31 Ekim 2011

Adaleti boşver, düzene gel

Biliriz ki, kolluk güçleri adaleti değil düzeni sağlar. Sistemin sorunları, zaafları, eşitsizlikleri onların derdi değildir. Onlar ‘suçlu’yu yakalar ve içeri atar. Bu sebeple, In Time’da da bir kesim ölümsüzlüğü tatsın diye fakirlerin ölmesi kimsenin umurunda değildir...



Andrew Niccol’ün sistemle(rle) sorunu olduğunu biliyoruz. Senaryosunu yazdığı ‘The Truman Show’ ile yazıp-yönettiği Gattaca, Simone ve Lord of War, hepsi aynı şeyin etrafında dolaşıyor, günümüz insanının sistem ve güçlü olan karşısındaki konumunu irdeliyor. ‘In Time’ da bu toplama rahatlıkla dahil edilebilir.

İnsanların 25 yaşından sonra yaşamak için zaman kazanmak zorunda olduğu bir gelecek... Her gün çalışarak, soyarak, öldürerek bir gün daha yaşamaya hak kazanılır. Tabii ki, zengin-fakir ayrımı başrolde. Zenginlerin zamanı sınırsız. Yani ölümsüzler. Gettolarda yaşamaya çalışan fakirlerden Will Salas ise bu düzene dur demek zorunda kalır!

Niccol, In Time’da öyküsünü basit bir şekilde kuruyor aslında; günümüzü, gündelik siyaseti küçük farklarla geleceğe taşıyor. Para yok, yerine zaman var. Salas’ın soyduğu kadına dediği gibi: ‘Ya paran, ya canın’ demek anlamsız olur, ikisi de aynı şey ne de olsa. Ve dünyanın efendisi zaman da değildir üstelik. Her zaman olduğu gibi bu dünyada da imtiyazlılar, iyi yaşayanlar ve ölüme terk edilenler var. Hatta bazılarının yaşaması/ ölümsüz olması için bazılarının ölmesi gerekiyor. Düzen böyle işler.

18 Ekim 2011

Karanlıkta meydan okuma

‘Ben Tek Siz Hepiniz’i okumak soğuk, tekinsiz otel koridorlarında dolaşıyor hissi veriyor bir bakıma. Yaşanması da, okuması da, dinlemesi de rahatsız edici hikayeler... Hakan Bıçakçı, ‘Karanlık Oda’da olduğu gibi öykülerinde de sayısız ayrıntıyı birbirine en olmayacak şekilde bağlıyor ve sadece bu ayrıntıların bir araya geliyor olması bile yeterince tedirgin ediyor okuyanı.

Bıçakçı, hikayelerini beş bölümde toplarken (Ben Tek Siz Hepiniz, Çalışma Saatleri, Sakat İlişkiler, Ben Nerdeyim ve Bir Taraf karanlık) aslında varoluşsal bir toparlama yapıyor. Başlangıç, iş hayatı, ilişkiler gibi sıradan insan hikayesi başlıklarını en sıra dışı şekilde doldurarak sıradan şeyleri farklı bir halde görünür kılıyor. Ve bunu yaşadığımız toplumun bütün normlarını, kurallarını unutturarak bazen de artı-eksi değerleri tersine çevirerek yapıyor.

‘Karanlık’ öyküsü örneğin; bütün mahallede elektrikler kesilir. Bir tek anlatıcının dairesinde kesinti olmaz. Apartmanlar, mahalle ve civarı karanlıktadır. İlk başlarda o da kesintiyi bekler. Herkes gibi onun da kesilecektir elbet. Ama ne kadar beklese de olmaz. Günler geçer, bir tek o aydınlıktadır. Kısa bir süre sonra bu durum onu huzursuz eder. Mahalleliden saklar aydınlığını. Herkes karanlıktayken dikkati çekmek istemez. Herkes karanlıktayken o geceleri aydınlıkta oturamaz. Ve sonunda o da ışıklarını kapatır, karanlıkta bulur huzuru.

‘’Görmediklerim tarafından görülme hissi saatler ilerledikçe keskinleşiyordu. Uykum gelip ışıkları kapayana kadar rahat bir nefes alamadım.’’

‘Karanlık’ kitabın en etkili öykülerinden biri olmakla birlikte Bıçakçı’nın edebiyatını daha iyi anlamak için de önemli veriler taşıyor. Bıçakçı’nın huzursuz, tekinsiz hikayelerinde vazgeçemediği öğe olan karanlık, burada huzuru getiren ana izleğe dönüşüyor. Çünkü, karanlık tam da onun edebiyatında böyle bir şey. Aydınlığın kendisi karanlık olurken, karanlık karanlık olmaktan çıkabiliyor. Asıl karanlık başkalarından geliyor çünkü. ‘Başka’ların oluşturduğu koca bir karanlık. Arkasından gelen ‘Promosyon Mont’ ‘Karanlık’ın hikayesini devam ettiriyor bir şekilde. Gündelik yaşamda geçilen bütün yolların ve değişmez sanılan çizgilerin nasıl da basit bir şekilde – olumlu ya da olumsuz - alt üst olabileceğini gösteriyor. Yine ‘Karanlık Mesai’de karanlığı somut – metaforik ayrımına tabi tutarak derdini karşıtlıklar üzerinden anlatıyor.

17 Ekim 2011

Uğur'u öldüren disiplin

'Disiplin aracılığıyla güç'... Deney ya da oyun değil. Askerliğin kanunu bu. Türkiye'nin her yerinden askerlik yapmaya gelen yüzbinlerce genç nasıl emir altında tutulur yoksa!



Askerlik başka bir ülke, orası gerçek. Sınır taburlarında yollara, yoldan geçen arabalara bakarak gün sayan, karakollarda anlamsızca ve korkuyla dağlara, tepelere bakan, bulaşık yıkayan, tuvalet temizleyen, sayısı asla azalmayan erler. Her seferinde davul-zurnayla uğurlanırlar. O kadar ölüme rağmen yılda dört defa terminaller 'en büyük asker' naralarıyla dolar. O 'en büyük asker' askerliğinin yarısında pislik temizler. Bir önceki devrelerin ayak işlerini yapar. Karşı gelirse çok iyi bir dayak yer. Sonra bir daha, bir daha... Rütbelilerinkine henüz sıra gelmemiştir bile. Dik başlı varsa bile başı ezilir kısa sürede. Disiplin böyle bir şey ne de olsa. Sorsan cevabı hazır: ''Eee tuvaleti bile bilmeyen adam var''. Yani anladığımız: Devlet, ülkesinde yaşayan çoğu insanını vatandaşı saymayıp, birçok şeyden mahrum edip sonra da o mahrumiyetini disiplinle öğretmeye kalkıyor. 'Vatani görev' kutsaldır. Bunu kazımışlar koca bir toplumun kafasına. Kutsal olan şey pisliğe batsa bile inanç inaçtır bir kere.

Askerlik yaparken boş vakitlerde hikayeler anlaıtılır. O hikayelerin en soslusu 'Disko' hikayeleridir. Disko'ya düşmemek için neler yapılmaması gerektiği kimi için kabusa dönüşürken, üst devreler için gurur merkezi haline bile gelebilir. Disko içinden detaylar verilir: Köpeklerin pisliği elle temizlenir, aynı anda tuvalet yapılır ve tabii ki bilimum işkenceler. Orada disiplin verilirken erkeklik de inşa edilir. Hasta ruhların erkekliği.

28 Eylül 2011

Taşrada ölüm var

Taşra üzerine; zamanı olmayan bir anlatım, bitmeyen yolların, tarlaların, ışıksızlığın, ölümün etkileyici bir tasviri Bir Zamanlar Anadolu'da.



Arap Ali meyve almak için ağacı sallar. Rüzgar serttçe eserken ağaçtan düşen bir elmayı izleriz. Elma yokuş aşağı sürüklenir, sürüklenir, nehire düşer. Sürüklenmeye devam eder. Ve biraz daha sürüklendikten sonra, - daha önce düşmüş, sürüklenmiş ve daha fazla gidemeyip durmuş - çürümüş diğer elmaların yanına kadar gelir. Bir an onları geçip yoluna devam edecekmiş gibi olur. Ama geçemez, çürük elmaların yanında durur. O taze, güzel elma, bir zamanlar onun gibi taze olan çürümüş elmaların yanına yerleşir. Onun da kaderi orada - o akan suya rağmen - çürümektir. Çürüyüp gitmek. Başka türlüsü de olamaz...

Ceylan taşranın aynılığını gösterirken 'taşra sıkıntısı'nı da daha somut ve acı bir gerçek üzerinden hikayenin kendisi haline getirir. Sanki bütün Anadolu toprakları ve Anadolu tarihi perdede beliriverir, bütün karakterler ebedi bir ruh halini taşır. En çok da Doktor. Kamera onun sırtındayken de, rüzgarın sesinde kaybolurken de dalıp giden, eski fotoğraflarına bakan bir adam Doktor.

Savcının anlattığı kadının ölüm hikayesini merak eder Doktor. Çünkü 'kimse durup dururken ölmez'. Ama taşra ölüm kokar. Ölüm başroldedir orada. Kaçınılmaz son olarak değil, hayatın yerine konulmuş bir hayatsızlık, çıkışsızlık, hayalsizlik olarak. Köydeki en büyük sorun morgdur mesela. Muhtar da, hastane görevlisi de yeni bir morg, yeni kadavra aletleri isterler. Taşrada ölüm vardır çünkü. Komiser, durumu klasikleşen bir diyalogla özetler, ebedi bir klişeyi öğütler Doktor'a; ''Senin yerinde olsam bir dakika durmam giderim'' der. Doktor da aynı  ebedilikte cevap verir: ''Nereye?'' Kenan'ın, Muhtar'ın o topraklarda yaşayamayacak kadar güzel olan kızına bakması kadar ebedi bir cevap. Onun güzelliği de bir zamanlarda sabitlenecek ne de olsa.


Doktor finalde kadavra işlemlerini tamamlarken anladığı bir şeyi yeniden farkeder. Cesetten çıkan toprağı görmezden gelir. Çünkü, biliyordur ki, ölümden başka bir şey yok o toprakta, toprağın altında. Başka çare de yok. Kenan'a hak verir. Canlı canlı gömülmek işin özetidir sadece. Kafasını okulda oynayan çocuklara çevirir. Camdan bakar. Uzun hayatları, hayalleri olan çocuklara.

Bir zamanlar güzel şeyler vardı(r); Muhtar'ın güzel kızı ve düşen elma... Toprak, taşrada ölüm var...



Hayal kurmanın anarşist manifestosu

''Neden insanlar aynı gün aynı saatte aynı şeye başlar? Kutsal bir ritüel gibi. Herkesin bunu aynı anda yapması en fantastik romandan daha fantastik.'' Doğu Yücel, varoluşu ve düzeni sorgulayan hayalperest manifestosu 'Varolmayanlar'ı anlattı...




Genç bir işadamı. İşinde başarılı, güzel sevgilisi, iyi bir ilişkisi, ideal bir hayatı var. Gündelik hayatın rutinine dahil olmuş. Görünürde hiçbir sorun yok. Ta ki, bir gün yazdığı bir hikaye gerçek olana kadar. İsmini bilmediğimiz bu adam yazmaya başladıkça gerçeklerin farkına varır, dünyası değişir.

Doğu Yücel yeni romanı 'Varolmayanlar'da bir yandan Türk edebiyatında benzeri olmayan bir hikaye anlatırken, bir yandan da kapitalist sistemi ve otoriteyi eleştiriyor, hem de bunu klişelere mahal vermeden, mizahi bir dille yapıyor.

Yücel, ilk sayfalarda dünyanın sonunu gösterdiği hikayesinde aslında hayal kurmanın tarihini anlatıyor. İnsanlık varolduğundan beri hayal kuran ve tarihi, edebiyatı, sinemayı yaratan, değiştiren yüzlerce ismi bir araya getiriyor. Jules Verne, P.K.Dick, Ursula K. Le Guin, George Orwell, Orson Welles, Terry Gilliam, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay gibi sayısız isim ince ince işlenen hikayenin birer parçası oluyor. Ve sevdiği/ sevdiğimiz şeyleri de bu dünyanın içine yerleştiriyor; Metin Demirhan'ın dükkanı, çocukluğumuzun çizgi filmleri, mahalle maçları, dağılan grupların keşke olsa dediğimiz albümleri, yaşamayan yazarların hiç olmayan kitapları...

20 Eylül 2011

Yeni bir gün için

Birkaç ay önce Aynur'un Kürtçe söylediği için yuhalandığı sahnede, Kardeş Türküler tek değil birçok dilde söyledi. Sezen Aksu'nun dediği gibi, ''Onlara teşekkür etmek istiyorum çünkü, sonsuz bir dirençle bize kardeşliğimizi hatırlatıyorlar.''



Kardeş Türküler dinleyen herkes bilir, içi boşaltılan kelimeler; barış, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik onların sahnesinde gerçekten anlamını bulur. İşte, dün gece de öyle anlamlı bir konser vardı Harbiye’de.

O muhteşem sesiyle - bir kez daha - ‘Çeşm-i Siyahım’ diyen Feryal Öney, ardından çok dilli geceyi özetledi: ‘‘Şarkılarımızı bu gece kimsenin başını eğmediği, boynunu bükmediği bir barış için, kimsenin kimseyi alt etmediği eşitlik üzerine kurulu, bir kardeşlik için, ve sadece ovalarda değil dağlarda da güvercinlerin uçtuğu Türkiye için söylüyoruz’’

Dünya tersten çok güzel görünüyordu

‘‘Çünkü sen başka hayatları kıskanamayacak, isteyemeyecek kadar yalnızdın’’

Çaresizlik, çıkışsızlık, yalnızlık, kaybolmak, tutunamamak, mağlup olmak… ‘Karahindiba’ biraz bunların toplamı ama çok daha fazlası; ‘ağır’ gelebilecek bu kavramları sözcüklerle oynayarak, mizahi tonda ve yer yer fantastik bir dünyada başka bir forma dönüştürüyor.

İlk öykü ‘Aralık’ Rıfat’ın hikayesi. Mutsuz, işsiz, yalnız bir adam Rıfat. Abisinin evine dönmüş. Yenilmiş, ihanete uğramış. Fazla konuşmuyor. Kimseyle iletişim kurmaya çalışmıyor. Kalabalığın içinde yok olmuş. Hiçbir şey için çaba sarf etmiyor. Sadece hasta ve çoğunlukla uyuyan annesini görmek istiyor. Başka bir isteği yokmuşçasına günleri geçiyor. Akıp giden hayata ait değilmiş gibi.

‘Mavi Pelikan’ Numan’ın hikayesi. Numan hediyelik eşya dükkanında çalışıyor. Halil Bey ona iş verdiğinden onu baba bellemiş. Ne derse yapıyor. Yedi senedir aynı şeyleri yapıyor. Hayatını sorgulamıyor. Yalnız. Arkadaşı, sevgilisi, yakını yok. Bir gün Halil Bey’in dükkana getirdiği Mavi adındaki Pelikan’la hayatı değişiyor Numan’ın. Mavi’yle birbirine aşık olurlar. Ama o insandır Mavi ise pelikan. İnsan hiç pelikana aşık olur mu!

Kitaba adını da veren ‘Karahindiba’ Adnan Çubuk’un hikayesi. Sol testisinde milyonda bir görülen bir hastalık olan, sevgilisi tarafından terk edilmiş, istediği işte tutunamamış, ailesinin evine geri dönmüş Adnan’ın hikayesi. Ama sadece Adnan’ın değil, Rıfat’ın da, Numan’ın da hikayesi. Bütün mağlup olanların hikayesi.


18 Ağustos 2011

Ne kadar ahlaksız bir kuşağız!

Onlar, ‘zararlı’ gördükleri her sahneyi sansürleyerek yüzlerce filmi katlettiklerini hiçbir zaman bilmeyecekler; çünkü toplumun genel ahlakını ve çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimini kurtarıyorlar!


Yasaklar tarihine ne kadar bakarsanız bakın, anlam veremezsiniz. Şaşkınlık hiçbir şekilde azalmaz. Normal olmayan bir şeyler vardır ama, bu ‘normal olmama’ durumunun tam tersine, insanlık tarihi yasakları normalleşerek sindirmiştir. Normalleşmeyi yaşamayanlar/yaşayamayanlar ise her zaman azınlıkta kalmıştır.

Yasağın önemli evrelerinden olan sansür, kurtulamadığımız kabusumuz gibi başköşede durmaya devam ediyor. En yenisi Türk sinemasının klasiklerinden Tosun Paşa’nın başına geldi. TRT’nin bu klasiği keserek vermesi çok konuşuldu. Özellikle de, Adile Naşit’in sahnesinin sansürlenmesi ve olayın Ramazan ayıyla ilişkilendirilmesi... Ama birbirimizi kandırmaya gerek yok; sansür sadece Ramazan’da hortlayan bir şey değil. Ve maalesef bu ne ilkti ne de son olacak. Bırakın TRT’yi, özel kanalları, para vererek satın aldığınız paketlerde bile diziler, filmler sansürlenerek yayınlanıyor. Çünkü, ‘kutsal’ları fazla olan bir toplumuz ve her kesimin muhafazakarlaştığı alanlar var. Hal böyle olunca türlü türlü hassasiyet duvarına çarpabiliyorsunuz. Yani, bu işin başında olanların geleneğine, geçmişine, ahlakına dokunduğunuz (dokunulduğunu zannettikleri) zaman, onlar da toplumu korumayı görev biliyorlar! Ve bunu yaparken, tüm sinemasal zevkleri de yok ediyorlar.


16 Ağustos 2011

‘Bu arada hayat sürüyordu’

Charles Bukowski’nin hiçbir zaman şaşalı hikayelere, ilginç karakterlere, kitap isimlerine ihtiyacı olmadı. Hep aynı karakteri, yaşam biçimini anlattı. Onun dünyasına girmek için belirli bir kitaptan bahsetmek anlamsız olur, keza herhangi bir kitabı Bukowski’nin kendisidir bir anlamda. Bu sebeple ilk romanı ‘Postane’ de sadece ‘Postane’ olarak durmuyor önümüzde.



Bukowski, uzun bir süre postanede çalıştıktan ve aç kalmayı tercih edecek kadar usanıp ayrıldıktan sonra yazıyor ‘Postane’yi, yaşadıklarını.  Ama, ‘otobiyografik’ çözümlemeler ve klişelere mahal vermeyecek şekilde. Kurallara kafa tutan, hiçbir şeye bağlanmayan bir adamın kaleminden çıkan; edebiyat tarihine kafa tutan, hiçbir ekolün parçası olmayan bir roman…

‘Postane’ elbette bir postacının hikayesi değil. Postacılık yapan ama asla postacı olmayan bir adamın hikayesi. Sadece postacı değil hiçbir şey olmak istemeyen bir adamın hikayesi. Akşamdan kalmayı ebedileştiren, işinden/herhangi bir işten nefret eden bir adam… Onun işinden devamlı söyleniyor olması sıradan bir homurtudan öte hayatını özetleyen bir durum. Gündelik hayatın rutininden, ‘yaşamı körelten saçmalıklardan’, kurallardan, emirlerden, cezalardan, insanlardan, katlanılamayan her şeyden uzakta durmaya çalışan bir adam Chinaski. Çalışmadan yaşamaya çalışan bir adam... Onurlu ve zor olan da bu ona göre.

9 Ağustos 2011

'Çakal esnaf olmak istemem'

Leyla ile Mecnun’un senaristi Burak Aksak ile dizinin absürt dünyasını, göndermelerini, neden fenomen olduğunu ve yeni sezonunu konuştuk. Aksak’ın televizyon kariyeriyle ilgili düşüncesi net: ‘‘Televizyondaki o esnaflık haline girmek istemiyorum. O hafta ne hissediyorsam onu yazıyorum. Zaten iyi bir TV senaristi olarak da anılmak istemem.’’


Uzun zamandır televizyonun çıtasını bu kadar yükselten bir yapım çıkmamıştı. ‘Leyla ile Mecnun’ kendine has dünyası, mizahı, karakterleri ve oyunculuklarıyla kısa sürede fenomen oldu. Evet, Türkiye’de fenomen olmak zor değil! Ama böyle iyi bir işin geniş kitlelere yayılması çok sık olan bir şey değildi. O yüzden, bu kadar birbirinin  benzeri işin olduğu televizyonda dizi şablonlarına sağmayan, kuralları hiçe sayan Burak Aksak her anlamda dikkate değer bir ‘şey’ yaratmıştı. ‘TV senaristi olarak anılmak istemem’ derken aslında yapmak istediği şeyi basit bir şekilde özetliyor. Televizyonda dayatılan fabrikasyon dizilere inat ‘gerçekten sevdiğimiz, yaşadığımız şeylerin olduğu’ bir dünya onunki: Aşk acısı, çaresizlik, eski mahalleler, Ferdi Tayfur, Cemal Süreya, Yurttaş Kane, Büyük Lebowski, Dolls… Ve şimdi o dünyayı biraz da ondan dinleme zamanı:

Her şey Ak Sakallı Dede ile başladı galiba...
Hikayenin başlangıcı oydu. Bazen insan kendini çok çaresiz hisseder ya işte öyle bir dönemimdi. Ve o ara bir proje yapmamız lazımdı. Yazsam mı durumu vardı. Her hafta bir şey yazmak istemiyordum ama bir yandan da paraya ihtiyacım vardı. Ve dedim ki, biri çıksa ve ‘’Evlat bunu seçersen senin için en iyisi budur’’ dese diye düşündüm. Peki, böyle bir adam bize yardım etse, bir aşığa yardım etse ne olurdu? Bize öyle gelen bir adam beceriksizin önde gideni olurdu dedim ve ortaya Aksakallı Dede çıktı. Sonra da diğer karakterler. Önce karakter, sonra hikaye... Benim yolum bu: iyi yazılmış karakterler varsa hikaye kendiliğinden gelir.

Seyircinin çok alışık olmadığı mizaha sahip bu proje nasıl kabul edildi?
Böyle bir şeyi yazayım ve kanallara gideyim gibi bir derdim olmadığı için rahattım. Bunun film senaryosunu da yazayım diyordum, belki çekilir çekilmez bilmiyordum. Mesela, çok resmi olmasa da birkaç yapımcı vasıtasıyla bazı özel kanallara hikaye gitti ve ‘Bu da çok abartı’ dediklerini biliyorum. TRT’nin ise reytinglere göre karar vermeyeceğini biliyorduk ve ufak bir kitlesi olur, iyi bir iş ortaya çıkar diye başladık. Ve biz eğlenerek diziyi çekerken baktık ki, 20 bölüm sonra iş büyüdü, başka bir şeye dönüştü.


2 Ağustos 2011

Babadağ, 1960m

30 dakikalık uçuşum başlık kadar cool değil maalesef. Korku dolu 30 dakika daha doğru olur. Çoğu korku veren olay gibi de fazlasıyla heyecanlı tabii.




Zaten, yamaç paraşütü yapmak, hayatı adrenalin dolu olmayan benim gibiler için çıtanın yükselebileceği en üst noktadır herhalde.

Sadece, Fethiye-Babadağ'dan yılda 50 bin kişinin yamaç paraşütü yaptığı düşünülürse, sıradan bir şey olduğu da söylenebilir ama her şeye rağmen sonuç; fazlasıyla heyecan...

                                  

                                  

25 Temmuz 2011

‘Kötü çocuklar’ın kaderi aynı!

Amy Winehouse gibi müzikal yeteneği tartışılmaz bir isim bundan sonra ‘skandallarıyla’, ölüm şekliyle gündeme getirilecek. Çünkü, onun sıra dışılığı ve muhteşem sesinden önce ahlakımız geliyor!



Her şey ‘sanatçı örnek olmalı’ yalanıyla başlıyor galiba. Toplumdaki ve medyadaki ikiyüzlülüğün şiar edindiği ‘iyi çocuk’ söyleminin en çok dile geldiği hali bu olsa gerek. Amy Winehouse’un ölümünün ardından da bunu işitecek/görecek gibiyiz maalesef. Bir tahminden fazlası, keza; daha önce çok kez yaşadık. Uyuşturucu, içki gibi ‘kötü alışkanlıklar’, hızlı yaşam varsa ölümün arkasında, içlerindeki ahlak polisini hızla uyandıranlar, komplo teorisyenleri azımsanmayacak şekilde büyük bir sese dönüşebiliyor aniden.

Daha şimdiden Twitter’da ünlü/ününü kaybetmiş bazı isimler ‘su testisi su yolunda kırılır’ mealinde yorumlar yapmaya başladı bile. Çünkü, ‘O da uyuşturucu kullanıyordu’, ‘Sonunun böyle olacağı belliydi’, ‘Bu yaşamı kendi seçmişti’… Son yılların en iyi vokallerinden birinin ölümüne böyle bakabilen ve maalesef büyük bir kesimi temsil eden bu bakış açısı uzun uzun analiz edilse bile ancak muhafazakarlıkla iki yüzlülük arasında bir yere konumlandırılabilir. Haklılığına sonuna kadar emin bir bakış açısı üstelik. Çünkü, bizim istediğimiz gibi yaşamayan biri için – kim olursa olsun - son noktayı koyma hakkını rahatlıkla kendimizde görebiliyoruz.

On Bir üzerinden 11

On Bir ‘Büyük bir edebiyat eseri’ değil ama hikayesini sade ve hızlı bir şekilde anlatan, görselliği güçlü bir kitap...



Mark Watson ‘On Bir’e Amerikan sinemasının motiflerini kullanarak başlıyor.  İlk sayfada, insanın kemiklerini donduran bir Şubat ayında, karlı bir Londra gecesinde, radyoda program yapan Xavier’le tanışıyor okur. İmgeler ilk sayfadan itibaren güçlü bir şekilde beliriyor. Kar, hayaller, pişmanlıklar, hatıralar, seçimler…

Amerikan sinemasının en sevdiği kavramlardan kader/şans/tesadüf  ‘On Bir’in hikayesinin temelini oluşturuyor. Ve hikaye her ne kadar Londra’da geçse de – şehir seçiminin önemi ilerleyen sayfalarda belli olsa da -  New York, ya da Amerikan rüyasının arzı endam ettiği herhangi bir yer resmediliyormuş hissi hakim kitaba. Burada Gilles Deleuze’ü hatırlamakta fayda var. Deleuze, ‘Amerikan rüyasına sadece bir rüya olduğu eleştirisi yapılamayacağını, çünkü onun bütün gücünü kendini bu şekilde sunulan bir rüya olmaktan aldığını’ belirtmişti. Mark Watson da, popüler kültüre ait bu sunuşu etkili bir şekilde kullanarak hikayesinin çatısını kuruyor fakat bir süre sonra resmi aynı hızda alt üst ediyor.

Gerçek, dünyanın ucunda!

Not: Bu yazı filmle ilgili bazı gelişmelerden bahsetmektedir.

90'lı yılların sonunda çekilen 'Existenz', 'Matrix', 'Ghost in the Shell', 'Dark City', 'Fight Club', 'The Truman Show' gibi birkaç film, net ve önemli bir resim ortaya koydular. Bu resim; varoluşçuluğu merkeze alırken, sistemin ezdiği bireyi öne çıkardı. Resmi önemli kılan ise; birbirlerinden tema/tür açısından farklı olsa bile, aynı sorunu dert edinerek geliştirilen alt metinlerdi. Hepsinin 'sistem'le sorunu vardı ve sistemi deşifre etmeyi ya da en azından sorgulamayı başlangıç noktası kabul ettiler. Tekil olarak baktığımızda 90'ların en iyileri arasında da yer alan bu filmler yan yana geldiklerinde de - birbirlerinden tamamen bağımsız olsa da - kendiliğinden güçlü bir sistematik yapı oluşturdular. Bu filmler arasında daha gerilerde kaldığından, çok sözü edilmeyen Josef Rusnak imzalı '13th Floor' (13. Kat) için bu sistematik yapıyı en sade şekilde gösteren film diyebiliriz.


1930'larda Los Angeles'ta başlar hikaye. Yaşlı bir adamı takip ederiz. Bir gece kulübünde, genç bir kadınla yataktadır. Ama gerçeği öğrenmiştir ve ''...bu korkunç gerçeği hiç öğrenmemiş olsaydım'' diyerek bir dostuna mektup yazar ve mektubu ona iletmesi için barmene verir. Ardından kulüpten ayrılır evine gider, yatağına girer ve gözünü kapatmak üzereyken seyirci yaşlı adamla birlikte bir gökdelenin 13. katında uyanır. Biraz önce izlediklerimiz bir simülasyondur, Harmon Fuller adlı yaşlı adam kendi hazırladığı simülasyon dünyaya bir yolculuk yapmıştır. Ama uyandıktan sonra mektupta yazdığı sırrı 'gerçek' dünyada birine anlatamadan öldürülür. Bir numaralı şüpheli olarak ise Hannon'un mektubu yazdığı dostu ve teknoloji şirketinin ortağı Douglas Hall gözükmektedir. 

23 Temmuz 2011

N5 - Erdil Yaşaroğlu ve motosikleti

Erdil Yaşaroğlu ile o kadar eğlenerek çekim yaptık ki, elimizde iki kayıt oldu, kıyamadık bugünlere sakladık. Hayalindeki 5 mesleği anlattı, sıra 'motosikletiyle gitmek istediği 5 yer'de...




İşte Erdil Yaşaroğlu'nun motosikletiyle gitmek istediği 5 yer: İzlemek için tıklayınız

19 Haziran 2011

Kendini arayan adam

''Benim yaşadığım şey sizin başınıza da gelecek, aynaya her baktığınızda gördüğünüz şeyin kendi sanal görüntünüz mü yoksa benim gerçek görüntüm mü olduğuna emin olamayacaksınız''

Daniel F. Galouye'nin 'Simulacron 3' adlı bilimkurgu kitabından fırlamış gibi görünen bu diyalog, Jose Saramago'nun 2003 yılında yayımladığı 'Kopyalanmış Adam'dan. Başkarakter Tertuliano Maximo Afonso ile kopyası olduğunu düşündüğü aktör arasında geçen bir diyalog...



Yalnız, boşanmış, mutsuz bir adam olan tarih öğretmeni Tertuliano Maximo Afonso, arkadaşının tavsiyesiyle kiraladığı bir filmde, kendisine kopyası kadar benzeyen bir aktör görür ve o andan itibaren o aktörü bulmaya çalışır. Afonso'nun sıkıcı bir hayatı vardır ama bu olay onun hayatını değiştirmekten çok varoluşuna dair sıkıntılarının artmasına sebep olur. Tam da bir Saramago hikayesinden beklendiği gibi...

Bu gerçeküstü hikayenin ironikliği Afonso'nun izlediği filmin adından başlıyor: 'Arayan Bulur'. Afonso, eninde sonunda adamı bulacaktır, bunu biliriz ama asıl bulduğu zaman karşılacağı şey önemlidir. Saramago, sadece hikayenin özetiyle bile bir çok soru işaretine sebep olur ama asıl derdi, 'bir insan kendisinin kopyası olduğunu - benzeri değil - öğrense/ duysa/ görse ne yapar?'dan fazlasıdır. Bir insan ne kadar kendisi kalabilir? Saramago'nun meselesi budur ve bu asıl-kopya olma durumunu, kimlik bunalımını birey üzerinden anlatarak son tahlilde bir toplumun, insanlığın kimlik bunalımını masaya yatırır.

18 Haziran 2011

Geçmişin hayaletleri kovalıyor

Jaklin Çelik'in yeni kitabı 'Öfkenin Şenliği'nin her satırında geçmişin hayaletleri beliriyor. 1915'teki 'Büyük felaket'ten yola çıkan ve günümüze kadar gelen, o felaketin binlerce hikayesi arasından birkaçının olduğu bir roman.


Türkiye'nin en önemli sorunlarından birisi, 'Öfkenin Şenliği'nde üç kuşak üzerinden anlatılıyor: Kızlarıyla Deyrüzzor Çölü'ne sürülen Ramela, başka bir kimlik almak zorunda kalan Şake ve geçmişin travmalarını taşıyan Anlatıcı.

Birbirine geçen üç hikaye de temel olarak bir kimlik sorunu hikayesi aslında. Karakterlerin kimlikleri yok edilir. Yabancı coğrafyalar, başka isimler, zorunlu değişiklikler... Ramela sürgün edilir, kızlarıyla yurdundan uzaklaştırılır. Mari zorunlu evlilik yapar, çocuğu ölü doğar, intihar eder. Şaki Ayşe'ye döndürülür/döner. Ayşe'nin içinden bağırmaya çalışır ama Ayşe'nin vücuduna hapistir. Anlatıcı 'eve dönüş yapmaya çalışır. Antidepresan haplarıyla unutma/hatırlama halindedir sürekli. Hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlıdır her şekilde. Aynı travmanın parçalarını taşırlar. Bölüştükleri travmalar onların paramparça ruhlarının üstüne hiç gitmeyecekmiş gibi çöker.

5 Haziran 2011

Şeytan duymadan ölebilirsin

İyi gözüken bir soygun planı kötü biter, ailenin kirli çamaşırları ortaya çıkar. Berbat bir son için iyi bir başlangıç! 87 yaşında bir yönetmenden beklenmeyecek bir dinamik anlatımla hayranlık uyandıran bir film ‘Şeytan Duymadan Önce’...


 Aslında filmden önce Sidney Lumet’le başlamak daha doğru olur. Çünkü Lumet’in kendisi bir bakıma değeri bilinmemiş biri isim. 12 Angry Men, Dog Day Afternoon, The Verdict, Network, Serpico, Murder on the Orient Express gibi Amerikan sinemasının klasiklerine imza atmasına rağmen asla ‘en büyükler’ arasında yer almayan bir usta.

Geçtiğimiz ay hayatını kaybeden Lumet’in sinema dili üzerinde çok durulmadı. Çok üretken bir yönetmen olduğundan ve vasat filmler de çektiğinden ‘auteur’ sıfatına asla layık görülmedi! Mütevazı başyapıtların yönetmeni denmesi de bu sebeptendir belki de. Aslında filmlerine toplu bir şekilde bakıldığında bile Lumet’in yaptığı şey rahat bir şekilde görülebilir: Bir yönetmen sineması.

Lumet, ilk filmi 12 Angry Men ile eşsiz bir başyapıta imza attı o başyapıtın altında da kalmadı. Özellikle 70’lerin politik ortamında cesur filmler yönetti. Politik gerilim türünü birkaç çıta yükselttiği gibi, düz hikaye yapısına farklı bakış açıları getiren anlatımıyla kendinden sonraki birçok yönetmeni de etkiledi.

'Benjamin Button gibi oldum'

''Artık hayatın serseriliğini yapmak istiyorum. Biraz Benjamin Button gibi oldum. Geriye doğru yaşlanıyorum. Eskiden daha ihtiyar seçimlerim vardı. Şimdi gençleşmeye başladım...'' Ece Temelkuran ikinci yarısını anlattı. 


''Türkiye’de acayip bir kutuplaşma var. Ve son bir yıldır fark ettim ki, o kutuplaşma beni eksiltmeye başladı. Giderek daha siyasi şeyler yazmaya başladım. Bunları da yazabilen halime geri dönmek istedim. Bu kitaptaki yazılar insanlara daha yakın olduğumu hissettiğim yazılar…’’


Ece Temelkuran, hayatının ilk yarısını anlattığı yeni kitabı ‘İkinci Yarısı’nı bir anlamda böyle özetliyor. O da ‘yazmasam çıldıracaktım’ diyen yazarlardan ve hangi alanda, ne yazarsa yazsın hep aynı şeyi yapıyor; hayattaki parçaları birleştirmeye, görünmeyenleri, görmezden gelinenleri göstermeye çalışıyor. Köşe yazılarında, romanlarında ve diğer kitaplarında… İkinci Yarısı’nda da durum böyle. Kitaptaki yazılar neyle ilgili olursa olsun; çocukluk anıları, kadın-erkek ilişkilerine dair tespitleri, Türkiye’nin güncel sorunları vs… hepsinde hayatı hakkıyla yaşamayı ve yaşayamamayı dert ediniyor.

'İkinci Yarısı'nda hayatının 35 yılını masaya yatıran Temelkuran’la sohbete kitabın kapağındaki fotoğrafıyla başlıyoruz:

3 yaşımdayım o fotoğrafta. Annem çekti fotoğrafı. Fotoğrafla ilgili benim de sonradan fark ettiğim bir şey var. Bu sene at binmeye başladım. Ve şimdi fotoğrafa bakınca 3 yaşıma geri döndüğümü fark ettim. 3 yaşındaki at binen halime ata binerek geri dönüyorum gibi. Atla geri gidiyorum. Kendinin farkında olmadığın, dolayısıyla kendini izlemediğin bir yaş. İçine o acımasız, asabı bozuk gözlerimin yerleşmediği bir zaman. O yüzden atla sadece koşuyorsun. Şimdi atla oraya dönmeye çalışıyorum. Hayata bakmak, kendine bakmadan hayat bakmak yani... Kendini izlemeden, kendini izleyerek sabote etmeden yaşayan halime geri dönmeye çalışıyorum galiba.

Solgun Kral'la kısa ama sarsıcı

Hayatınızdaki önemli-önemsiz anları düşünün; Anımsadıklarınız, hatırlayamadıklarınız, belirli -belirsiz bütün anları... Birbiriyle alakası yokmuş gibi dağınık, bağımsız ve bağlantısız bir şekilde kafanızın her yerine dağılmış anlar ve anılar. David Foster Wallace'ın metinleri de, kafanızdaki o an'lar gibi ilk bakışta birbiriyle ilintisi yokmuş gibi duran parçalardan oluşuyor ve hepsini okuduğunuzda önce duvara toslamış gibi oluyorsunuz, parçaların nasıl bir araya geldiğini idrak ettiğinizde ise bir toslama daha yaşıyorsunuz.




Wallace'ın 23 öyküsünün yer aldığı 'İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler' ilk sayfasından sonuna kadar okuyucuya rahat vermeyen metinler bütünü aslında. Daha önce görmediğimiz bir olay örgüsü, kurgu, üsluba sahip olan kitapta, öyküler arası geçişlerde bile rahat bir nefes almak mümkün değil. Kitabı elinizden bırakmak belki de tek çözüm bu sıkıntıya son vermek için! ama bu kadar 'gerçek' bir şeyi bırakmamak için de çok sebep var Wallace'ın dünyasında.

Öyküler biçim olarak birbirinden farklı, ancak 23 öyküyü de okuduğunuzda o farklar ortadan kalkıyor. Her öykü başka bir öykü için bir ipucu barındırıyor. Her öyküde bir diğerini - daha iyi - anlamak için bir kelime, bir karakter, bir ifade yer alabiliyor. Öykülerin aralarında ve kendi içlerinde kurduğu anlatı da biraz bunun üzerinden ilerliyor.

Bir genç adamın başkaldırışı

‘’Büyülenmenin bir anı var mıydı yalnızca, yoksa uzun saatler ve yıllar ve çağlar mıydı?’’ (Kitaptan)
 ‘Sanatçının Bir Genç Adam olarak Portresi’nde bir çocuğun, genç bir adamın zihnindeyiz 275 sayfa boyunca. Aile, kilise, okul, toplum onu istediği gibi şekillendirmeye çalışırken, okuyucu onun sindirilmeye çalışılan zihninin ta kendisi konumunda kalıyor son sayfaya kadar.

James Joyce’un bu yarı-otobiyografik romanının özeti Stephen Dedalus’un zihnine pompalananlar ile iradesi arasındaki çatışmadır bir anlamda. Yasaklarla tutku, günahlarla arzu, vicdanla suçluluk, gerçekle güzel arasında bir çatışma. Vaizlerden filozoflara, zorunluluklardan özgür iradeye doğru giden bir yolculuk...
Stephen’ın özgürleşmesinin önünde büyük engeller vardır. Portresi zihnini engelleyen unsurlar ve baskılarla doludur. Kilisenin baskıcı zihniyetiyle büyüyen çocuklardandır o.  Ölüm, yargılama, cehennem ve cennet kelimeleri kafasına kazınan çocuklardan... Dinin baskısını o kadar etkili bir şekilde yaşar ki o baskıdan kurtulmaya çalışması büyük bir iç mücadele gerektirir. Kiliseden soğumaya başladığında dahi bu mücadeleyi yaşar. Örneğin, müdür ona papazlık teklif ettiğinde artık kiliseden uzaklaşmıştır yine de kararı net değildir. Ne karar vereceğini bilemez. Din/ Katolik kilisesi ona çocukluğu boyunca ‘kutsal güzelliği’ görmeyi empoze ettiği için dış dünyaya kendini kapatmıştır. Dünyevi olandan kendini soyutladığı her anda acı çeker. Günah çıkarmaya çalıştığı bölümde bunu çok net görürüz. Kadınlarla beraber olduğu için vicdan azabı çeker. Günah çıkarmaya bile korkar. Cinsel ilişkiye girmenin utancı ve günah çıkaramamanın acısıyla boğuşur. Ta ki, günah çıkardığı ana kadar. O andan sonra kendini dünyevi olana, tutkularına, ‘gerçeğe’ kapatmak için elinden geleni yapar. Duyularını bile köreltir. Cehennemin sonsuzluğunun anlatıldığı etkileyici bölüm bile başkaldırmasını engelleyemez. Bu en net biçimde, derede yürüyen kızı gördüğünde simgeleşir. Murat Belge’nin sonsözde yazdığı gibi burada ‘Stephen dünyevi olanın güzelliğiyle karşılaşır’. O yüzden ironik bir şekilde ‘kutsal’ bir andır. Stephen’ın kutsal olandan koptuğu an Joyce’un anlatımıyla kutsallaşır. Joyce, diğer yandan roman boyunca yaptığı gerçek-güzellik tanımlamalarını Stephen’ın başkaldırışı olan bu simge bölümde biraz daha açmış olur.



4 Haziran 2011

'Onurlandırıcı ama korkutucu bir şey'

Mecliste barışın, özgürlüğün ve emeğin temsilcilerinin yer almasını arzuluyan sinemacılar, Sırrı Süreyya Önder'e destek için bir araya geldi. Önder, yaptığı konuşmada, ''Böyle bir sorumluluğun ileride hayalkırıklığına dönüşme ihtimali gözümün önüne geldi ve bu beni çok korkuttu'' dedi.


Sırrı Süreyya Önder bu seçim döneminin en renkli isimlerinden biri değil yalnızca. İyi bir sinemacı, devrimci bir insan sıfatları her zaman adının önüne ekleniyor haklı olarak. Filmlerinde, köşesinde yaptığını şimdi seçim döneminde yapmaya çalışıyor.

Birçok kesimden 'tam destek' alan Sırrı Süreyya Önder'e bir destek de sinemacılardan geldi. ''Yeni bir anayasanın yapılacağı mecliste barışın, özgürlüğün ve emeğin temsilcilerinin yer almasını arzuluyan'' sinemacılar Sırrı Süreyya Önder'e destek için toplandı.

Saçma sapan bir dizi!

Başlık yanıltmasın! TRT’de yayınlanan ‘Leyla ile Mecnun’ son yıllarda televizyonda gördüğümüz en yaratıcı, özgün ve aykırı dizi…



TRT’nin bu sezonki dizilerinden ‘Leyla ile Mecnun’ kulaktan kulağa yayılan, kendi seyircisini yaratan ‘özel’ bir dizi olarak şimdiden televizyon tarihine geçti diyebiliriz. Bu ‘özel olma’ durumunu yaratan sebeplerin başında ise, ‘Leyla ile Mecnun’un ‘absürd komedi’ gibi Türkiye’deki televizyon seyircisinin alışık olmadığı bir alanda, kendine has dilini yaratmış olması geliyor.

Dünyada, özellikle Amerika ve İngiltere’de absürd komedi türünde - Mel Brooks, Monthy Python, ZAZ ekolü gibi yaratıcılardan bu yana - çok başarılı işler çıksa da, Türkiye’de bunu hakkıyla yapabilen yapım sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.

‘Leyla ile Mecnun’ bu anlamda cesur bir işe kalkışarak hikayesini, yani Leyla ile Mecnun’un kavuşamama hikayesini ‘saçma’ üzerinden anlatmayı seçiyor. Kısaca, o ünlü aşk hikayesini başka bir şeye dönüştürüyor.

N5 - Ayfer Tunç ve 5 roman

N5'e başlamadan önce hazırladığımız bir liste vardı ve oradaki ilk isimlerden biriydi Ayfer Tunç. Ve geçen sene N5'e başlar başlamaz kendisine ulaşmak istemiştik ama o çoktan yurt dışına çıkmıştı! Ve geri geldiğini duyduğumuz an hemen bağlantı kurduk, sağ olsun bizi kırmadı ve çekim için gün kararlaştırdık.


Ayfer Tunç'la yapacağımız N5 için birkaç konu başlığı vardı kafamızda; uyarlama senaryo, güçlü kadın karakterler gibi alternatifler... Ama Tunç, edebiyat üzerine anlatmak istedi ve başlığı da kendisi önerdi.

Ayfer Tunç 5 listesini başlığının hakkını fazlasıyla verecek bir şekilde anlattı. Bizce bu liste aynı zamanda etkileyici bir rehber niteliğinde. Çünkü, Tunç 5 kitabı anlatmanın yanı sıra edebiyatın etkisi üzerine kısa ama önemli bir çerçeve de çiziyor.

Ayfer Tunç'un kitaplarından bildiğimiz o etkileyici uslubuyla anlattığı listesi:  İzlemek için tıklayınız

N5 - Emre Arolat ve 5 mimari yapı

Türkiye'nin en önemli mimarlarından Emre Arolat, N5'te 'etkilendiği 5 mimari yapı'yı anlattı.


Kendisiyle N5 yaparken profesyonelliğine şapka çıkarmamak mümkün değil. Etkilendiği 5 mimari yapıyı dinlerken de...

İşte Emre Arolat'tan 5 mimari yapı: İzlemek için tıklayınız

N5 - Taylan Biraderler ve film müzikleri

Bizim çok sevdiğimiz yönetmenlerden Taylan Biraderler... Yaptıkları sinemayı herhangi bir şablona - popüler ya da sanat sineması gibi bir ayrıma - yerleştirmek zor. 


Onlarla N5 yapma fikri baştan heyecan vericiydi. Uzun bir süre, zamansızlık yüzünden randevu alamamıştık ama sonunda gün belirledik ve 'Muhteşem Yüzyıl'ın çekim arasında söz aldık.

Hava güneşliydi ve çekimi dışarıda yaptık. Önceki dizileri (Alacakaranlık, Yabancı Damat) ve bizce Türkiye sineması için çok önemli olan filmleri üzerine uzun uzun konuştuk. Muhteşem Yüzyıl tartışmalarını da elbette.


20 Nisan 2011

Şiddetle yoğrulan karanlık dünyalar

''İkisinin de hayatı yanlış anlamayla geçiyor. Birçok noktada yanlış anlaşılıyorlar. Ve birçok noktada da yanlış anlıyorlar...'' Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden Hakan Günday yeni kitabı 'Az'da şiddet dolu iki hikaye anlatıyor...


11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derdâ ile hapisteki bir gaspçının aynı yaştaki oğlu 'mezarlık çocuğu' Derda’nın kesişen hayatları...

Hakan Günday yeni kitabı 'Az'da şiddetle yoğrulan iki hikaye anlatıyor. Geniş bir coğrafyaya yayılan hikayeler boyunca tarikatların, korucuların, uyuşturucu satıcılarının, gaspçıların, orospuların, mazoşistlerin dünyasına giriyor, bu karanlık ve kapalı dünyaların arasında adeta şiddetin tarihini yazıyor.

Günday, hikayelerinin sert bulunmasıyla ilgili ilgili, ''Artık yıllar sonra fark ediyorum ki bir yemek tarifi versem de böyle anlatacağım galiba. Başka türlü anlatamıyorum.'' diyor. Onun başka türlü anlatamadığı hikayeler, Türk edebiyatının en eşsiz eserlerine dönüşüyor.

Günday ile, yatılı okuldan mezarlığa, küçük bir köyden Londra'ya, 11 Eylül saldırılarından Oğuz Atay'a uzanan romanını ve tabii şiddeti, baskıyı, korkuyu, karanlığı konuştuk:

'Bu insanlık suçu temizlenmeli'

Nurettin Yedigöl 30 yıl önce gözaltına alındı. Onunla birlikte içeriye giren arkadaşları Yedigöl'ün ağır işkenceler sonucu öldürüldüğünü söylüyor ama Yedigöl hala bir 'kayıp', hala bir mezarı yok. Kardeşi Muzaffer Yedigöl bir kez daha yineliyor: ''Devlet en azından özür dilemesini bilmeli. Yapanları cezalandırmalı...'' 

Onlar ara sıra hatırlanıyor; yıldönümlerinde ya da bir ‘devlet büyüğü’nün ağzından düşen kelimeler arasında gündeme geliyorlar. Hepsinin isteği aynı ve yıllardır da bir umutla bekliyorlar: Acılarının biraz olsun azalması için, kaybedilen yakınlarının bir mezarı olsun, onları kaybedenler cezalandırılsın istiyorlar.

Cumartesi Anneleri her Cumartesi toplanmaya devam ediyor. Daha düne kadar devletin muhatap bile almadığı kayıp yakınları, Cemil Kırbayır ve Tolga Ceylan’ın akıbetinin araştırılmaya başlanmasıyla biraz olsun umutlanmıştı ama bir süre sonra kendi yakınlarıyla ilgili hiçbir şey yapılmadığını gördüklerinde tekrar başa döndüklerini ya da doğrusu hep başlangıçta olduklarını gördüler.

Korkmalıyız, daha çok korkmalıyız!

Kıyamet günü... Her yeri karanlık basar. Bütün insanlık ortadan kalkar. Işığın olmadığı dünyada sadece dört kişi kalır. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen 'Kıyamet Gecesi' karanlık hikayesini muhafazakar bir zemine oturtuyor, vaad ettiğinin çok altında kalıyor.


Işıklar söner. Geri geldiğinde ise herkes ortadan yok olur. Bütün insanlık… Kıyafetler içi boş bir şekilde yere serilir. Ve gün ışığı yok olmaya başlar. Yeryüzünde kimse kalmaz...

Dünyanın sonunun geldiği bu manzara daha önce gördüklerimizden farklı değil. 'The Omega Man', 'I am Legend’ (Ben Efsaneyim)', '28 Days Later' (28 Gün Sonra), 'Dark City' (Gizemli Şehir) hatta 'Vanila Sky' gibi birçok filmden sahne beliriyor kafamızda. Brad Anderson'ın son filmi 'Kıyamet Gecesi' de bu 'dünyanın sonu' hikayeleri arasındaki yerini alıyor. Burada da 'son kalan insanlar' kontenjanından dört karakteri izleriz. Sinemada makinist olarak çalışan Paul, dokuz aylık bebeğini arayan Rosemary, muhabir Luke ve hepsini bir araya getiren barda babasını bekleyen Jason. Merak uyandıcı hikayesi ve iyi açılışı sonrasında ‘Kıyamet Gecesi’ önümüze birçok soru bırakır. Neden karanlık çöker? Gün ışığı neden yok olur? Neden bütün insanlar buhar olup uçarken bu dört kişi kalır? Bu soruların cevaplarını öğrenemeyiz ama yönetmen 'gölge' ve karanlık üzerinden hikayesini anlatmaya devam eder.

Kim daha iyi Michael Caine taklidi yapıyor?

Michael Winterbottom imzalı 'The Trip' gerçekle kurmaca arasındaki ayrımı ortadan kaldırıyor, eğlenceli, doğaçlama bir gurme yolculuğu sunuyor...


Michael Winterbottom'ın yönettiği 'The Trip' aslında 6 bölümlük bir TV dizisi. İstanbul Film Festivali'nde gösterilen de bu dizinin uzun metraj kurgulanmış hali. 'The Trip'te Steve Coogan ve Roy Brydon kendilerini oynuyorlar. Tanımlanması kolay gibi gözüken film; bir gurme sohbeti, bir yol filmi, sinir bozucu taklit gösterisi, gereksiz muhabbetler ve doğaçlama dersi.

Aktör Coogan bir gazeteye konuk yazarlık yapma teklifi alır. İşi keyifli bir geziye dönüştürmek için Amerikalı kız arkadaşıyla bir yolculuk planlar. Ama kız arkadaşı onu terk edince gurme yolculuğu için bir arkadaşa ihtiyacı olur. İstemeyerek de olsa Brydon'a teklif eder ve Brydon bu 'beleş teklfi' geri çevirmez ve ikili İngiltere'nin kırsal bölgelerine yolculuğa çıkar. Bu yolculuğu orijinal ve izlenir kılan ise Winterbottom'ın kurduğu anlatı elbette.

'Çöplük'ten çıkanların hikayesi

'Çöplük', hayatları bir sanat eserine daha sonra da başka bir hayata dönüştürülenlerin hikayesini anlatıyor. Çöplük'ten çıkanların hikayesi...


Lucy Walker, ünlü sanatçı Vik Muniz'in peşine takılıyor ve kamerasını dünyanın en büyük çöplüğü olan Rio de Janerio'nın dışındaki Jardim Gramacho'ya odaklıyor. Muniz'in amacı geri dönüşüm atıklarını toplayanlarını da içine katan bir proje gerçekleştirmek, birçok sanat eseri ortaya çıkarmak. Ve Walker'ın kamerası da 3 yıl boyunca Muniz ve projesini izliyor.

'Waste Land' (Çöplük), Muniz gibi ünlü bir sanatçının peşine takılmakla kalmıyor Muniz'in projesinin her anına ortak olarak projenin izleyicisi konumundan çıkıyor ve ilk andan itibaren nasıl bir sinema yapacağını seyirciye anlatmış oluyor.

Adalet; hiç gerçekleşmeyen rüya

Robert Redford son filmi 'The Conspirator'de vatan haini olarak görülen bir kadının hikayesini anlatıyor ve olağanüstü durumlarda siyasetin nasıl kolayca kirlenebileceğini gösteriyor...


Amerikan iç savaşının sona ermesinden birkaç gün sonra Abraham Lincoln öldürülür. Yedi adam ve bir kadın suikastı gerçekleştirdikleri için tutuklanır. Robert Redford'un son filmi 'The Conspirator' işte bu suikasta, özellikle de aralarındaki tek kadın olan Mary Surratt'a odaklanır.

Redford, tarihten birçok hikaye arasından Surratt'ın hikayesini seçiyor çünkü, adaleti sorguladığı hikaye bunun için bolca malzeme veriyor. İç savaş sonrası, kahramanlık hikayelerinin bol olduğu bir dönem. Savaş sonrası yaraların sarılması ve üstüne başkanın öldürülmesi milliyetçilik üzerinden propaganda yapmak için uygun bir zemin yaratıyor. Redford derdini neden böyle bir dönem üzerinden anlatmak istediğinin ipuçlarını baştan veriyor; vatan hainliğiyle yargılanan Güneyli bir kadın ve onu savunacak olan cephede savaşmış kahraman bir asker, Kuzeyli avukat Frederick Aiken.

Mutluluğu tavşan deliğinde aramak

John Cameron Mitchell'in yönettiği 'Rabbit Hole' 4 yaşındaki oğullarını kaybeden bir çiftin acılarını atlatmaya çalışmasını konu alıyor ama geriye koca bir soru bırakarak bitiyor.



Becca (Nicole Kidman) ve Howie (Aaron Eckhart) sıradan bir orta sınıf çift gibidir ilk bakışta. Büyük bahçeli bir ev, huzurlu banliyö yaşamı ve gündelik, rutin işler. Ama çok geçmeden öğreniriz ki, onları 'rüya Amerikan ailesi'nden uzaklaştıran bir travma yaşamışlardır. Dört yaşındaki oğulları bir süre önce araba kazasında hayatını kaybetmiştir. Ama ikisinin de acıyı dindirme/yatıştırma biçimleri farklıdır. Bu fark 'Rabbit Hole'un (Mutluluğun Peşinde) ana izleğini de belirliyor aynı zamanda.

N5 - Naim Dilmener'in vazgeçemediği 5

Çekimi yapacağımız yeri öğrendiğimde şaşırdım çünkü Naim Dilmener'in mali müşavirlik yaptığını bilmiyordum. Şaşkınlık geçti, ve N5'i çekmek için yola koyulduk.



Aslında çok şey söylenebilir, muazzam bir arşivi olduğunu söylemek lazım bir kere. Soyulması gereken 5 yer arasına alabiliriz örneğin. Dilmener de o muazzam arşiv içerisinden 'Dünya yansa vazgeçmeyeceği 5 şeyi' seçti ve anlattı.

İşte Naim Dilmener'in asla vazgeçemeyeceği 5 şey: İzlemek için tıklayınız

Devlet zihinlere ne kadar sızabilir?

Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlarla... Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek. Herkesin izlendiği, gerçeklerin yok edildiği bir dünya ne kadar uzak?


Yazının ilk bölümü için: Ahmet Şık 451 Fahrenheit 451'ta yanar mı?

Distopik romanların ve filmlerin en önemli sorunsalı olan 'özgürlük' günümüzde sıradanlaştırılan, anlamı boşaltılan kelimeler arasındaki yerini çoktan aldı. 'Tehlikeli' bir kelimeyken her gün her yerde defalarca duyduğumuz bir ses haline geldi. Herhangi bir parti liderinin ağzında, sosyal medyada, kahve içerken bir sohbette sıkça rastlayabileceğimiz klişe bir kelime... Peki 'Özgürlük' kavramının sıradanlaşması ile distopyaya dönüşme arasında bir ilişki var mı?
George Orwell'ın 1984'ü birçok sorunun cevabını önceden vermiştir aslında. 1984'te 'özgürlük' kölelikle eşdeğer tutulur. Düşünmek suçtur. Geçmiş, Parti'nin çıkarları doğrultusunda değiştirilir. 'Özgürlük' ve 'mutlak gerçek' birbirini var ettiği için bu kavramların anlamı tamamen değiştirilmiştir. Büyük Birader herkesi izler. Sürekli takip eden ekranlar ve mikrofonlar vardır. Bir sonraki amaç bir anlamda sonuçtur da: Herkese izlendiğini düşündürtmek.

16 Nisan 2011

Ahmet Şık 451 Fahrenheit'ta yanar mı?

Fahrenheit 451'de kitaplar herkesin gözünün önünde yakılır. Kitapları yakma merkezi gibi bir şey yoktur. Çünkü amaç herkesin gözünün önünde yakmaktır. Peki, Ahmet Şık'ın kitabı 'Radikal baskını'nda silinirken herkes izleyebildi mi?




Ahmet Şık ve Nedim Şener'in tutuklanmaları ve ardından gelen İthaki Yayınevi ve Radikal gazetesine yapılan baskınlar distopyaları ve distopik hikayeleri konu alan kitapları ama daha çok da filmleri dolaşıma bir kez daha soktu. Köşe yazılarında, Twitter ve Facebook'ta, sohbetlerde sıkça kullanılan, referans verilen bu dünya, şu an Türkiye'yi tanımlamak için elzem hale geldi. Peki bu filmler, metinler gerçekten ne anlatıyor? Türkiye distopyanın kendisi mi oldu? Bir sinema-gerçek karşılaştırılması gerçek dışı mı olur?

Sözlük anlamından başlarsak, distopya, ütopyanın karşı tezi olarak tanımlanıyor. Yani hayal edilen bir geleceğin anit-tezi; totaliter devlet, baskıcı rejim, kötü gelecek... Peki ütopya gibi distopya da olmayan, ulaşılamayan bir dünya/yönetim/sistem mi? Yani distopya geçmişten yola çıkarak yapılan bir kurgu mu? Bazılarının küçümsediği gibi felaket tellallığı mı? Yoksa yaşadığımız dünyaya gelecekten bir okumayla yapılan eleştiri mi? Aslında bu soruları tam da güncel olaylar üzerinden tekrarlayabiliriz. Çünkü, tüm bu distopya çığlıklarına rağmen, tutuklamaları ve baskınları olması gereken süreç olarak görenler de, hafif bir eleştiri yapıp 'yine de yargıya karışmayalım' diyen de var. Peki, bu kadar mutlu mesut yaşayanın olduğu bir sistemde distopyanın tarifini nasıl yapabiliriz?

14 Nisan 2011

N5- T.Eryılmaz ve Rolling Stones

Hava güzeldi, Santral'de Tuğrul Eryılmaz'la buluştuk. (Bir gün önce 'Radikal Baskını' gerçekleşmişti) 1 saatlik N5 çekiminde güzel sohbeti ve alaycı esprileriyle en sevdiği grubu Rolling Stones'u anlattı.


İşte Tuğrul Eryılmaz'ın en sevdiği 5 Rolling Stones şarkısı: İzlemek için tıklayınız

Mutsuz şehir, yalnız adamlar

''Adamın biri bir gün metroya biniyor ve ölüyor. Cesedini birinin fark etmesi 6 saat sürüyor. Kimse fark etmiyor'' Michael Mann, başyapıtı 'Collateral'de Los Angeles'ın yalnız ve mutsuz adamlarını anlatıyor...



Michael Mann hep yalnız ve mutsuz adamların hikayelerini anlatır. Aksiyon, silah, kaçışlar filmlerinin cilasıdır aslında. Şehir ve yalnız adamlardır asıl anlattığı. Los Angeles ve yalnız adamları... Collateral de bu geleneği bozmaz ve Mann'in en ünlü başyapıtı 'Heat/ Büyük Hesaplaşma' ile neredeyse aynı ruh halini taşır; şehir, gece, suçlular ve kanun adamları…

Basit bir konusu var kağıt üzerinde 'Collateral'in. Ama yönetmen koltuğundaki isim Michael Mann olunca ne anlattığının önemi kalmıyor. Max titiz ve dakik bir taksi şoförüdür. Arabasına Vincent'ın binmesiyle gecesi, hayatı alt üst olur. Vincent usta bir kiralık katildir ve gece boyunca 6 kişiyi öldürecektir. Ve Max'i de bu işe dahil eder.

Bu kadar basit bir konuyu başyapıta çeviren hiç kuşkusuz filmin karakterleri üzerine inşa edilmesi. Max, taksicilikten mutlu değildir. Limuzin şirketi kurmak gibi bir hayali vardır. Her gün defalarca arabasındaki kartpostala bakar. Canı her sıkıldığında mola verip Maldiv Adaları'na bakar. Bir hayali vardır ama o hayali orada, uzakta, öylece durmaktadır. Ertelenmiş bir hayali ve bir an önce bırakmak istediği halde 12 yıldır bırakamadığı mesleğiyle Max sıradan bir insandır. Los Angeles’ın keşmekeşinde kaybolan sıradan bir taksi şoförü.

12 Nisan 2011

'Ya peygamber ya da salak olman lazım'

6,45 Yayınevi'nin ardındaki ikili Kaan Çaydamlı ve Şenol Erdoğan dergicilikteki çeteleşmeden şikayetçi: 'Aynı adam her konu üzerine bir şey yazıyorsa bu değersizdir. Her konuda yazman için ya peygamber olman lazım ya da salak...'



Türkiye'nin en aykırı yayınevlerinden 6,45’in Genel Yayın Yönetmeni Kaan Çaydamlı ve Editörü Şenol Erdoğan ile eşine benzerine pek de kolay rastlayamayacağımız, sıra dışı dergileri Underground Poetix’i konuşmak üzere buluştuk. Sohbet, Underground Poetix ekseninden çıkarak Türkiye’deki yayıncılıktan çeteleşen adamlara kadar uzandı.

N5 - Muhsin Akgün'ün 5 konser hikayesi

Onun girmediği konser, festival, fotoğrafını çekmediği sinemacı, müzisyen kalmadı dersem pek de abartmış olmam sanırım. Muhteşem kitabı çıktığında yapmak istemiştik Muhsin Akgün'le bu N5'i ama kısmet İstanbul Film Fesivali'neymiş.



İşte Muhsin Akgün'ün unutamadığı 5 konser/çekim hikayesi: İzlemek için tıklayınız

10 Nisan 2011

'Sorunlar belli, uzatmanın anlamı yok'

Garaj İstanbul'da sahnelenen yeni oyun 've veya ya da' ekibine provalar arasında konuk olduk (Mustafa Yılmaz ve Hüseyin Narin'le), oyuna ve kadın-erkek ilişkisine dair eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik.




İki metin, dört oyuncu ve altı çiftin bir mekanda içiçe geçtiği bir oyun 've veya ya da'. Marguerite Duras ve Oscar van den Boogaard'ı aynı sahneye taşıyan Mesut Arslan'ın yönettiği oyunda çiftleri Derya Alabora, Erdem Akakçe, Engin Hepileri ve Nergis Öztürk canlandırıyor.

Duras’ın 'Parkta' ve Boogaard’ın 'Yatak Dolusu Köpük' adlı metinlerini birleştiren oyun ebedi bir sorunsal olan kadın-erkek ilişkileri üzerine zihin açıcı ve keyifli bir yolculuk vaat ediyor.


Ekibin provaları sırasında kısa bir süreliğine Garajİstanbul'a konuk olduk ve oyuncular ve yönetmenle sohbet ettik. Aslında onlar provalarda da, aralarda da o kadar eğleniyor ki sadece izlemek, dinlemek bile başlı başına keyifti. Biz de fazla soru sormadan oyunu anlatmalarını istedik, onlar eğlenmeye devam etti.

  

'Gazeteciler öldürüldüğünde haber olmuyordu'

'Press'in yönetmeni Sedat Yılmaz anlattı: ''90’lı yıllarda gazeteciler öldürüldüğünde haber bile olmuyordu. Şimdi basın özgürlüğü isteyen bazı isimlerin o zaman nasıl gazetecilik yaptığını biliyoruz. Büyük medyanın günahı çok yani...''




1990'lı yılların başında Özgür Gündem gazetesinin çalışanları baskılara, yasaklara, ölümlere inat gazetecilik yapmaya çalışırlar. İşte o dönem, Diyarbakır'da Özgür Gündem'in çıkmasını sağlayanların hikayesini anlatan 'Press' bu hafta gösterime giriyor. Sedat Yılmaz ilk uzun metrajlı filminde Türkiye'nin en ağır tahribata yol açan dönemlerinden birini gazetecilerin gözünden anlatıyor. Tanklar, jetler, ne idiği belirsiz takım elbiseliler arasında gazetecilik yapmaya, yaşamaya çalışan insanların hikayeleri...

Sert bir film Press. Hem anlattığı hikaye hem de estetik açıdan. Kamera sokaklarda gezerken de büro içerisindeyken de karanlık ve korku seyredene nüfuz ediyor. Dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyor, üstelik bu sert hikayeyi ajitasyona kaçmadan, mizahi bir dille anlatıyor.

Yılmaz, ilk filminde bu ağır hikayenin altından başarıyla kalkıyor. Hem Kürt sorununa dair önemli şeyler söylüyor hem de 'özgürlük' meselesinin altını dolduruyor.

Jodorowsky'nin 5 cinayet sahnesi

N5'te bu kez efsane bir isim var. Alejandro Jodorowsky. Daha ne olsun!


İşte Jodorowsky'nni en sevdiği 5 cinayet sahnesini anlattı: İzlemek için tıklayınız  

N5 - Mehmet Açar'ın Oscar'sız 5 başyapıtı

Kazananlar, kazanamayanlar, kırmızı halı, yorumlar, gaflar... Oscar sezonunda N5'te bir Oscar başlığı açmak farz olmuştu. Ve soluğu bu konuda en doğru isimlerden Mehmet Açar'ın yanında aldık.



O da Oscar kazanamayan 5 filmi anlatmak istedi. İşte Mehmet Açar'ın anlatımıyla Oscar tarihinin hak ettiği halde kazanamayan 5 başyapıtı: İzlemek için tıklayınız



Türk sinemasının zaferi değil, tekelleşme

Türk filmleri 350-400 kopya ile gösterime girerken Oscar adayı filmler bile 30 kopyayla vizyon yüzü görüyorsa bunun adı Türk sinemasının zaferi değil, tekelleşmedir.


Geçtiğimiz hafta (20 Şubat) yayınlanan gişe rakamlarına göre bu senenin Oscar adayı filmleri izlenmiyormuş. 'O kadar reklama, Oscar rüzgarına rağmen' seyircinin tercihi Türk sineması olmuş! Peki bu ne kadar gerçek?

Evet, rakamlara baktığımızda 'Aşk Tesadüfleri Sever', 'Eyyvah Eyvah 2' ve 'Kurtlar Vadisi: Filistin' filmlerini milyon rakamlarla en tepede görüyoruz. Ama salon sayıları farklı bir şey söylüyor: Sinemalardaki çeşitlilik artık bitme noktasında - Bunu anlamak için çok salonlu sinemaların yanından geçmek bile yeterli - Eğer Oscar adayı popüler bir film bile 27 kopyayla gösterime giriyorsa ortada bir sorun olduğu çok açık. 'Türk sineması zirve yapıyor', 'Sinemamız büyüyor' nidaları eşliğinde sevinirken aslında tektipleşmeye doğru gidiliyor.