20 Nisan 2011

Adalet; hiç gerçekleşmeyen rüya

Robert Redford son filmi 'The Conspirator'de vatan haini olarak görülen bir kadının hikayesini anlatıyor ve olağanüstü durumlarda siyasetin nasıl kolayca kirlenebileceğini gösteriyor...


Amerikan iç savaşının sona ermesinden birkaç gün sonra Abraham Lincoln öldürülür. Yedi adam ve bir kadın suikastı gerçekleştirdikleri için tutuklanır. Robert Redford'un son filmi 'The Conspirator' işte bu suikasta, özellikle de aralarındaki tek kadın olan Mary Surratt'a odaklanır.

Redford, tarihten birçok hikaye arasından Surratt'ın hikayesini seçiyor çünkü, adaleti sorguladığı hikaye bunun için bolca malzeme veriyor. İç savaş sonrası, kahramanlık hikayelerinin bol olduğu bir dönem. Savaş sonrası yaraların sarılması ve üstüne başkanın öldürülmesi milliyetçilik üzerinden propaganda yapmak için uygun bir zemin yaratıyor. Redford derdini neden böyle bir dönem üzerinden anlatmak istediğinin ipuçlarını baştan veriyor; vatan hainliğiyle yargılanan Güneyli bir kadın ve onu savunacak olan cephede savaşmış kahraman bir asker, Kuzeyli avukat Frederick Aiken.

Aiken savunmasına rağmen Surratt'ın masum olduğuna inanmaz. Güney-Kuzey düşmanlığının ötesinde, Başkan Lincoln öldürülmüştür. O da herkes gibi hükmünü baştan vermiştir. Ama Surratt'ı savundukça fikirleri değişir. Davasını gerçekten savunmaya başlar. Fakat, burada Redford, 'demek ki masummuş' klişesine sığınmaz. Aiken, onu savundukça onun masum olduğuna inanmaktan çok onun yargılanma biçimini haksızca bulur. Yönetmen Redford'un derdi de budur zaten. Hiçbir sağlam gerekçe olmamasına rağmen, Surratt askeri mahkemede önyargılarla, suçlu damgası yemiştir çünkü. Oğlu da suikastçılar arasında bulunduğundan ve suikastçıların kaldığı pansiyonunun işletmecisi olduğundan 'mutlaka suçludur' herkesin gözünde.

Herkes gibi Aiken da Surratt'ın neden onlara pansiyonunu açtığını, oğluna yardım edip etmediğini merak eder. Ama mahkemeye sunulan kanıtları gördükçe Surratt'a ve davaya olan inancı artar. Çünkü hiçbir inandırıcı kanıt olmadan intikam duygusuyla karar verildiğini görür. Davayı izleyenler de, mahkeme de nefretle baktığı 'hain'in asılacağı anı bekler. Davanın adil bir yargılamadan çok intikam olduğunu anladıkça Aiken birçok şeyi sorgulamaya başlar. Adaletle ilgili tartışma sonrası savaş bakanının ''hoş sözler bir ulusun inşasına yetmez'' demesi mahkemenin davaya nasıl baktığını özetler bir anlamda.

Sinema tarihinin en büyük oyuncularından olan Robert Redford 'Akbabanın Üç Günü', 'Belalılar', 'Başkanın Adamları', 'Sonsuz Ölüm' gibi başyapıtlarda oynadı. Yönetmenliğiyle de saygı duyulan biri isim olan Redford 'Sıradan İnsanlar' ile En İyi Yönetmen dalında Oscar'a uzandı. Bağımsız Sinema'nın kalesi olan Sundance Film Festivali'nin kurucusu ve yöneticisi olan Redford, 2002'de Onur Oscar'ına, çevre koruma çalışmalarından dolayı da çok sayıda ödüle layık görüldü.


Redford, Amerikan İç Savaşı'nda geçen bir öykü anlatsa da, aslında insanlık tarihinde çok sık yaşanılan bir hikayeyi aktarmış oluyor: Kirli politikaların, yönetimlerin olağanüstü koşulları ve sonrasında oluşan atmosferleri nasıl kullandıklarını masaya yatırmış oluyor. 'The Conspirator'ü izlerken ABD tarihinin önemli kırılmaları, JFK suikastı, 11 Eylül saldırılarını hatırlamamak mümkün değil. ABD yapımı filmde bu benzerlikler ilk göze çarpanlar ama izleyici açısından çok uzağa gitmeye de gerek yok. Türkiye'de de bunu çok sık yaşadık/yaşarız. 'Malum bir olay sonrasında hemen siyasal atmosfer değiştirilir ve koşullar hemen birilerinin belirleyeceği bir oyun alanına dönüşür. Hemen linççileri, manşetten adam asanları görürüz. Redford'un filminin başarısı da tam olarak burada. Çok yeni bir şey söylemese de meselesini başka hikayelerle paralellik kurarak göstermesi açısından isabetli bir film. Dolayısıyla filmde önplanda yer alan 'adaletin işleyişi'ne dair eleştirilerinin de içini doldurmuş oluyor. Adalet hiçbir zaman gerçekleşmiyor, çünkü daha önemli şeyler var!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder