20 Nisan 2011

Şiddetle yoğrulan karanlık dünyalar

''İkisinin de hayatı yanlış anlamayla geçiyor. Birçok noktada yanlış anlaşılıyorlar. Ve birçok noktada da yanlış anlıyorlar...'' Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden Hakan Günday yeni kitabı 'Az'da şiddet dolu iki hikaye anlatıyor...


11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu 'mezarlık çocuğu' Derda’nın kesişen hayatları...

Hakan Günday yeni kitabı 'Az'da şiddetle yoğrulan iki hikaye anlatıyor. Geniş bir coğrafyaya yayılan hikayeler boyunca tarikatların, korucuların, uyuşturucu satıcılarının, gaspçıların, orospuların, mazoşistlerin dünyasına giriyor, bu karanlık ve kapalı dünyaların arasında adeta şiddetin tarihini yazıyor.

Günday, hikayelerinin sert bulunmasıyla ilgili ilgili, ''Artık yıllar sonra fark ediyorum ki bir yemek tarifi versem de böyle anlatacağım galiba. Başka türlü anlatamıyorum.'' diyor. Onun başka türlü anlatamadığı hikayeler, Türk edebiyatının en eşsiz eserlerine dönüşüyor.

Günday ile, yatılı okuldan mezarlığa, küçük bir köyden Londra'ya, 11 Eylül saldırılarından Oğuz Atay'a uzanan romanını ve tabii şiddeti, baskıyı, korkuyu, karanlığı konuştuk:

'Bu insanlık suçu temizlenmeli'

Nurettin Yedigöl 30 yıl önce gözaltına alındı. Onunla birlikte içeriye giren arkadaşları Yedigöl'ün ağır işkenceler sonucu öldürüldüğünü söylüyor ama Yedigöl hala bir 'kayıp', hala bir mezarı yok. Kardeşi Muzaffer Yedigöl bir kez daha yineliyor: ''Devlet en azından özür dilemesini bilmeli. Yapanları cezalandırmalı...'' 

Onlar ara sıra hatırlanıyor; yıldönümlerinde ya da bir ‘devlet büyüğü’nün ağzından düşen kelimeler arasında gündeme geliyorlar. Hepsinin isteği aynı ve yıllardır da bir umutla bekliyorlar: Acılarının biraz olsun azalması için, kaybedilen yakınlarının bir mezarı olsun, onları kaybedenler cezalandırılsın istiyorlar.

Cumartesi Anneleri her Cumartesi toplanmaya devam ediyor. Daha düne kadar devletin muhatap bile almadığı kayıp yakınları, Cemil Kırbayır ve Tolga Ceylan’ın akıbetinin araştırılmaya başlanmasıyla biraz olsun umutlanmıştı ama bir süre sonra kendi yakınlarıyla ilgili hiçbir şey yapılmadığını gördüklerinde tekrar başa döndüklerini ya da doğrusu hep başlangıçta olduklarını gördüler.

Korkmalıyız, daha çok korkmalıyız!

Kıyamet günü... Her yeri karanlık basar. Bütün insanlık ortadan kalkar. Işığın olmadığı dünyada sadece dört kişi kalır. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen 'Kıyamet Gecesi' karanlık hikayesini muhafazakar bir zemine oturtuyor, vaad ettiğinin çok altında kalıyor.


Işıklar söner. Geri geldiğinde ise herkes ortadan yok olur. Bütün insanlık… Kıyafetler içi boş bir şekilde yere serilir. Ve gün ışığı yok olmaya başlar. Yeryüzünde kimse kalmaz...

Dünyanın sonunun geldiği bu manzara daha önce gördüklerimizden farklı değil. 'The Omega Man', 'I am Legend’ (Ben Efsaneyim)', '28 Days Later' (28 Gün Sonra), 'Dark City' (Gizemli Şehir) hatta 'Vanila Sky' gibi birçok filmden sahne beliriyor kafamızda. Brad Anderson'ın son filmi 'Kıyamet Gecesi' de bu 'dünyanın sonu' hikayeleri arasındaki yerini alıyor. Burada da 'son kalan insanlar' kontenjanından dört karakteri izleriz. Sinemada makinist olarak çalışan Paul, dokuz aylık bebeğini arayan Rosemary, muhabir Luke ve hepsini bir araya getiren barda babasını bekleyen Jason. Merak uyandıcı hikayesi ve iyi açılışı sonrasında ‘Kıyamet Gecesi’ önümüze birçok soru bırakır. Neden karanlık çöker? Gün ışığı neden yok olur? Neden bütün insanlar buhar olup uçarken bu dört kişi kalır? Bu soruların cevaplarını öğrenemeyiz ama yönetmen 'gölge' ve karanlık üzerinden hikayesini anlatmaya devam eder.

Kim daha iyi Michael Caine taklidi yapıyor?

Michael Winterbottom imzalı 'The Trip' gerçekle kurmaca arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor, eğlenceli, doğaçlama bir gurme yolculuğu sunuyor...


Michael Winterbottom'ın yönettiği 'The Trip' aslında 6 bölümlük bir TV dizisi. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen de bu dizinin uzun metraj kurgulanmış hali. 'The Trip'te Steve Coogan ve Roy Brydon kendilerini oynuyorlar. Tanımlanması kolay gibi gözüken film; bir gurme sohbeti, bir yol filmi, sinir bozucu taklit gösterisi, gereksiz muhabbetler ve doğaçlama dersi.

Aktör Coogan bir gazeteye konuk yazarlık yapma teklifi alır. İşi keyifli bir geziye dönüştürmek için Amerikalı kız arkadaşıyla bir yolculuk planlar. Ama kız arkadaşı onu terk edince gurme yolculuğu için bir arkadaşa ihtiyacı olur. İstemeyerek de olsa Brydon'a teklif eder ve Brydon bu 'beleş teklfi' geri çevirmez ve ikili İngiltere'nin kırsal bölgelerine yolculuğa çıkar. Bu yolculuğu orijinal ve izlenir kılan ise Winterbottom'ın kurduğu anlatı elbette.

'Çöplük'ten çıkanların hikayesi

'Çöplük', hayatları bir sanat eserine daha sonra da başka bir hayata dönüştürülenlerin hikayesini anlatıyor. Çöplük'ten çıkanların hikayesi...


Lucy Walker, ünlü sanatçı Vik Muniz'in peşine takılıyor ve kamerasını dünyanın en büyük çöplüğü olan Rio de Janerio'nın dışındaki Jardim Gramacho'ya odaklıyor. Muniz'in amacı geri dönüşüm atıklarını toplayanlarını da içine katan bir proje gerçekleştirmek, birçok sanat eseri ortaya çıkarmak. Ve Walker'ın kamerası da 3 yıl boyunca Muniz ve projesini izliyor.

'Waste Land' (Çöplük), Muniz gibi ünlü bir sanatçının peşine takılmakla kalmıyor Muniz'in projesinin her anına ortak olarak projenin izleyicisi konumundan çıkıyor ve ilk andan itibaren nasıl bir sinema yapacağını seyirciye anlatmış oluyor.

Adalet; hiç gerçekleşmeyen rüya

Robert Redford son filmi 'The Conspirator'de vatan haini olarak görülen bir kadının hikayesini anlatıyor ve olağanüstü durumlarda siyasetin nasıl kolayca kirlenebileceğini gösteriyor...


Amerikan iç savaşının sona ermesinden birkaç gün sonra Abraham Lincoln öldürülür. Yedi adam ve bir kadın suikastı gerçekleştirdikleri için tutuklanır. Robert Redford'un son filmi 'The Conspirator' işte bu suikasta, özellikle de aralarındaki tek kadın olan Mary Surratt'a odaklanır.

Redford, tarihten birçok hikaye arasından Surratt'ın hikayesini seçiyor çünkü, adaleti sorguladığı hikaye bunun için bolca malzeme veriyor. İç savaş sonrası, kahramanlık hikayelerinin bol olduğu bir dönem. Savaş sonrası yaraların sarılması ve üstüne başkanın öldürülmesi milliyetçilik üzerinden propaganda yapmak için uygun bir zemin yaratıyor. Redford derdini neden böyle bir dönem üzerinden anlatmak istediğinin ipuçlarını baştan veriyor; vatan hainliğiyle yargılanan Güneyli bir kadın ve onu savunacak olan cephede savaşmış kahraman bir asker, Kuzeyli avukat Frederick Aiken.

Mutluluğu tavşan deliğinde aramak

John Cameron Mitchell'in yönettiği 'Rabbit Hole' 4 yaşındaki oğullarını kaybeden bir çiftin acılarını atlatmaya çalışmasını konu alıyor ama geriye koca bir soru bırakarak bitiyor.



Becca (Nicole Kidman) ve Howie (Aaron Eckhart) sıradan bir orta sınıf çift gibidir ilk bakışta. Büyük bahçeli bir ev, huzurlu banliyö yaşamı ve gündelik, rutin işler. Ama çok geçmeden öğreniriz ki, onları 'rüya Amerikan ailesi'nden uzaklaştıran bir travma yaşamışlardır. Dört yaşındaki oğulları bir süre önce araba kazasında hayatını kaybetmiştir. Ama ikisinin de acıyı dindirme/yatıştırma biçimleri farklıdır. Bu fark 'Rabbit Hole'un (Mutluluğun Peşinde) ana izleğini de belirliyor aynı zamanda.

N5 - Naim Dilmener'in vazgeçemediği 5

Çekimi yapacağımız yeri öğrendiğimde şaşırdım çünkü Naim Dilmener'in mali müşavirlik yaptığını bilmiyordum. Şaşkınlık geçti, ve N5'i çekmek için yola koyulduk.



Aslında çok şey söylenebilir, muazzam bir arşivi olduğunu söylemek lazım bir kere. Soyulması gereken 5 yer arasına alabiliriz örneğin. Dilmener de o muazzam arşiv içerisinden 'Dünya yansa vazgeçmeyeceği 5 şeyi' seçti ve anlattı.

İşte Naim Dilmener'in asla vazgeçemeyeceği 5 şey: İzlemek için tıklayınız

Devlet zihinlere ne kadar sızabilir?

Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlarla... Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek. Herkesin izlendiği, gerçeklerin yok edildiği bir dünya ne kadar uzak?


Yazının ilk bölümü için: Ahmet Şık 451 Fahrenheit 451'ta yanar mı?

Distopik romanların ve filmlerin en önemli sorunsalı olan 'özgürlük' günümüzde sıradanlaştırılan, anlamı boşaltılan kelimeler arasındaki yerini çoktan aldı. 'Tehlikeli' bir kelimeyken her gün her yerde defalarca duyduğumuz bir ses haline geldi. Herhangi bir parti liderinin ağzında, sosyal medyada, kahve içerken bir sohbette sıkça rastlayabileceğimiz klişe bir kelime... Peki 'Özgürlük' kavramının sıradanlaşması ile distopyaya dönüşme arasında bir ilişki var mı?
George Orwell'ın 1984'ü birçok sorunun cevabını önceden vermiştir aslında. 1984'te 'özgürlük' kölelikle eşdeğer tutulur. Düşünmek suçtur. Geçmiş, Parti'nin çıkarları doğrultusunda değiştirilir. 'Özgürlük' ve 'mutlak gerçek' birbirini var ettiği için bu kavramların anlamı tamamen değiştirilmiştir. Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlar vardır. Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek.

16 Nisan 2011

Ahmet Şık 451 Fahrenheit'ta yanar mı?

Fahrenheit 451'de kitaplar herkesin gözünün önünde yakılır. Kitapları yakma merkezi gibi bir şey yoktur. Çünkü amaç herkesin gözünün önünde yakmaktır. Peki, Ahmet Şık'ın kitabı 'Radikal baskını'nda silinirken herkes izleyebildi mi?




Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmaları ve ardından gelen İthaki Yayınevi ve Radikal gazetesine yapılan baskınlar distopyaları ve distopik hikayeleri konu alan kitapları ama daha çok da filmleri dolaşıma bir kez daha soktu. Köşe yazılarında, Twitter ve Facebook'ta, sohbetlerde sıkça kullanılan, referans verilen bu dünya, şu an Türkiye'yi tanımlamak için elzem hale geldi. Peki bu filmler, metinler gerçekten ne anlatıyor? Türkiye distopyanın kendisi mi oldu? Bir sinema-gerçek karşılaştırılması gerçek dışı mı olur?

Sözlük anlamından başlarsak, distopya, ütopyanın karşı tezi olarak tanımlanıyor. Yani hayal edilen bir geleceğin anit-tezi; totaliter devlet, baskıcı rejim, kötü gelecek... Peki ütopya gibi distopya da olmayan, ulaşılamayan bir dünya/yönetim/sistem mi? Yani distopya geçmişten yola çıkarak yapılan bir kurgu mu? Bazılarının küçümsediği gibi felaket tellallığı mı? Yoksa yaşadığımız dünyaya gelecekten bir okumayla yapılan eleştiri mi? Aslında bu soruları tam da güncel olaylar üzerinden tekrarlayabiliriz. Çünkü, tüm bu distopya çığlıklarına rağmen, tutuklamaları ve baskınları olması gereken süreç olarak görenler de, hafif bir eleştiri yapıp 'yine de yargıya karışmayalım' diyen de var. Peki, bu kadar mutlu mesut yaşayanın olduğu bir sistemde distopyanın tarifini nasıl yapabiliriz?

14 Nisan 2011

N5- T.Eryılmaz ve Rolling Stones

Hava güzeldi, Santral'de Tuğrul Eryılmaz'la buluştuk. (Bir gün önce 'Radikal Baskını' gerçekleşmişti) 1 saatlik N5 çekiminde güzel sohbeti ve alaycı esprileriyle en sevdiği grubu Rolling Stones'u anlattı.


İşte Tuğrul Eryılmaz'ın en sevdiği 5 Rolling Stones şarkısı: İzlemek için tıklayınız

Mutsuz şehir, yalnız adamlar

''Adamın biri bir gün metroya biniyor ve ölüyor. Cesedini birinin fark etmesi 6 saat sürüyor. Kimse fark etmiyor'' Michael Mann, başyapıtı 'Collateral'de Los Angeles'ın yalnız ve mutsuz adamlarını anlatıyor...



Michael Mann hep yalnız ve mutsuz adamların hikayelerini anlatır. Aksiyon, silah, kaçışlar filmlerinin cilasıdır aslında. Şehir ve yalnız adamlardır asıl anlattığı. Los Angeles ve yalnız adamları... Collateral de bu geleneği bozmaz ve Mann'in en ünlü başyapıtı 'Heat/ Büyük Hesaplaşma' ile neredeyse aynı ruh halini taşır; şehir, gece, suçlular ve kanun adamları…

Basit bir konusu var kağıt üzerinde 'Collateral'in. Ama yönetmen koltuğundaki isim Michael Mann olunca ne anlattığının önemi kalmıyor. Max titiz ve dakik bir taksi şoförüdür. Arabasına Vincent'ın binmesiyle gecesi, hayatı alt üst olur. Vincent usta bir kiralık katildir ve gece boyunca 6 kişiyi öldürecektir. Ve Max'i de bu işe dahil eder.

Bu kadar basit bir konuyu başyapıta çeviren hiç kuşkusuz filmin karakterleri üzerine inşa edilmesi. Max, taksicilikten mutlu değildir. Limuzin şirketi kurmak gibi bir hayali vardır. Her gün defalarca arabasındaki kartpostala bakar. Canı her sıkıldığında mola verip Maldiv Adaları'na bakar. Bir hayali vardır ama o hayali orada, uzakta, öylece durmaktadır. Ertelenmiş bir hayali ve bir an önce bırakmak istediği halde 12 yıldır bırakamadığı mesleğiyle Max sıradan bir insandır. Los Angeles’ın keşmekeşinde kaybolan sıradan bir taksi şoförü.

12 Nisan 2011

'Ya peygamber ya da salak olman lazım'

6,45 Yayınevi'nin ardındaki ikili Kaan Çaydamlı ve Şenol Erdoğan dergicilikteki çeteleşmeden şikayetçi: 'Aynı adam her konu üzerine bir şey yazıyorsa bu değersizdir. Her konuda yazman için ya peygamber olman lazım ya da salak...'



Türkiye'nin en aykırı yayınevlerinden 6,45’in Genel Yayın Yönetmeni Kaan Çaydamlı ve Editörü Şenol Erdoğan ile eşine benzerine pek de kolay rastlayamayacağımız, sıra dışı dergileri Underground Poetix’i konuşmak üzere buluştuk. Sohbet, Underground Poetix ekseninden çıkarak Türkiye’deki yayıncılıktan çeteleşen adamlara kadar uzandı.

N5 - Muhsin Akgün'ün 5 konser hikayesi

Onun girmediği konser, festival, fotoğrafını çekmediği sinemacı, müzisyen kalmadı dersem pek de abartmış olmam sanırım. Muhteşem kitabı çıktığında yapmak istemiştik Muhsin Akgün'le bu N5'i ama kısmet İstanbul Film Fesivali'neymiş.



İşte Muhsin Akgün'ün unutamadığı 5 konser/çekim hikayesi: İzlemek için tıklayınız

10 Nisan 2011

'Sorunlar belli, uzatmanın anlamı yok'

Garaj İstanbul'da sahnelenen yeni oyun 've veya ya da' ekibine provalar arasında konuk olduk (Mustafa Yılmaz ve Hüseyin Narin'le), oyuna ve kadın-erkek ilişkisine dair eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik.




İki metin, dört oyuncu ve altı çiftin bir mekanda içiçe geçtiği bir oyun 've veya ya da'. Marguerite Duras ve Oscar van den Boogaard'ı aynı sahneye taşıyan Mesut Arslan'ın yönettiği oyunda çiftleri Derya Alabora, Erdem Akakçe, Engin Hepileri ve Nergis Öztürk canlandırıyor.

Duras’ın 'Parkta' ve Boogaard’ın 'Yatak Dolusu Köpük' adlı metinlerini birleştiren oyun ebedi bir sorunsal olan kadın-erkek ilişkileri üzerine zihin açıcı ve keyifli bir yolculuk vaat ediyor.


Ekibin provaları sırasında kısa bir süreliğine Garajİstanbul'a konuk olduk ve oyuncular ve yönetmenle sohbet ettik. Aslında onlar provalarda da, aralarda da o kadar eğleniyor ki sadece izlemek, dinlemek bile başlı başına keyifti. Biz de fazla soru sormadan oyunu anlatmalarını istedik, onlar eğlenmeye devam etti.

  

'Gazeteciler öldürüldüğünde haber olmuyordu'

'Press'in yönetmeni Sedat Yılmaz anlattı: ''90’lı yıllarda gazeteciler öldürüldüğünde haber bile olmuyordu. Şimdi basın özgürlüğü isteyen bazı isimlerin o zaman nasıl gazetecilik yaptığını biliyoruz. Büyük medyanın günahı çok yani...''




1990'lı yılların başında Özgür Gündem gazetesinin çalışanları baskılara, yasaklara, ölümlere inat gazetecilik yapmaya çalışırlar. İşte o dönem, Diyarbakır'da Özgür Gündem'in çıkmasını sağlayanların hikayesini anlatan 'Press' bu hafta gösterime giriyor. Sedat Yılmaz ilk uzun metrajlı filminde Türkiye'nin en ağır tahribata yol açan dönemlerinden birini gazetecilerin gözünden anlatıyor. Tanklar, jetler, ne idiği belirsiz takım elbiseliler arasında gazetecilik yapmaya, yaşamaya çalışan insanların hikayeleri...

Sert bir film Press. Hem anlattığı hikaye hem de estetik açıdan. Kamera sokaklarda gezerken de büro içerisindeyken de karanlık ve korku seyredene nüfuz ediyor. Dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor, üstelik bu sert hikayeyi ajitasyona kaçmadan, mizahi bir dille anlatıyor.

Yılmaz, ilk filminde bu ağır hikayenin altından başarıyla kalkıyor. Hem Kürt sorununa dair önemli şeyler söylüyor hem de 'özgürlük' meselesinin altını dolduruyor.

Jodorowsky'nin 5 cinayet sahnesi

N5'te bu kez efsane bir isim var. Alejandro Jodorowsky. Daha ne olsun!


İşte Jodorowsky'nni en sevdiği 5 cinayet sahnesini anlattı: İzlemek için tıklayınız  

N5 - Mehmet Açar'ın Oscar'sız 5 başyapıtı

Kazananlar, kazanamayanlar, kırmızı halı, yorumlar, gaflar... Oscar sezonunda N5'te bir Oscar başlığı açmak farz olmuştu. Ve soluğu bu konuda en doğru isimlerden Mehmet Açar'ın yanında aldık.



O da Oscar kazanamayan 5 filmi anlatmak istedi. İşte Mehmet Açar'ın anlatımıyla Oscar tarihinin hak ettiği halde kazanamayan 5 başyapıtı: İzlemek için tıklayınız



Türk sinemasının zaferi değil, tekelleşme

Türk filmleri 350-400 kopya ile gösterime girerken Oscar adayı filmler bile 30 kopyayla vizyon yüzü görüyorsa bunun adı Türk sinemasının zaferi değil, tekelleşmedir.


Geçtiğimiz hafta (20 Şubat) yayınlanan gişe rakamlarına göre bu senenin Oscar adayı filmleri izlenmiyormuş. 'O kadar reklama, Oscar rüzgarına rağmen' seyircinin tercihi Türk sineması olmuş! Peki bu ne kadar gerçek?

Evet, rakamlara baktığımızda 'Aşk Tesadüfleri Sever', 'Eyyvah Eyvah 2' ve 'Kurtlar Vadisi: Filistin' filmlerini milyon rakamlarla en tepede görüyoruz. Ama salon sayıları farklı bir şey söylüyor: Sinemalardaki çeşitlilik artık bitme noktasında - Bunu anlamak için çok salonlu sinemaların yanından geçmek bile yeterli - Eğer Oscar adayı popüler bir film bile 27 kopyayla gösterime giriyorsa ortada bir sorun olduğu çok açık. 'Türk sineması zirve yapıyor', 'Sinemamız büyüyor' nidaları eşliğinde sevinirken aslında tektipleşmeye doğru gidiliyor.

N5 - Giovanni'den en iyi 5 vampir filmi

Gerçekten çok büyük bir isim Giovanni Scognamillo. Onu bırakın N5'te görmek evine girmek bile müthiş bir şey. Yıllarca okuduğumuz, feyz aldığımız, öğrendiğimiz dev bir adam o. Korku sineması dendiğinde akla mutlaka gelen bir sinema tarihçisi, yazarı, arşivcisi...



Ve kabul ettiği andan itibaren biliyorduk, onunla en güzel N5'lerden birini çekeceğimizi. Ve de öyle oldu. İşte Giovanni Scognamillo'dan en iyi 5 vampir filmi: İzlemek için tıklayınız 

Çekim notları: Korku sinemasını kafamızda belirlediğimizde aklımıza ilk gelen isim oldu Giovanni Scognamillo. Tek endişemiz bizi kabul edip etmeyeceğiydi ama hemen 'tamam' dedi. Giovanni’yi tanıyan herkes, evinin yolunu da biliyomuş. O yüzden bulmakta hiç zorlanmadık. Bugüne kadar korku ve fantastik üzerine sayısız çalışma yapan Scognamillo'nun kütüphanesini merak etmemek mümkün değildi ve evine girdiğimizde merakımızı hayranlığa çeviren bir arşivle karşılaştık.

N5 - Görgün Taner'den en iyi 5 konser

Adını bilmeyenler muhakkak çoğunluktadır ama İstanbul'da kültür-sanat'a dair ne varsa onun emeği çok. Görgün Taner, bugüne kadar izlediğimiz filmler, gördüğümüz konserler ve festivallerde imzası olan biri. Ve 5 konser sorulacak isimlerden biri de  o olmalıydı.



Biz de Taner'e İKSV Salon'daki ofisinde sorduk, o da sağolsun en güzel haliye anlattı: İşte Görgün Taner'in gördüğü en iyi 5 konser: İzlemek için tıklayınız

N5- Hayko Cepkin'in yapamadığı 5'ler

Hayko Cepkin'le buluşup listesini sorduğumuzda bizi şaşırtan cevabını verdi: ''Ne listesi, ben liste yapamam ki'' Evet, liste yapamadı ama yine de keyifli bir N5 oldu. Çünkü onun yapamama hikayeleri izlenmeye değerdi. Biz de öyle bir şey yaptık...




İşte Hayko Cepkin'in yapamadığı 5 listeleri: İzlemek için tıklayınız

                            


Tavuklar bile özgürlük istiyor!

Nazi kampını andıran bir tavuk çiftliğinde 'aptal tavuklar' sadece yemek yer ve yumurtlar. Ama hepsi değil... Bazıları özgürlük ister...



Hapishane, kamp ya da tavuk çiftliği... Özgürlük için kaçmak şart! 'Chicken Run' sadece çiftlikten kaçmaya çalışan tavukların hikayesi değil temel olarak bir kadere boyun eğmeme manifestosu aslında.

Nazi kampını andıran bir tavuk çiftliğinde 'aptal tavuklar' yemek yemek, dolaşmak ve yumurtlamaktan başka bir şey yapmaz. Ya da insanlara görünen resim budur. Ama aslında onlar her gün o çiftlikten kaçma planları yaparlar. Ginger'ın önderliğinde yapılan bu kaçış planlarıyla açılır film. Her defasında başarısızlığa uğrayan planlar sonrasında Ginger 'hücre cezası'na çarptırılır ama yine de vazgeçmez. Onu lider yapan özelliklerinden birisi de budur zaten.

N5 - Uğur Vardan'dan 5 futbol filmi

Futbol ve sinema... İkisini de bir araya getirecek isim tabii ki Uğur Vardan.



Çekimi evinde yaptık. Yine eğlenceli bir N5 oldu. DVD dolu raflar arasında top bile sektirdik. Kedilerinin izin verdiği alanda...

Vardan'a göre futbolun sinemaya ihtiyacı yok. Tabii bu liste yapmaya engel değil... İşte Uğur Vardan'ın en sevdiği 5 futbol filmi: İzlemek için tıklayınız

Bruges'de vicdan azabı

Son işlerinde sorun çıkan iki kiralık katil Bruges'e gelir. Biri şehrin tadını çıkarırken, diğeri bir an önce bu şehirden gitmek ister. Ama Bruges'ün ikisine de farklı sürprizleri vardır...



 Quentin Tarantino'dan sonra beyazperdede geveze filmler patlaması yaşandı ve her sene bu filmlere sıkça rastlamak mümkün. Çoğu birbirinin kopyası iken bazı filmler zekasıyla aradan parlıyor. 'In Bruges' sadece bu tanımlamayla sınırlı kalmayacak kadar derinlemesine işlenebilecek bir malzeme sunuyor seyredene.
İki kiralık katil Ray ve Ken, bitirdikleri biri işin ardından ortadan kaybolmak için Bruges'e gelirler. Patronları Harry Waters'tan emir alana kadar vakitlerini burada geçireceklerdir. Ama onlar gevezelik ederken bu 'kısa tatil' başka bir yolculuğa dönüşür.

Ray, Bruges'den nefret eder. Devamlı hakaret eder ve bir an önce gitmek ister. Ama asıl sıkıntısı çok daha büyüktür. Son işini görürken yanlışlıkla bir çocuğu da öldürür. Ve bunun vicdan azabını yaşar. Ken ise Bruges'e gelmenin keyfini çıkarır. 'Kültürel gezi'nin hakkını vermeye çalışır. Onun sıkıntısı ise daha sonra başlar çünkü Bruges'e gelmelerinin asıl sebebi başka bir görevdir.

Kutlama ezelden beri sürüyor

Güzel bir yemek masası, büyük bir aile yemeği... Babanın doğumgününde aileyi paramparça edecek sırlar açıklanır ama kimse duymak istemez bile. Çünkü güzel yemeği kimse bozamaz...


 Kalabalık bir aile yemeğinde çocuklardan Christian, babasıyla ilgili şok edici bir açıklama yapar. Ama bu 'şok edici' açıklama hiç de şok etkisi yaratmaz. Bu açıklamanın hemen ardından aile üyeleri güzel yemeğin bozulmaması ve hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi için çabalar, yıllarca süregeldiği gibi...

Ailenin bu tutumu bu 'sır'rın ortaya çıkmasından daha da sarsıcı ve ailede tezahür eden faşizmin kollarından sadece birisi. Hep öğretilir; Aile kutsaldır. Resmi ideoloji, tarih, kitaplar, filmler, diziler, akrabalar, çevremizdekiler hep aynı şeyi söyler: Aile kutsaldır. Sadece aile değil otoriter yapının olduğu her şey kutsaldır. Bunlarla büyütülürüz. Baba ne yaparsa yapsın babadır, koca dövse de kocadır. Aile büyükleri, öğretmenler, komutanlar, patronlar... İktidarı elinde bulunduran figürler ne yaparsa yapsın her şey halının altına itilebilir. Bir güç vardır ve bu güce tapanlar olduğu sürece iki yüzlülük de var olmaya devam eder.

N5 - Erdil Yaşaroğlu'nun hayalindeki 5 meslek

Erdil Yaşaroğlu'ya sohbet de çekim de o kadar uzadı ki ortaya iki tane N5 çıktı. İşte ilki:


Erdil Yaşaroğlu'nun hayalinde 5 meslek: İzlemek için tıklayınız




N5- Mehmet Tez'in 5 festivali

Mehmet Tez festivalleri öyle güzel, ballandıra ballandıra anlattı ki 'keşke gitsek'lerle dolu bir N5 oldu.


İşte Mehmet Tez'in önerisiyle gidilmesi gereken 5 festival: İzlemek için tıklayınız

N5 - Murat Daltaban'ın hayatının en'leri

Murat Daltaban'ın yaptığı işler kesinlikle ufuk açıcı, hayran bırakan cinsten. Bir o kadar da sıcak ve keyifli bir insan. N5'i de çok iyi oldu.


Anlattıkça N5 kafamızda çoktan oluşmuştu bile. Özellikle finali... İşte Murat Daltaban'ın hayatının en'leri: İzlemek için tıklayınız

Karanlık şehirde sahte anılar

Karanlık bir şehir, gündüzün hiç yaşanmadığı gizemli bir yer... Saat 12'de bütün şehir uyur. Arabalar, kafeler, oteller, büfeler... Herkes uyutulur. Bir tek kişi hariç: John Murdoch. Geçmişini arayan bir adam...


John Murdoch küvetin içinde uyanır. Bilmediği, hatırlamadığı bir odada... Alnında kan vardır, odadaki giysileri üstüne geçirir, dolaptaki bavulu karıştırır. Bavuldan çıkan 'Shell Beach' yazan kartpostala bakar. Kartpostala baktığında bazı kareler gelir aklına. O sırada telefon çalar ve ahizenin ucundaki ses ''...hafızan silindi... seni bulmalarına izin verme...'' der. O anda odadaki kadın cesedini görür ve kaçar...

Zamansız, çıkışsız, ışıksız, kimliksiz bir hikaye... 'Strangers' denilen Yabancılar tarafından ele geçirilmiş bir yerde, uyuyan, uyutulan bir şehirde. Şehirdeki herkes deney faresidir, kayıp çocuklar gibidir. Saat her 12 olduğunda uyutulurlar; John Murdoch hariç. O da, yabancılar da bunun sebebini anlayamaz. Ama Murdoch'ın asıl sorunu hiçbir şey hatırlayamamasıdır. Karısını, çocukluğunu, geçmişini... Hiçbir şey hatırlayamaz. Kafasının içi bomboştur. Hafızası olmayan adam bir şeylerin yanlış gittiğini anlayan tek kişidir ama saat her 12'yi gösterdiğinde uyuyan bir şehirde ne yapacağını bilemez.

N5- Bülent Ortaçgil'in 5 albümü

Bülent Ortaçgil gibi bir ismi N5'te ağırlamak müthiş bir keyifti.




Hazır 'sen' albümü çıkmışken biz de sorduk:  Ortaçgil'in hayatını belirleyen 5 albüm: İzlemek için tıklayınız