3 Ocak 2011

Devrimlerle renklenen yaşam

Pleasantville'de renk yoktur, seks yoktur, yağmur yağmaz, kitaplar boştur, her tür müziğe izin yoktur, yangın çıkmaz, her şey düzgündür, hiçbir şey değişmez. Ama bir gün bir şey olur ve değişim başlar, sırayla devrimler gerçekleşir...


Birbirine tamamen zıt karakterde olan iki kardeş, David ve Jennifer kumanda için kavga ederken birden televizyonda oynayan siyah-beyaz dizi Pleasantville'in içine girerler. Neye uğradıklarını anlayamasalar da artık 50'lerde geçen bu siyah-beyaz dizinin içindedirler. Üstelik televizyonda gördükleri gibi Pleasantville'de her şey siyah-beyaz'dır. Kendileri bile...

Pleasantville'de renk yoktur ama bunun da ötesinde seks yoktur, yağmur yağmaz, tuvalet yoktur, kitaplar boştur, müzik yoktur, bütün toplar potaya girer, yangın çıkmaz, itfaiyenin görevi kedi kurtarmaktır. Hiçbir değişiklik olmaz, her şey aksesuardır, her şey düzgündür. Ta ki, David ve Jennifer Pleasantville'e girene kadar.

Bu dünyayı yakından bilen David de, burada bir dakika bile durmak istemeyen Jennifer da Pleasantville'e alışmak zorunda kalır ama onlar alışmaya başladıkça aslında o dünyayı kökten değiştirmeye başlarlar.


Çünkü Pleasantville bir kısır döngüdür. Gerçeklerden uzak yapay bir banliyo yaşamıdır. Sorgusuz yaşayan insanlar topluluğudur. Ama tüm bunların ötesinde Pleasantville, muhafazakar bir yaşamın tarihsel özetidir. Kurallarla dolu, rutin, gerçeklerden uzak, statükocu konformist bir yaşam.

                           

''Resim yapamayacak olsaydım, halim ne olurdu bilmiyorum Bud.'' B. Johnson
'Plesantville' sözlükte yer alan kavramları alıp Amerikan banliyo hayatının üzerine kurarak sinema tarihindeki en etkili sistem eleştirilerinden birini yapıyor. Muhafazakar yaşam biçimini eleştirirken modern yaşama sızan muhafazakarlığı da atlamıyor. 50'lerin konformizmini eleştirirken, 90'ların yaşam biçimini de, geleceğin karamsar tablosunu da masaya yatırıyor. Ve bunu yaparken izleyiciye tarihteki birçok anı hatırlatıyor.

İLK ÖNCE CİNSEL DEVRİM
Davranış kalıplarını ilk yıkan kişi Jennifer olur. 'Uyum sağlamak'tan sıkılan Jennifer, adı 'Aşıklar Tepesi' olan ama aslında 'hiçbir şey' yapılmayan yerde, rolü icabı ondan hoşlanan Skip Martin'le seks yapar -aslında seksi öğretir demek doğru olur çünkü ilk kez seks yapan Skip Martin cinsel uyanışa geçtiği vakit hastalandığını zannederek korkar - ve 'cinsel devrim' başlamış olur. Artık Aşıklar Tepesi gençlerin en sevdiği yerdir. Tabii cinselliğin keşfi Pleasantville'deki devrimlerden sadece biridir. Pleasantville'de ifade ve düşünce özgürlüğü, insan hakları mücadelesi, kadın hakları mücadelesi, ırkçılığa karşı mücadele hepsi vardır. Sahneleri izlerken adeta kendinizi tarihten sayfalar içinde ya da o dönemlerin resimleri arasında bulabilirsiniz. Bu sahnelerde Rosa Parks'ı*, McCarthy dönemi cadı avını, Nazi Almanyası'nı, kölelik dönemini, kitapların yakıldığı dönemleri vs... hatırlıyoruz. Hatta Türkiye'de yaşayanların çok uzağa gitmesine de gerek yok. 6-7 Eylül olayları, Maraş Katliamı, Sivas Katliamı, Ahmet Kaya'ya MGD gecesinde yapılanlar, her gün 3. sayfaları dolduran namus kisvesi altında işlenen cinayetler akla ilk gelenler...

                          

Hikayesini, bu tarihsel alt metnin üzerine kuran Pleasantville bununla da sınırlı kalmıyor. 'Öteki'ye olan bakış açısını dönemle sınırlamayarak 'öteki'nin anlamını genişletiyor. Siyahlar, Yahudiler, komünistler, eşcinseller, kadınlar, Aleviler, Ermeniler... Pleasantville 'öteki'nin her dönem her coğrafyada dışlandığını kör gözüm parmağına demeden gösteriyor. Ve bunu yaparken biçimsel yapıyı çok işlevsel kullanıyor. Pleasantville'deki bu dünya sadece filmin görsel yönüne hizmet ettiği için siyah-beyaz değil. Siyah-beyaz çünkü buradaki insanlar dünyaya siyah-beyaz bakıyorlar. Bu siyah-beyaz bakş açısı onları sınırlandırıyor, kendilerinden olmayanı dışlamalarına sebep oluyor.

İLK ORGAZM, İLK YANGIN!
Bu muhafazakar bakış açısını yıkan devrimler ise arka arkaya gelir. Aslında küçük sorular bile kafa karıştırmaya, değişiklik yaratmaya başlar (Örneğin Jennfier'ın derste hocasına sorduğu 'Pleasantville'in dışında ne var?' sorusu gibi) Ama asıl olarak devrimler renklenmeleri başlatır. Aşıklar Tepesi'ndeki sevişmelerle kasabaya renk gelmeye başlar. Artık bütün toplar potaya girmez. Betty ilk kez orgazm olduğunda bahçesindeki ağaç yanmaya başlar. Ve itfaiye çıkan yangına ne yapacağını bile bilemez. Yağmur yağar, kitapların içi dolmaya başlar. Diyaloglar değişir. Şişirilen sakızlar, çiçekler, kafe önündeki arabalar kırmızı, pembe, yeşil olur. (Ama devrimler başkarakterlerin renklenmeleri için yetmez. Başkarakterler ne kadar özgürlükçü olursa olsun kendileriyle ilgili muhafazakar kaldıkları şeyler vardır ve onlar da bu değişimi yaşadıklarında gerçek renklerine kavuşurlar.)

Kurallar
... Kural 3 - Aşıklar Tepesi ve Halk Kütüphanesi ikinci bir emre kadar kapatılacaktır.
Kural - 4 - Sadece izin verilen müzikler dinlenecektir.
Kural - 5 - Şemsiye ve sert havalara karşı başka bir şeyin satışı yapılmayacaktır.
Kural - 6 - İki kişilik yatakların satışı yasaktır.
Kural - 7 - İzin verilen renkler siyah-beyaz ve gri olacaktır.
Kural - 8 - Okullarda gösterilen tarih dersinde yazılanın dışına çıkılmayacaktır.

                       
İşte bu renkler ayrımcığı da beraberinde getirir. Tahammülsüzlük başlar. Dili pembeleşen kız doktora götürülür, yüzüne renk gelen Betty dışarıya çıkmaya utanır, kırmızı kıyafetli kıza çok kötü bir suç işlemiş gibi bakılır. Ve daha sonra muhafazakar olanlar, siyah-beyaz kalanlar, değişmeyenler, renkli olanlara saldırır, ayrımcılık başlar, onların renkli olmasının cezasnı vermeye çalışırlar. Mr. Johnson'ın yaptığı nü resim onları linç histerisinin ilk ateşini yakar.

'HAYATIM, BEN GELDİM'
Plesantville'de o kadar fazla imge var ki, her bir sahne bir başka sayfaya açılıyor. Örneğin, filmin en iyi sahnelerinden birinde George eve gelir ve her zamanki gibi 'Honey, I'm home (Hayatım, ben geldim)' der ama karısı evde yoktur. Betty gitmiştir. Yıkılır ve bu yıkılışını arkadaşlarına 'eve geldiğimde yemeğim hazır değildi' diye anlatır. Bu sahne dramatik yapının en önemli parçalarından biri olduğu gibi kadına biçilen rolü de en saf haliyle aktarıyor. Pleasantville'de bunun gibi sayısız sahne ve referans var ve bunların kafa karıştırmadan, laf kalabalığı yapmadan sadece tek bir filmde yer alıyor olmasının mucize olduğunu düşünebilirsiniz. Ama o kadar iyi yazılmış bir senaryo var ki, bütün referanslar, alt metinler hikayenin bir an olsun önüne geçmiyor. Üstelik tarihi-nostaljik, gerçek-yapay, renkler-siyah-beyaz, kabus-ütopya gibi karşıtlıklar yerini buluyor.

''Yanlış bir şey yapmadık, insanlar değişir... Biliyorum hiç adil değil.'' Bud

Plesantville'in sinema tarihi açısından bir başka özelliği ise görselliği. 2000'e yakın görsel efektin kullanıldığı film 50'ler - tam olarak 1950'ler olduğu belirtilmemesine rağmen - atmosferini mükemmel bir şekilde aktarıyor. Siyah-beyaz ile diğer renkleri bir arada kusursuz bir şekilde kullanıyor. Muhafazakarlığı yıkan her şey, sanat, edebiyat, seks, doğa, tutkular vs... bu görsel dünyanın ateşleyicileri oluyor.

Gary Ross ilk yönetmenliğinde dört dötlük bir filme imza atıyor. İnsanlık tarihine göndermelerle ve Amerikan orta sınıf yaşam tarzından muhafazakarlığın kodlarına kadar çok geniş bir çerçevede referanslarla dolu, değişim ve özgürlük dolu bir yapım ortaya çıkarıyor. Filmle ilgili tek eleştiriyi ise fazla iyimser finali ve Jennifer'ın değişimi üzerine yapabiliriz ama bu eleştiriyi de değişimin bir parçası olarak hikaye için zorunlu bir gelişme olarak yorumlayabiliriz.

Künye:
Pleasantville, 1998
Yönetmen: Gary Ross
Senaryo: Gary Ross
Oyuncular: Tobey Maguire (David), Reese Witherspoon (Jennifer), William H. Macy (George Parker), Joan Allen (Betty Parker), Jeff Daniels (Bill Johnson), J.T. Walsh (Big Bob)

* Siyahi bir ABD vatandaşı olan Rosa Parks, 1955 yılında, bir gün Montgomery'de otobüse bindi. Otobüste beyaz biri, onlara ayrılan kısımda yer bulamayınca, siyah vatandaşlara ait bölümde oturan Rosa Parks'tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Tutuklandı ve hapse girdi. Olaydan sonra uzun bir süre siyahi vatandaşlar otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler. Ama daha sonra yapılan protestolar insan hakları mücadelesinin önemli bir sembolü oldu. Rosa Parks tavrıyla bu hareketin başlangıcını yaptı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder