31 Aralık 2010

Kenan Bilgin'i ne yaptınız?

Cumartesi Anneleri dün (25 Aralık) 300. kez toplandılar. Daha fazla 'kayıp' olmasın diye, sorumlular cezalandırılsın diye bir kez daha bir araya geldiler.

15 yıl önce başlamışlardı oturma eylemine ve o zaman sayıları çok azdı. Eyleme ilk başlayanlardan biri de İrfan Bilgin'di. 12 Eylül 1994 yılında Ankara'daki evinden Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gözaltına alınan Kenan Bilgin'in kardeşi olan İrfan Bilgin hala da eylemine devam ediyor. Çünkü ağabeyini göz altına alındıktan sonra bir daha asla göremedi. Ne emniyette, ne de dışarılarda bir yerde... 16 yıldır da ağabeyini kaybedenlerin peşinde.

İrfan Bilgin, AİHM'de Türkiye'yi mahkum ettirse de onun tek isteği - bütün kayıp yakınları gibi -cezalıların yargılanması ve ağabeyinin bir mezarının olması. İrfan Bilgin'i dinlerken hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz zaten. Çünkü hepsi aynı şeyi soruyor; Bir devlet vatandaşını nasıl kaybeder?

'Bir insanı kaybetmek için neden olamaz'



Arjantin'de 30 binden fazla insanı kaybedenler yargılanmaya devam ediyor ama Türkiye'de Cumartesi Anneleri hala adalet peşinde. Kadriye Ceylan da onlardan biri. Oğlu Tolga 6 yıl önce İğneada'da 'kayboldu' ve o günden beri sorumluları arıyor...

Tolga Baykal Ceylan 10 Ağustos 2004 tarihinde İğneada'da kayboldu ve annesi Kadriye Ceylan o günden beri oğlunu arıyor. Arayışı artık adalet, hak arayışına dönse de hiç yılmadan oğlunu kaybedenlerin ortaya çıkarılması ve cezalandırılması için çabalıyor.

Kadriye Ceylan, jandarmanın çelişkili ifadelerine rağmen, bütün kapıların yüzüne kapandığına isyan ediyor. Bütün çabalarına rağmen olayın kapatıldığını söylemeyen Kadriye Ceylan artık oğlunun yaşadığına inanmıyor ama bütün kayıp annelerinin istediği şeyi istiyor: Adalet. Ve Başbakan Erdoğan'a da sesleniyor: Biz anaları dinlesin. Dinlemek istiyorsa ve ondan sonra yargılasın...

18 yıldır kocasını arıyor

(Cumartesi Anneleri 'kayıp'larını aramaya, adalet istemeye devam ediyor. 300. kez toplanmaları vesilesiyle kaybedilenlerin yakınlarıyla konuştum. 3 röportaj, 3'ü de aynı hikaye, hepsini birbine bağlayan aynı acı...)



Bu ülkenin en büyük yaralarından biri olan Cumartesi Anneleri ara sıra gündeme geliyorlar. Onlar için küçük bir şekilde de olsa görünür  olmak çok önemli, çünkü onlar hayatlarını darmadağın eden kaybın peşindeler. Kimi umudunu hala sürdürüyor, kimiyse 'bari bir mezarı olsun'la teselli bulmak peşinde. Hepsinin asıl istediği ise hak yerini bulsun, sorumlular cezalandırılsın. Bunu binlerce kez dile getirdiler, getirmeye de devam ediyorlar.

Onlardan biri de Sultan Taşkaya... Sultan Taşkaya 18 yıl önce 'askerlerle köy korucularının götürdüğü' kocasını hala arıyor. En azından ölüsünü versinler diyor...

N5 - Harun Tekin'den 5 kış şarkısı

N5'te izlemek istediğimiz başlıklardan biri 'kış şarkıları' idi... Aklımızda kar yağarken, dışarıda bir çekim yapmak vardı ama havalar kafamızdakiyle örtüşmedi. Yine de 'kış şarkıları' için düşündüğümüz isimlerden Harun Tekin N5'te olacaktı ve listesi bizi bekliyordu.



İşte Harun Tekin'in 2'si yerli, sevdiği 5 kış şarkısı: İzlemek için tıklayınız.

'Buz Fırtınası'ndan önce

Yıl 1973'tü ve iklim değişiyordu... Çatırdayan aileler, sorunlu ebeveynler, seksle var olmaya çalışan çocuklar... Ang Lee'nin başyapıtlarından 'Buz Fırtınası' aileyi paramparça ediyor!




Amerikan aile hayatını en sert şekilde eleştiren yapımlardan Ang Lee’nin 1997 yapımı filmi ‘Ice Storm/ Buz Fırtınası’ Cannes gibi önemli festivallerden ödülle dönse de, yeterince incelenmemiş başyapıtlar arasında yerini hala korumakta! Hollywood’un her daim kutsallaştırdığı ‘aile’yi gerçekçi bir biçimde ele alarak, alt metinleri çok güçlü bir film ortaya çıkaran Ang Lee’nin bu başyapıtı ana akım içerisinde gözden kaybolsa da Amerikan sinemasının yüz aklarından biri olarak hala birçok filme ilham kaynağı oluyor.

N5 - Şenay Gürler'in hayalindeki oyuncular

Şenay Gürler ekranda göründüğü kadar tatlı bir insan. Tanışır tanışmaz keyifli bir N5 olacağı belli oldu...

                           

Çekim için Kanlıca'da buluştuk ama istediğimiz mekanı bulamayınca bizi evine davet etti.

Başlığı önceden konuşmuştuk; Birlikte oynamak istediği oyuncuları anlatacaktı ama '5' ona az geldi ve ilk defa N5'te sayıyı 10'a çıkardık.

Gürler'in çalışmak istediği oyuncuları anlatırken yerlilerde sahneyi, yabancılarda ise hayallerini baz aldı...

İşte Şenay Gürler'in hayalindeki 5+5 oyuncu: İzlemek için tıklayınız

12 Aralık 2010

Sıradan adamın gerçeküstü hikayesi

1961, Philadelphia… Yeni doğmuş bir bebek ağlar ve annesi ‘Ağlaması normal değil mi?’ diye sorarak bebeğini doktora verir. Doktor, bebeği kucağına aldıktan sonra, doğum sırasında bir şey olup olmadığını, bebeği düşürüp düşürmediklerini sorar. Ve sonra, herkes şaşkın ve korkmuş bir şekilde bakarken ‘’Daha önce böyle bir şey görmedim, bu bebeğin kolları ve ayakları kırık’’ der.



Bu sahnede, anlatılandan ve diyaloglardan daha rahatsız edici olan şey; M. Night Shyamalan kamerası... ‘Unbreakable’ın sadece kamera kullanımıyla bile sinema tarihinde özel bir yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sabit kalmayan kamera son dakikaya kadar seyirciyi rahatsız etmeye devam ediyor. M. Night Shyamalan’ın alemeti farikası olan bu mizansenler çizgi roman estetiğinin bir parçası ve kolay kolay başka bir filmde – Shyamalan’ın diğer filmleri de dahil – rastlanmayacak görselliğe sahip.


Bu estetik abartılı bir şekilde ikinci kez tren sahnesinde karşımıza çıkar. İki koltuk arasından David’i (Bruce Willis) izleriz. İlk önce bir çocukla şakalaşır, ardından yanına oturan kadına kur yapar. Kamera devamlı hareket halindedir. Ve sonra tren sahnesinin sebebini anlarız. Tren aşırı şekilde hızlanmaya başlar. Ama hız artmaya devam ettiğinde bile başrolde kamera vardır. Bu sahne filmdeki estetiğin en uç noktalarından olduğu için önemlidir. Tabii, bir de öykü bu sahneden sonra bir kez daha başlar…


HAYATIN BOYUNCA KAÇ DEFA HASTA OLDUN?
David tren kazasından kurtulan tek kişidir. Tek bir kemiği bile kırılmamıştır. Herkes için ‘olağan dışı’ olan bu durumun David’in mutsuz hayatında ise fazla yeri yoktur. Ama sabah arabasının camında bulduğu not hayatını değiştirir: ‘’Hayatın boyunca kaç defa hasta oldun?’’

N5 - Athena'nın 5 'adam'ı

Athena'dan Gökhan ve Hakan, müziklerinde etkili olan 5 ismi N5'e anlattılar.

                           

Başlık konusunda biraz kararsız kaldılar çünkü kişisel olarak ikisinin de farklı ilham aldığı, sevdiği isimler vardı. Ama başlığı Athena üzerinden oluşturmaya başlayınca ortak 5 isim ortaya çıktı ve 'Athena'nın etkilendiği 5 adam' anlatmaya başladılar.

İşte Gökhan ve Hakan'ı etkileyen 5 adam: İzlemek için tıklayınız

                      

4 Aralık 2010

N5- Murat Gülsoy'un 5 ressamı

Murat Gülsoy'dan N5'e konuk olmasını istediğimizde, ''O zaman etkilendiğim ressamları anlatayım'' dedi ve iyi ki de öyle demiş.


Eminim, Gülsoy N5'e etkilendiği yazarları anlatsaydı yine güzel bir iş çıkacaktı - sohbet sırasında etkilendiği 5 yazarı da öğrenmiş olduk-  ama bir yazardan, yazma sürecinde etkili olan ressamları ve eserleri dinlemek başka bir deneyim oldu.

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği, mest olmak için de, çekim yapmak için de kıskandıracak güzellikte. Gülsoy'un kalemi gibi anlatımı da çok etkileyici olunca güzel bir N5 daha kaçınılmaz oldu.

İşte Murat Gülsoy'un edebiyatını etkileyen 5 ressam: İzlemek için tıklayınız


                                

                               

Dağlarca'nın evreninden dünya

Yasemin Arpa'nın, Dağlarca ile 1991-92 yılları arasında yaptığı söyleşiler büyük şairi daha iyi anlamak ve şiirine dahil olmak için önemli bir belge ve belki de şu ana kadar yayımlanmış eser içerisinde yüz elliye yakın kitabı olan şairi okura en çok yaklaştıranı. Arpa, Dağlarca İle...- 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı'da daha önce Dağlarca okumamış okuru bile, şairin uçsuz bucaksız dünyasına ve şiirine dâhil ediyor, bu süreci bir tanıklığa dönüştürüyor. Bu özel Dağlarca kitabını ve Dağlarca'yı Yasemin Arpa ile konuştum.


                          

Tanıklığa gelmeden önce nasıl tanıştığınızı sorabilir miyim?
Dağlarca'yla tanışmam aslında bir tartışmayla başladı. Okula konuk olarak geldiğinde niçin kültür-yazın yaşamında kadın olmadığına dair sözlerini çok maço bulunca feminist damarım kabarmıştı ve sınıfta tartışmaya başladık. Sonra zil çaldı, hızımı alamayınca Dağlarca'nın dinlendiği konuk odasına gittim ve devam ettim. Onun verdiği yanıt karşısında geri adım atmak gibi bir şey yok o beni her zaman cesaretlendirdi. 1.5-2 yıl söyleşi yapabilmişsek bu bana olan sabrından.

Dağlarca bu tanıklık için neden sizi seçtiğini anlatmış zaten ama bir de sizden duyalım dilerseniz'
Dağlarca ile 91-92 yıllarında, o ya da ben hasta olmadığımız ya da önemli bir işimiz çıkmadığı zaman cuma günleri Moda'daki Baylan Pastanesi'nde bir araya gelip saatlerce söyleşiyorduk. Daha sonra 13 yıl ara verdik ve tekrar karşılaşmamızda 4.5 saatlik bir söyleşi yaptık. Ben soru sormaktan yoruldum ama Dağlarca 'Hadi sor'' diyordu. Yaşının verdiği yorgunluğa karşın bilinci taptazeydi ve çok şaşırttı beni. Dağlarca'yla aramızda bir hayli yaş farkı olmasına rağmen takvim dışı bir yaşıtlığı yakaladığımın farkındaydım onunla bu söyleşileri yaparken. Aslında söyleşi derken, 'söyleşi yapalım da ileride bu kitap olsun' niyetiyle yola çıkmamıştık. Her şey doğaçlama ve birbirimizin sohbetini sevmekle başladı. Sonrasında da kitap yapma düşüncesi oluştu.