20 Nisan 2011

'Çöplük'ten çıkanların hikayesi

'Çöplük', hayatları bir sanat eserine daha sonra da başka bir hayata dönüştürülenlerin hikayesini anlatıyor. Çöplük'ten çıkanların hikayesi...


Lucy Walker, ünlü sanatçı Vik Muniz'in peşine takılıyor ve kamerasını dünyanın en büyük çöplüğü olan Rio de Janerio'nın dışındaki Jardim Gramacho'ya odaklıyor. Muniz'in amacı geri dönüşüm atıklarını toplayanlarını da içine katan bir proje gerçekleştirmek, birçok sanat eseri ortaya çıkarmak. Ve Walker'ın kamerası da 3 yıl boyunca Muniz ve projesini izliyor.

'Waste Land' (Çöplük), Muniz gibi ünlü bir sanatçının peşine takılmakla kalmıyor Muniz'in projesinin her anına ortak olarak projenin izleyicisi konumundan çıkıyor ve ilk andan itibaren nasıl bir sinema yapacağını seyirciye anlatmış oluyor.


Farklı materyallerle yarattığı eserleriyle ünlenen ve günümüzün en pahalı sanatçıları arasında yer alan Muniz'in aklındaki proje daha öncekilerden farklıdır. Kendi memleketindeki bu büyük çöplükte çalışanları/yaşayanları da içine alan bir fikir vardır kafasında. Aslında kendisini sorguladığı bir dönemde çıkmıştır bu fikir. ''Eskiden hiçbir şeyim yoktu, herşeyi istiyordum. Şimdi ise her şeyim var ama hiçbir şey istemiyorum'' diye anlatır filmin bir bölümünde ruh halini. Ve Brooklyn’deki evinden Brezilya’ya gider. Burada, bir grubun fotoğraflarını çeker. 'Catador' denilen bu grupla beraber geri dönüşüme uygun atıkları toplayıp fotoğraflarıyla birlikte onlardan sanat üretirler.

Geçimini çöplerden kazanan bu insanlar bir süre sonra bir sanat eseri ortaya çıkarırlar. O güne kadar çöpten çıkmamış/çıkamamış insanlar artık farklı bir şey yaşamış, yaratmışlardır. Filmin başında hayatını çöpten kazanmaktan mutlu olduğunu söyleyen biri belgeselin sonunda artık oraya dönmek istemedeiğini söyler. Peki Muniz'in bu insanların hayatını dönüştürmeye hakkı var mıdır? Yoksa onların örgütlenmesine yardımcı mı olur?  Filmin bir yerinde ''Benim için bir şeyi başka bir şeye dönştürmek çok önemli'' diyen Muniz bu sorgulamayı yaparken yönetmen Walker da kamerasıyla bu soruların peşine taklıyor.

Rutini bozmamış, ekmeğinin peşinde yaşayan birinin hayatına dokunmak ne kadar doğru? Bir potansiyeli ortaya çıkarmak, onlara bir fırsat yaratmak kısa süreli bir hediye mi? Yoksa onlar için fırsattan öte hayatlarına anlam katan bir proje mi? Walker, bu soruların cevabını detaylı bir şekilde vermeye çalışmıyor ama portreler ortaya çıktıkça bu dokunuşun onlar için ne kadar anlamlı olduğunu gösteriyor. Müzayede ve eserlerin müzede sergilendiği bölümler duygusal açıdan etkili sahneler olmalarının yanında bu sorgulamanın samimiyeti bakımından da önemli.

Hayatı sanat eseri gibi gören Muniz bir şeyleri değiştirmek istiyor, değiştiriyor da; yaşam felsefesini aktardığı projesiyle, çöpten geçinen insanların hayatlarını dönüştümeye çalışıyor. Sanatına o insanları, insanları da başka yaşamlara katmayı beceriyor. Yönetmen Walker da bu 3 yıllık süreçte hem Muniz'in sanatını ve yaratım sürecini belgeliyor hem de Çöplük'ü güçlü bir şekilde kullanıyor. Metaforik anlamına ihtiyaç bile duymadan, ömürleri orada geçen bir grup insanın hayatından yola çıkarak önemli sorular sormayı, dahası altını doldurmayı beceriyor. Tüketim toplumunun çıkmazlarını, en alttakileri göstererek masaya yatırıyor, hiç de büyük sözlere ihtiyaç duymadan. 'Hayatları dönüştürme' konusundaki tavrını da göstermekten sakınmıyor elbette.

Ama yine de 'Çöplük'ün idealist tavrı, göstermedikleri sebebiyle biraz sekteye uğruyor. O çöplükte yaşayanların evlerine giriyoruz, nasıl yaşadıklarına tanık oluyoruz ama resmin bütünü bize pembe tabloyu görmememizi telkin ediyor. Bu da filmin, sistemdeki çatlakları deşmektense 'bir başarı hikayesi' anlatmaya meyletmesiyle alakalı bir durum. Her şeye rağmen 'Çöplük' sorguladıklarıyla önemli şeyler kaydetmeyi beceriyor ve böyle de akılda kalıyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder