12 Aralık 2010

Sıradan adamın gerçeküstü hikayesi

1961, Philadelphia… Yeni doğmuş bir bebek ağlar ve annesi ‘Ağlaması normal değil mi?’ diye sorarak bebeğini doktora verir. Doktor, bebeği kucağına aldıktan sonra, doğum sırasında bir şey olup olmadığını, bebeği düşürüp düşürmediklerini sorar. Ve sonra, herkes şaşkın ve korkmuş bir şekilde bakarken ‘’Daha önce böyle bir şey görmedim, bu bebeğin kolları ve ayakları kırık’’ der.



Bu sahnede, anlatılandan ve diyaloglardan daha rahatsız edici olan şey; M. Night Shyamalan kamerası... ‘Unbreakable’ın sadece kamera kullanımıyla bile sinema tarihinde özel bir yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sabit kalmayan kamera son dakikaya kadar seyirciyi rahatsız etmeye devam ediyor. M. Night Shyamalan’ın alemeti farikası olan bu mizansenler çizgi roman estetiğinin bir parçası ve kolay kolay başka bir filmde – Shyamalan’ın diğer filmleri de dahil – rastlanmayacak görselliğe sahip.


Bu estetik abartılı bir şekilde ikinci kez tren sahnesinde karşımıza çıkar. İki koltuk arasından David’i (Bruce Willis) izleriz. İlk önce bir çocukla şakalaşır, ardından yanına oturan kadına kur yapar. Kamera devamlı hareket halindedir. Ve sonra tren sahnesinin sebebini anlarız. Tren aşırı şekilde hızlanmaya başlar. Ama hız artmaya devam ettiğinde bile başrolde kamera vardır. Bu sahne filmdeki estetiğin en uç noktalarından olduğu için önemlidir. Tabii, bir de öykü bu sahneden sonra bir kez daha başlar…


HAYATIN BOYUNCA KAÇ DEFA HASTA OLDUN?
David tren kazasından kurtulan tek kişidir. Tek bir kemiği bile kırılmamıştır. Herkes için ‘olağan dışı’ olan bu durumun David’in mutsuz hayatında ise fazla yeri yoktur. Ama sabah arabasının camında bulduğu not hayatını değiştirir: ‘’Hayatın boyunca kaç defa hasta oldun?’’

David sıradan bir insandır. Ömrünü tüketmiş bir evliliği vardır. Çoğu sıradan insan gibi ‘yaşamaya devam eder’. Dramatik bir hikayenin aktörü olamayacak kadar sıradan bir yaşamı olabilirdi, eğer öykü başka şekilde başlasaydı/ ilerleseydi!

Elijah Price (Samuel L. Jacskon) ise her şeyiyle sıra dışıdır. O kemikleri kırık bir şekilde doğar. Cam kemik hastalığı vardır. Hayata böyle ‘zayıf’ gelmesinin mutlak bir amacı olduğuna inanır. Sanat galerisindeki çizgi romanlarla hayatını okumaya çalışır. Filmin çözülmeye başladığı sahnelerden birinde kemikleri kırılmasına ve çok acı çekmesine rağmen inandığı şeyi görmenin huzurunu yaşayan biridir Elijah. David ile hayatının kesiştiği nokta bir anlamda onunla arasındaki çizgiyi de belirliyor. O kesişme birçok şeyi görünür kılsa da, bir şekilde ikisi arasındaki çizgiyi kalınlaştırmaya da başlıyor.

‎''Sabahları bahsettiğin o küçük mutsuzluk? Sanırım onun ne olduğunu biliyorum; belki de yapıyor olman gereken şeyi yapmıyorsundur...'' (Elijah Price)

                              

Shyamalan’ın bu ‘görünür kılma, anlamlandırma’ konusunda David’in değil de Elijah’ın yanında olduğunu da görebiliyoruz. Birçok sahnede Shylaman, ‘bakışını değiştir’ ikazında bulunuyor. Joseph’in kafasının üzerinde, tersten televizyonu izlediği sahneden finale kadar, ya kameranın açısını ya da öznenin konumunu 360 derece değiştiriyor. Bu da, ipucundan öte ‘Unbreakable’ın ‘basit’ hikayesinin alt metin okumasına yardımcı oluyor.

Bu basit hikaye David’in mutsuz hikayesi olarak da okunabilir belki. Ancak oğlu Joseph, David’i Elijah dışındaki hayatında gerçek dışına çıkaran diğer karakter oluyor ve babasını gerçek-gerçeküstü arasında daha da zorlayan bir duruma sokuyor. Geçmişindeki tercihleri, mesleği, aşık oldarak evlendiği karısıyla bozulan ilişkisi arasında, David oğlu için de bir kahraman rolündedir. Çünkü, Joseph için babası o kazadan sonra artık farklı biridir. Ama ‘gerçek bir hikaye’ için sonuçta o bir çocuktur ve inandığı şeyler sadece filmlerde ve okuduğu çizgi romanlarda vardır.

                            

ÇİZGİ ROMAN RUHU
‘’Çizgi romanlarda ortalama 35 sayfa ve 124 resim vardır. Tek bir sayının değeri 1 dolardan 140 bin dolara kadar değişir. Amerika’da her gün 172 bin çizgi roman satılır. Her yıl 62 milyon tane. Ortalama bir çizgi roman koleksiyoncusu 3.312 çizgi romana sahiptir. Ve hayatının yaklaşık olarak bir yılını onları okuyarak geçirir.’’

Filmin açılışında verilen bu bilgi bitiş jeneriği akarken çoğu izleyicinin aklında kalmıyor belki de, ama aslında hikayenin ruhuyla örtüşen bu rakamlar filmi okumak için de doğru bir başlangıç. ‘Unbreakable’ sinema tarihindeki çoğu film gibi bu jenerik bilgisini önbilgi olarak vermiyor. Bir süper kahraman filmi ya da çizgi roman uyarlaması olmamasına rağmen ‘gerçeküstü’ hikayesini bir gerçeklik üzerine kuruyor ve seyirciye sağlam çizgi roman ruhu taşıyan bir dram sunuyor.

Filmin henüz başlarında bir flashback sahnesinde annesinin Elijah’a verdiği hayat dersini izleriz. Bu sahne bir anti- kahramanın varoluşunu açıklayan koleksiyon sayıları gibidir. Bu etkileyici sahnede küçük Elijah ilk defa çizgi romanla tanışır ve bu kareler günümüzle birleşirken çizgi roman da sanat eserine dönüşür. Filmi daha iyi okumak için anahtar cümleler barındıran bu sahne çizgi romanı küçümseyen genel geçer bakışa da bir cevap niteliğindedir. Hikaye dallanıp budaklandıkça da, bu çizgi roman ruhunun filme sirayet eden yanlarının sık sık altı çizilir.

''Bu dünyada en kötü şey, nereye ait olduğunu bilememektir.'' (E. Price)

                           

‘Unbrekable’ın bütün çizgi romanlar gibi ‘basit’ gözüken bir öyküsü var aslında. Elijah’ın kendi ağzından da duyarız bu öyküyü; ‘’Eğer dünyada benim gibi biri – bir cam adam – varsa benim tam tersim olan biri de olmalı. Hiç hastalanmayan, hiç diğerleri gibi olmayan biri ve muhtemelen bunu bilmiyor bile...’’ David bu hikayeye inanmayacak kadar normal sorunları olan biridir ve hikayenin gerçek tarafında durur. Elijah Price ise, hayatını bu hikayeye adamıştır. Ona göre gerçek budur. Kötüler varsa bir ‘iyi’ de olmalı, zayıflar varsa bir ‘iyi’ onları korumalı. Elijah, bu gerçeküstü hikayesi üzerinden varoluşunu anlamlandırır. David’i, hikayesi, geçmişi, fiziksel özellikleri ‘özel adam mıyım?’ sorusuna istemese de iter. Sıradan sorunları olan sıradan bir adam olsa da!

Unbreakable’ bu gerçek-gerçeküstü dengesini kusursuz bir şekilde kuruyor. Çizgi romanların fantastik hikayelerine gerçek tonları yedirebildiği gibi, Shyamalan da bunu tersyüz ederek kullanıyor. Örneğin, David’in evliliğindeki sorunlar, hikayeye dolgu maddesi olarak eklemlenmiyor, tam tersine dramatik yapının işlemesini sağlayan iki ana yapıdan biri oluyor. Ağlayarak sorulan ‘Başka biriyle birlikte oldun mu? sorusu ile bir çizgi roman kahramanının zayıflıkları aynı potada eriyor. ‘Unbreakable’ı eşsiz yapan bu lezzeti şok edici finaline kadar sürüyor. Final de, şok edici olmasının ötesinde dramatik yapıdan kopmuyor. Salt ‘seyircinin ağzı açık kalsın’ diye yazılmadığı film birkaç defa izlendiğinde daha iyi anlaşılıyor.

Shyamalan’ın hikaye anlatma ve sahne yaratmaktaki ustalığına, kamera kullanımı dahil kusursuz teknik detaylarına, alt metinlerine, James Newton Howard’ın müziğine, çizgi roman ruhunu çok güçlü bir şekilde aktarmasına, ve oyunculuklarına (iki yıldız da kariyerinin en iyi performanslarından birini veriyor) rağmen ‘Unbreakable’ın küçük bir hayran kitlesi dışında seveni çok olmadı. Birkaç sinema yazarı dışında çok iyi eleştiriler almadığı gibi gişede de başarısız oldu. ‘6. His’ten sonra bir hayal kırıklığı olarak görenler oldu ve performansı giderek düşmekte olan Shyamalan’ın hala anlamsız bulunan filmleri içerisinde görülüyor. ‘Unbreakable’ bu bölümde yer alacak diğer filmler gibi yıldız oyuncuları, fragmanı ve konu özeti ile ilgisini çektiği seyircileri hayal kırıklığına uğratabilir. Ama, bir yönetmenin yeteneğine şahit olmak, üzerine düşünmek, referans noktalarını bulmak ve alışılmışın dışında bir şey seyretmek isteyenler için ‘Unbreakable’ kesinlikle doğru adres.

Künye:Unbreakable, 2000
Yönetmen: M. Night Shyamalan
Senaryo: M. Night Shyamalan
Müzik: James Newton Howard
Oyuncular: Bruce Willis, Samuel L. Jackson, Robin Wright, Spencer Treat Clark, Charlayne Woodard

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder