16 Nisan 2011

Ahmet Şık 451 Fahrenheit'ta yanar mı?

Fahrenheit 451'de kitaplar herkesin gözünün önünde yakılır. Kitapları yakma merkezi gibi bir şey yoktur. Çünkü amaç herkesin gözünün önünde yakmaktır. Peki, Ahmet Şık'ın kitabı 'Radikal baskını'nda silinirken herkes izleyebildi mi?




Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmaları ve ardından gelen İthaki Yayınevi ve Radikal gazetesine yapılan baskınlar distopyaları ve distopik hikayeleri konu alan kitapları ama daha çok da filmleri dolaşıma bir kez daha soktu. Köşe yazılarında, Twitter ve Facebook'ta, sohbetlerde sıkça kullanılan, referans verilen bu dünya, şu an Türkiye'yi tanımlamak için elzem hale geldi. Peki bu filmler, metinler gerçekten ne anlatıyor? Türkiye distopyanın kendisi mi oldu? Bir sinema-gerçek karşılaştırılması gerçek dışı mı olur?

Sözlük anlamından başlarsak, distopya, ütopyanın karşı tezi olarak tanımlanıyor. Yani hayal edilen bir geleceğin anit-tezi; totaliter devlet, baskıcı rejim, kötü gelecek... Peki ütopya gibi distopya da olmayan, ulaşılamayan bir dünya/yönetim/sistem mi? Yani distopya geçmişten yola çıkarak yapılan bir kurgu mu? Bazılarının küçümsediği gibi felaket tellallığı mı? Yoksa yaşadığımız dünyaya gelecekten bir okumayla yapılan eleştiri mi? Aslında bu soruları tam da güncel olaylar üzerinden tekrarlayabiliriz. Çünkü, tüm bu distopya çığlıklarına rağmen, tutuklamaları ve baskınları olması gereken süreç olarak görenler de, hafif bir eleştiri yapıp 'yine de yargıya karışmayalım' diyen de var. Peki, bu kadar mutlu mesut yaşayanın olduğu bir sistemde distopyanın tarifini nasıl yapabiliriz?


En çok adı geçen kitap ve uyarlaması Fahrenheit 451'den başlayabiliriz. Özellikle 'Radikal baskını'nın ardından sıkça sözü geçen Ray Bradbury'nin yazdığı kitap ve François Truffaut imzalı filmde kitapların yasak olduğu, kitap bulunduranların tutuklandığı, bulunan kitapların anında yakılarak (kitap da adını buradan alıyor; kağıdın yanma derecesinden) yok edildiği bir dünyada insanlar birer kitaba dönüşür, herkes bir kitap ezberler ve o kitapla tanımlar kendini. Yani kitaplar yakılsa da yok edilemez! 1955 yılında yazılmış 1966 yılında filmi çekilmiş bir metnin 2011 yılı Türkiye'si ile anılması acı bir öngörü mü yoksa abartılı bir bakış açısı mı?

Türkiye gibi birçok distopya yaşamış, travma dolu bir ülkede distopyanın hala bir abartı olarak görülmesi 'bakış açısı' denilip geçiştirilecek kadar basit bir şey değil elbet. Tarihinin en büyük kutuplaşmalarından birini yaşayan bir toplumda kurulan argümanlar tam da bu bilimkurgu metinlerinde kurulan alegoriyi yansıtıyor. 28 Şubat'ı yaşayan kesimin 'o zaman niye sesinizi çıkarmadınız' feryadı haklı bir sitemden öfke dolu bir intikama dönüşüyor. 'Özgürlük'le alakası olmayan isimlerin 'basın özgürlüğü' yürüyüşünde en önde olması resmi belki bozuyor ama asıl resim de gözden kaçıyor: Distopyanın yaratıcısı devlet ve onun araçlarının yanında yine devletin yanında yer alan bir kesim grup yer alıyor.

Fahrenheit 451'in açılışında bir evde bulunan kitaplar dışarıda, orada yaşayanların gözünün önünde yakılır. Kitapları yakma merkezi gibi bir şey yoktur. Burası önemlidir çünkü kitapları yakmak kadar önemli olan şey bunu herkese göstermektir: 'Herkes görsün kitapların zararlı ve yasak olduğunu, herkes görsün ki öğrensin otoritenin gücünü' demek isterler. Kısacası korkuturlar. Peki, Ahmet Şık'ın kitabı 'Radikal baskını'nda silinerek yok edildi mi? Savcılar, polisler internet çağında bir metnin yok edilebileceğini ya da yasakla engellenebileceğini gerçekten düşünüyorlar mı? Bu soruların cevabının ‘hayır’ olduğunu tahmin etmek zor değil ama daha da önemlisi eylemin kendisi çünkü silme/yok etme işlemini herkese başarıyla gösterdikleri çok açık.

- Montag ne iş yapar?
- Çimleri biçer efendim.
- Peki kanun bunu yasaklarsa Montag ne yapar?
- Sadece büyümelerini izler efendim.

Yukarıdaki replikler de Fahrenheit 451'den. İtfaiyeci Montag ile amiri arasında geçen bu konuşmalar, terfi ile polis olabilen itfaiyecilerin dünyasında bile normal durmuyor... Peki, Türkiye'de diyaloglar ve manşetlerden nasıl bir çıkarım yapılabilir? Son tutuklama ve baskınlara 'sıradan bir olay' yorumu yapan gazetelere 'yandaş' deyip geçmek mümkün mü?

Burada bir parantez açarsak; Fahrenheit 451 gibi adı geçen birçok bilimkurgu klasiği anarşist filmlerdir. Hepsinin hedefinde otoriter yapı yani devlet vardır. Anlattıkları hikayeden çok daha fazlasını okumaya davet eder izleyicisini. Ne olursa olsun biat etmeme ruhunu taşır. Kurallarla dolu bir dünyayı yok sayar. Bu filmleri sevmek için anarşist olmaya gerek yoktur ama derdi birey ve özgürlük olan metinlerdir hepsi. Özünde ‘gerçek’ olması gereken ve her durumda muhalif kalmayı gerektiren gazeteciliğin Türkiye'deki hali Sınır Tanımayan Gazeteciler'in belgelediği gibi vahim. İyi bir dönemin hiç olmadığını aklımızda tutuyoruz ama daha vahimi Türkiye'de gazeteciliğin bilgiden, özgürlükten, muhaliflikten hep uzak olması. Bu eskiyen sözler de, ana akım medyanın günahları da artık herkesin dilinde sıradanlaştı, hatta sıradanlık artık bellek kaybıyla eşdeğer hale geldi. Öyle ki, 90'larda Doğu'daki ölümleri hiç görmeyen birisi pek ala artık 'Kürt sorunu'nun tabu olmaktan çıktığını söyleyebiliyor. Ya da aniden ortaya çıkıp Türkiye'nin kirli, derin işleriyle hesaplaşan bir özgürlük savunucusu olabiliyorsunuz! Bu sebeple zamansal kıyaslamalardan birincil önem taşıyan konulara yaklaşılamıyor bile!

Tekrar filmlere dönersek, distopyalar bireyin karşısına otoriteyi konumlandırır ve bunun üzerinden bir sistem eleştirisi yapar. Medya, yargı, polis, ordu devletin gücünü kullandığı araçlardır. Özellikle medyanın nasıl bir güç olduğu ve halkı yönlendirmede ne kadar etkili olabildiği bilinmeyen bir şey değil. Ama Türkiye’de ikiye bölünmüş taraflar gücü sırasıyla kullanıyor ve takım tutma mantığıyla ‘basın özgürlüğü’ tartışılıyor. Medyanın kirli tarihi ise bu tartışmaları çıkmaza götüren ana sebep olarak tepede duruyor. ‘Normal’ bir ülkede hatta distopyalarda ise özgürlük devlet karşısında bireyin hakları üzerinden tartışılıyor. Bu sebeple tutuklamalar ve baskın karşısında alınacak pozisyon bireylere değil gücün kendisine, otoriteye karşı olduğunda ancak doğru bir iyi/kötü karşıtlığı doğabilir. Yani Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasını, yapılan baskınları ‘dur bekleyelim, yargıya karışmayalım’ demenin karşılığı distopyalarda henüz yok!

Distopyalarda da her zaman erkin yanında olanlar, güce tapanlar vardır ama asıl öykü/mücadele gücün kendisiyle yaşanır. Fahrenheit 451’de bütün kitaplar yasaktır. ‘İnsanları mutsuz yapan’ romanlar, saçmalık dolu ‘felsefe kitapları’, biyografiler vs… Hepsi yakılır. ‘Kitap insanlar’ da kitapları yakarlar çünkü kitapları korumanın yolu da yakmaktır. Kitabı ezberleyip yakmak... Kimsenin bulamayacağı yerde, kafalarında saklarlar. Kanun adamları ile kanuna uyan ‘iyi vatandaşlar’ aynı şeye inanır: Kitapların zararlı olduğuna. Fikirlerden korkanların dünyasında düşünce, fikir, yazma, okuma özgürlüğünü savunmak zodur. ‘Fahrenheit 451’ basın özgürlüğüyle alakası olmayanların bile istediği anda sarılacağı bir metin olabilir ama filmin başkarakteri Montag ve kitap insanların idrak ettiği şey tam da bu ayrımı yapıyor zaten.

Her olayda distopyalara sarılmanın nedeni de aynı aslında. Bir olaydan yola çıkarak distopyaları hatırlamak kimine popülist bir yaklaşım gibi gelebilir ama basılmayan bir kitabın silinmesi – hangi açıdan bakarsanız bakın - simgesel okunabilecek bir olaydır aynı zamanda. Jean Baudrillard, 11 Eylül Saldırıları'yla ilgili en önemli şeyin fiziki yıkım değil simgesel yıkım olduğunu yazmıştı. Türkiye'de çoğu zaman olaylara simgesel anlam yüklemek lüks gelse de bazen de bu kaçınılmaz oluyor.

Devreye son olarak komplo ve paranoyalar giriyor... Distopik hikayeler bu konuları tartışabilmek için de geniş bir malzeme sunuyor ama burada bilimkurgu metinleri değil, 'Akbabanın Üç Günü', 'THe Conversation', 'The Network', 'Başkanın Tüm Adamları', 'Mançuryalı Adam' gibi 70'lerin siyasi komplo filmleri hatırlamak daha faydalı olabilir. Özellikle içlerinden, Alan J. Pakula imzalı 'The Parallax View', yukarıdaki sorunsalları netleştirmek açısından eşsiz bir başyapıt.


'The Parallax View'da gazeteci Joseph Frady bir senatörün suikastı sonrası tanık olanların öldürüldüğünü fark eder ve bu olayın peşinden gider. Ve olayı araştırdıkça içine girer. Frady 'derin devlet'i kazıdıkça birilerini rahatsız etmeye başlar. Frady olayı çözdüğünü sandığında ise artık oyunun parçası olmuştur. Çünkü ‘büyük güçler’ onu düşman bellemiştir, devlet düşmanı olmuştur artık. Ve sonunda suikastçı yaftasıyla 'basit' bir şekilde öldürülür ‘devletin gayri resmi adamları’ tarafından. Daha da acısı onun bir suikastı araştırdığını kimse bilmez; gazetecilik yaptığını, bir olayı aydınlatmaya çalıştığını bilenler de yaşatılmaz. ‘Şüpheli’ olarak öldürülür. Arkasında hiçbir iz kalmaz.

'The Parallax View' döneminin ve coğrafyasının çok ötesinde bir hikaye anlatır. Derin devlet denilen yapının her zaman işlediğini göstermekle kalmaz, birey karşısında devletin gücünü de gösterir. Bırakın sıradan vatandaşı bir gazetecinin bile nasıl kolaylıkla hiçleştirilebileceğini, kirletilebileceğini gösterir. ‘Sadece bir film’ diyerek geçilebilir ama dünya tarihi, gerçekleri araştırdığı için ‘devlet düşmanı’ ilan edilenler, üzeri örtülen olaylarla dolu ve bunu görünür kılmanın en etkili yollarından biri de hala sinema…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder