şeylerden biri de buydu: İnsanlar güvenliklerinden öyle şüphe edecekler ki, gözetlenmeyi kendileri isteyecekler. (Aslında İngiltere gibi 11 Eylül sonrası terör korkusu yaşamış Avrupa ülkeleri için bu tespit daha geçerli olabilir. Ama Türkiye gibi az gelişmiş ülkelerde de bu güvenlik-gözetleme ilişkisini görebiliriz.) Böylelikle 'düşünce polisi' devreye girdiğinde hareket alanı da düşünme özgürlüğü de kısıtlanmış olacak.

Peki Türkiye'de 'düşünce polisi' hayata geçti mi? ''Manav, kasap bile dinlenmekten korkuyor'' örneği yıllardan beri çatışma üzerinden siyaset yapanların kullandığı bir dilin uzantısı olabilir ve medyada söz sahibi olanların asıl günahlarının ‘‘görmedikleri’’ şeyler olduğunu da biliyoruz. Ama durum, grupların çatışmasından öte birincil sorun olarak net bir şekilde önümüzde. Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmaları üzerinden gidersek; bu tutuklanmaların ayrıntıları da, tutuklanma gerekçeleri de toplumda yaratılmak istenen ya da bilmeyerek yaratılan 'kabus'a katkı yapıyor. Henüz olmasa bile olabilme ihtimali bile çoğu kişiye korkutucu geliyor. Sadece, Şık'ın kendisine yazdığı notların konuşuluyor olması bile ortaya çıkan tablonun vahametini anlamak açısından yeterli.

Korku, paranoya, beyin yıkama ve propaganda dolu 1984'te Parti, ‘herkes tek düşünsün’ ister. Hakimiyetini genişletmek ister. İtaati koşulsuz özgürlük olarak sunar. İstediği kavrama istediği anlamı verebilir. Bugün, 'özgürlük' kavramının anlamı değişmiş gibi gelmeyebilir ama her köşe sahibi olanın istediği gibi kullandığı kelimeler iktidarın dilini gösteriyor aslında. 1984'ün sonunda Winston Smith ağır işkence sonunda 2x2 kaç eder sorusuna 4 değil, Büyük Birader’in istediği gibi 5 cevabını verir. Umutsuz bir sondur. Ama düşünmenin yok edildiği bir dünyada acı bir gerçektir de. Çünkü çoğunluk Winston gibi işkenceyle değil alışarak 2x2=5 cevabını vermeyi öğrenmiştir.


'1984' gibi Terry Gilliam imzalı 1985 yapımı 'Brazil' de aşkın, tutkunun, düşüncenin olmadığı, büyük binaların yükseldiği totaliter bir dünyada özgürlük arayışını anlatır. Bilgi bakanlığında memur olarak yaşayan Sam Lowry'in başına gelenler anlatılırken diğer yandan tek özgür olduğu yeri, düşlerini izleriz. Sam düşlerindeki kadını gerçekte bulunca devleti karşısına alır. Ve özgürlüğünü arar. Finalde 1984'e benzer bir şekilde işkenceye maruz kalan Sam'i bağlı olarak görürüz. Artık zararsız biri haline gelmiştir ama düşlerinde hala özgürdür. Düşleri hala özgürdür.

'1984' ve 'Brazil' gibi klasikleri hatırlamak için o dünyalara aynen benzemeye gerek olmadığını anlatmaya bir kez daha gerek yok. Yapılan benzetmelerin amacını ayırt etmek de zor olmasa gerek. Çünkü, otorite her zaman bireyin karşısındadır. İyi yönetim ya da kötü yönetim fark etmez, öncelikli olan bireyin özgürlüğüdür. Ama bu okul bilgilerinin dahi işlemiyor olmasının nedenleri var. Özgürlüğü gücün yanında arayanların çokluğu başta olmak üzere... Şık ve Şener'in tutuklanmaları ve sonrasında yapılan baskınlarda distopyaları hatırlamanın nedeni de; susan, özgür iradeden yoksun bir çoğunluğun varlığıydı. Bir kez daha hatırlattıkları şey; 2x2=5 cevabını verenlerin her dönem olduğu gibi bu dönem de var olduğuydu.

Burada distopyalardaki kabustan farksız olan '12 Angry Men'i (12 Kızgın Adam) hatırlamakta fayda var. Siyah bir genç babasını öldürdüğü gerekçesiyle yargılanır. Suçlu bulunursa idam edilecektir. Kanıtlar hep aleyhinedir. Jüri kararını vermek için odaya girer. ‘Hemen bitsin de gidelim’ diyerek tartışmadan oylamaya geçerler. 12 jüri üyesinden 11'i suçlu bulur. Bir tek 8 numaralı jüri üyesi Davis 'suçsuz' hükmünde oy verir. Kabus gibi, sıcak ve boğucu odadan herkes bir an önce gitmek ister ama Davis'in oyu herkesi bir kez daha düşünmeye, kanıtları tartışmaya iter. ‘12 Kızgın Adam’ alt metinleriyle birçok meseleye dokunur, bunlardan biri de Davis'in sözünde yatar: Niye suçsuz yönünde oy verdiği sorulduğunda ''Bir insanın hayatıyla ilgili bu kadar kolay karar verilmemeli'' der. Davis çoğunluğa uymaz, özgür iradesiyle inandığı şeyi savunur. Film kanunların işleyişini eleştirirken bireyin ne kadar kolay harcanabileceğini de gösterir. 11 tane üye bir insanın hayatına kolay bir şekilde son verebiliyor. Bu 1 kişi de olabilir daha büyük bir grup da olabilir. ‘12 Kızgın Adam’ özgürlük sorunsalını geride bırakarak ‘vicdan’ı temel alır. 12 adamın vicdanı toplumun vicdanıdır. Her ülkenin vicdanı olan olaylar, davalar vardır. Bu sebeple, ‘yargının bağımsızlığı’ ve devletin kuralları bireyin özgürlüğünü korumuyorsa hukuktan bahsetmek de anlamını yitiriyor. Anlam yitirildikçe bu kelimeler de dillere pelesenk oluyor, hiç bir yere varamayan kelimeler haline geliyor. Bir insanla ilgili herkesin kolayca karar verebildiği bir ülkede o insanın özgürlüğünü savunmak da zorunlu hale geliyor. Şık ve Şener'in tutuklanmalarına gösterilen reaksiyon da bu zorunluluğun son raddesine gelindiğini gösteriyor.


Ahmet Şık'ın yazdığı kitabını bu kadar çok kişinin sahiplenmesinin nedeni de aynı şeyle açıklanabilir. Ama tutuklanmaları ve tutuklanmalarına neden olan 'suçlar' 'suçu önceden önleme' kavramını hatırlatır. Bu kavram daha çok Phlip K. Dick'in kitaplarında görülen cinstendir. Sinemaya da uyarlanan öyküsü 'Azınlık Raporu'nda psişik güçlere sahip kahinler ve bazı teknolojik aygıtlar sayesinde cinayetleri daha işlenmeden önce fark edip suçluları yakalayan özel bir polis birimi vardır. Ama kusursuz işlediği düşünülen sistemde sorun vardır. Suç işleyeceği öngörülen ama henüz eyleme geçmeyen bir kişi suçlu olarak görülüp mahkum edilebilir mi? Ya da birey son anda suçu işlemekten vazgeçerse? Zaten sistemdeki sorun da birimin başındaki kişinin kendi başına gelince ortaya çıkar. Yani polis biriminin başındaki Anderton suçlu durumuna düşünce sistem de sorgulanır hale gelir. ‘Bir kişiyi şuç işleyebileceğine inanarak mahkum etmek’ özgür iradeyi yok saydığı gibi devletin bireyin hücrelerine kadar girmesinin metaforudur aynı zamanda. 1984’ten Azınlık Raporu’na devlet bireyin hayatına, en mahrem yerlerine, en önemlisi de zihnine girer. Gündelik yaşamda bunun uzantılarını sık sık görürüz. Peki, bu özgürlük ihlalini ancak kişi kendi başına geldiğinde mi idrak edebilir? Maalesef Türkiye’de durum her zaman böyle işliyor. Devlet de zihinlere girmeye devam ediyor…

Adı geçen film ve kitaplar:
George Orwell, 1984
Ray Bradbury, Fahrenheit 451
12 Angry Men, Sidney Lumet (1957)
Fahrenheit 451, François Truffaut (1966)
The Parallax View, Alan J. Pakula (1974)
1984, Michael Radford (1984)
Brazil, Terry Gilliam (1985)
Minority Report, Steven Spielberg (2002, Philip K. Dick'in öyküsünden)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder