24 Eylül 2010

Hrant Dink: Cesur adam, zor hayat

''Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya da tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum...'' Tuba Çandar, çok zor bir hayatı, cesur bir adamı anlattı. Hrant Dink'i...



Hrant Dink, Agos'un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007'de vuruldu. Öldürülmesinin üzerinden 3 yıldan uzun süre geçti. Ve şimdi gazeteci Tuba Çandar, hayatı zorluklarla geçen bu cesur adamı anlattı.

125 kişiyle yapılmış ses kayıtlarından oluşan, üç yıllık bir çalışmanın ürünü 'Hrant'. 'Ses'lerden oluşan 'Hrant', Malatya'da başlayıp İstanbul'da sona eren bir hayatı, Türkiyeli Ermeni bir aydının hayatını anlatıyor.

Yaşarken de öldükten sonra herkese dokunan, herkesi derinden etkileyen bir adamın hayatını anlatıyor Hrant... Türkiye'nin gözleri önünde öldürülen bir adamın, bir utancın kitabı aynı zamanda...

Biz de bu etkileyici kitabı Tuba Çandar ile konuştuk. Çandar, üç yılda tamamladığı kitabını hazırlama sürecini anlattı.

‘Bir Hrant Dink’ kitabı hazırlamaya ne zaman karar verdiniz? Süreçten bahsedebilir misiniz?
Hrant’ın hayatını yazmayı daha başsağlığı ziyareti için evine ilk gittiğimde düşündüm. Yaşadığı apartmanın girişine yerleştirdikleri bir masaya Hrant’ın büyük bir fotoğrafını koymuşlardı. Önünde mumlar yanıyordu ve bir de taziye defteri vardı boş sayfaları önümde duran… Tek satır yazamamıştım. Ama o an fotoğrafa baktım ve ''Sana söz veriyorum Hrant, tüm hayatını yazacağım senin'' dedim ona…


O sıralar Mehmet Uzun’a sözüm vardı; birlikte onun hayatı üzerine çalışacaktık. Mehmet yaşadığı Stockholm’den memleketine dönmüştü gerçi ama ağır hastaydı. O konuşamadı, ben de yazamadım kitabını. Ama sonuna kadar bekledim onu.

Hrant projemi Ekim 2007’de o zamanki Agos genel yayın yönetmeni Etyen Mahçupyan’a sundum ilk kez. Etyen projemi hemen destekledi ve Hrant’ın ailesine götürdü. Onların onayı çok önemliydi; çünkü hiç kimseye konuşmuyorlardı. Oysa Hrant’ın hayatının birinci elden tanığı onlardı ve onlarsız bu çalışma gerçekleşemezdi. Kabul etmeleri üzerine, hemen koyuldum işe…

Anlatılan kişinin Hrant Dink olması, yaşamayan birinin biyografisi olması, Türkiye’nin en önemli sorunlarından birini merkezine alması vs… Projenin oluşumunu anlatabilir msiniz?
Klasik bir biyografi yazmayacağımı daha başından biliyordum. Hrant’ı hayattayken tanımıştım. Canının alındığı günü ben de herkes gibi yaşamıştım. Bunun dehşetini, acısını, utancını içimde duyuyordum. Trajik bir biçimde sonlandırılmış hayatına mesafelenerek, dışarıdan ve üstten bir bakışla hayatını ve mücadelesini anlatmam mümkün değildi. Birinci tekil şahıs olarak yazan, “ben” diye anlatan bir yazarı olmamalıydı bu kitabın. Dolayısıyla hayat hikayesini başta ailesi olmak üzere, en yakınlarının ağzından anlatmak, onların “ses”lerinden oluşturmak en doğru yol olacaktı. Öte yandan kendi sorularımdan, kendi sesimin yabancılaştırıcı etkisinden de kurtulmam gerekiyordu. Kendi sesimi de yok etmeyi seçtim ve sadece kitap bölümlerinin giriş yazılarında kitabın hikayesini yazmakla yetindim.

''Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya da tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum...'' (Kitaptan)

‘Ses’lerden oluşan bir kitap ‘Hrant’. Çok fazla ses, çok fazla duygu var… Bu sesleri aktarırken biçim olarak çok fazla değişikliğe gittiniz mi?
Kitabın seslerden oluşturulması, göründüğü kadar kolay bir iş değildi. Üç yıl boyunca toplam 125 kişi olan, o seslerin sahipleriyle tek tek konuşuldu, söyledikleri kayda alındı, o kayıtlar deşifre edildi ve hem kronolojik hem de tematik olarak tasnif edildi. Bu biriktirme aşamasıydı. Kitabın yazım aşamasında da özgün tınıları korunarak hepsi yeniden kaleme alındı. Seslerin kendilerine dair anlattıkları tek tek ayıklandı, Hrant’a dair anlattıklarının ise tümüne yer verilmeye çalışıldı. Diğer seslerin anlattıklarıyla örtüşen tekrarlar en çarpıcı olan anlatıma feda edilerek çıkarıldı ve metnin doğal akışı içinde o sesler sözü kendisinden sonrakine veriyormuşçasına birbirine bağlandı.

Hrant’ın yazılarına da müdahale edildi, onlar da metnin akışı gereği bölünüp parçalandı. Oysa her yazısı çok sağlam bir düşünce zemini üzerine kurulmuş, adeta taş taş üstüne konarak inşa edilmiş olduğu için, bu da zor bir çalışma oldu. Kurgu aşamasında ise, kitap hem tematik hem de kronolojik olarak kurgulandı. Hrant’ın hayatındaki yaşantılar düz bir zaman akışı halinde ilerlemiyor; tematik süreçler eşzamanlılık gösteriyordu. Bu yüzden tekrar tekrar kurgulandı ve kronolojik anlatımda bazı geri dönüşler kaçınılmaz oldu. Dolayısıyla bu kitap seslerden oluşan anlatımına ve kolay okunur olmasına karşın çok emek verilmiş bir kurgu çalışmasıdır.

''Geçmişin, anıların ve eski dostların ruhumuzda yankılanan nostaljik çığlığıdır hasret.''

Kitapta Hrant’ın sesinden çıkan bu 'hasret', ona duyulan hasret kitabın her sayfasına sinmiş. Bu çalışma sizi duygusal açıdan çok zorlamış olmalı...
Üç yıl süren bu kitap duygusal açıdan da çok zorladı beni, birçok bölümü ağlayarak yazıldı. Kitabı okurken ağladıklarını söyleyenler için bunu özellikle belirtmek isterim. Hrant kitaba girmesiyle birlikte, onu gerçekten kendisinin kıldı. Onun aklıyla damıtılmış olan ve yüreklere seslenen o benzersiz sözü belirleyici oldu. Onun ruhuna uygun destansı bir anlatım çıktı ortaya…

''Mahkumiyet kararını öğrenir öğrenmez, kalktım koşa koşa gittim yanına. Hrant'ın masumiyetinden bir an bile kuşku duymamıştım bütün o davalar boyunca; onu o halde görünce daha da sarsıldım. Önce odasında oturduk, sonra aşağıya indik hep birlikte. Hrant yanı başımdaydı. Mikrofonlar bana da uzatılıyordu. İşte o an bir şey oldu ve Hrant'a sımsıkı sarılmamla birlikte, 'Vermeyeceğim seni... Seni bizden alamazlar!' diye haykırdım.'' (Adalet Ağaoğlu, Kitaptan)

Kitapta Hrant Dink’in en yakını olan kişilerin yanında 100’ü aşkın kişiyle konuşmuşsunuz. Bu sesler arası yolculuğu anlatabilir msiniz? Mesela, Adalet Ağoğlu’na ayrı bir not düşmüşsünüz…Sesler arası yolculuk sırasında konuşamayıp yazıştıklarım da oldu. Adalet Hanım’ı ayrıca zikretmemin nedeni, ziyaretine gidemeyişime anlayış gösterip kendi Hrant’ını bana telefonda anlatmayı kabul etmesindendir. Türk edebiyatının bu ulu çınarı telefonda kesik kesik aktardığı sözcüklerin benim tarafımdan kaleme alınmasına rıza gösterirken, görülmemiş bir güvenin ve inceliğin de timsali oldu.



Kitabı ikiye bölmüşsünüz. İlkinde çocukluğundan gençliğine doludizgin hayatı, ikincisinde mücadelesi… Hrant’ın hayatı boyunca yaptığım yolculukta ilerlerken, tematik olarak bütünüyle birbirinden farklı iki hayatla karşılaştım. Birincisi, doğumundan başlayarak gazetesi Agos’u kurmasına kadarki 40 yıllık uzun bir dönemdi. Yoksulluk ve yoksunluk içindeki çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra ekmek kavgası içinde geçen bir varoluş mücadelesini kapsıyordu. İkincisi ise hayatının son on yılında önce bir gazeteci, sonra da bir düşünce ve eylem adamı olarak yürüttüğü kimlik mücadelesini… Hrant bu döneminde Ermeni dünyasında bir Türkiyeli, Türkiye’de bir Ermeni olarak davasını savunurken, aynı zamanda da Türkiye’nin demokratikleşmesi sürecinin önemli bir savunucusuna, ülkenin yakın tarihinin ve bugününün en özgün aydınlarından birine dönüşüyordu. Bu iki hayatın hem içeriği, hem de bu içeriğin anlatıldığı dil ve uslûp, birbirinden bütünüyle farklıydı. Bütün bunlar, bu biçimsel tercihi zorunlu kıldı.

''Hrant'ı öldürdüklerinde, Amerika'ya gitmem sanıyordum. Ne bileyim, her şey anlamını da yitirdi gibi oldu. En derin ve geniş anlamıyla söylüyorum bunu. Sonra, bir tür sözünü tutma hissiyle yola çıktım tekrar, ABD'ye gittim. Hrant zaten prşimi bırakmadı bir türlü...'' (Ece Temelkuran, Kitaptan)

DELİFİŞEK BİR DELİKANLI ÇIKIYOR ORTAYA...
İkinci kitaba Hrant’ın ikinci hayatı diye başlıyorsunuz. Bu ayrımı, Baron Hrant ve Khent Hrant ayrımının altını çizen tam olarak nedir?

Hrant’ın birinci hayatı Malatya’nın “Gavur Hamamı” denen mahallesinde dünyaya gelişi, ailesinin İstanbul’a göçü ve parçalanışı, Dink kardeşlerin “Balıkçı Sepeti”nde noktalanan evden kaçışları, büyüyüp yetiştikleri Kimsesizler Yurdu, gibi episodlar halinde ilerliyordu. Hrant’ın koruyucu, kollayıcı kişiliğinin hamuru Kimsesizler Yurdu’nda yoğruluyor, daha ortaokul yıllarından başlayan bir ekmek kavgası içinde şekilleniyor, buna Anadolu’dan getirilen Ermeni çocukların yatılı okuduğu Tıbrevank Lisesi’nde gelişen solculuğu da ekleniyor ve bu zorlu hayat mücadelesi içinde delifişek bir delikanlı çıkıyordu ortaya. Bu yıllarına tanık olan Tıbrevanklı ağabeylerinin kendisine taktıkları Khent lakabının Türkçe karşılığı tam da buydu zaten… Hrant ayrıca 12 Mart askeri darbesini izleyen baskı ve şiddet ortamında sol mücadeleye katılma kararı aldığında, ait olduğu Ermeni cemaatini bu mücadelenin olası sonuçlarından sakınabilmek için mahkemeye başvurarak ismini değiştiriyor ve Fırat adını alıyordu. Bu döneminde değişmeden kalan tek adı bu Khent lakabıydı. Bu yüzden Khent Hrant olarak adlandırıldı birinci kitap.

Gazetesi Agos’un kuruluşundan başlayarak yürüttüğü mücadele sırasında ise yeniden Hrant adını kullanmaya başlıyor ve bu yıllarda Agos çalışanları kendisine “Baron” diye hitap ediyorlardı. Ermenice “Usta, hoca” demek olan “Baron” sözcüğünün Türkçedeki anlamı ise onun bütün o Anadolulu görünümü altında yatan soylu ve ince kişiliğine bir gönderme niteliğindeydi. Bu yüzden Baron Hrant olarak adlandırdım ikinci kitabı…

Kitabın her yerinden hayat akıyor. Sokakları, yaşamayı, barışı seven bir adam. Katledilen bir adamın hikayesi, Hayat’ı anlatıyor...
Her iki kitapta da ortak olan şey Hrant’ın sahiciliği ve doğallığı. Bu açıdan her iki hayatı arasında bir kopuştan çok bir devamlılık var, çünkü o bugününü inşa ederken geçmişini de beraberinde taşıyor. Birinci kitapta doludizgin bir hayat kavgası verirken, ikincisinde hayat bilgisiyle donanmış olarak hayallerinin peşinden giden bir adam artık… Hayallerine ulaşmanın ilk adımı kendi kimliğine geri dönüş oluyor, ikincisi de ait olduğu Ermeni toplumunun kolektif kimliğini sahipleniş. Bunu yaparken de yine kendi yaşam pratiğinden hareket ediyor. Hrant düşünce dünyasını fildişi kulelerde değil, kendi karşılaşmalarından, dokunmalarından oluşturan bir aydın. Bu yüzden çok özel, bu yüzden bu kadar etkileyici…



''Ermeni olduğum için hayatımda birçok ayrımcılık yaşadım. Bunlardan biri de askerlik yaparken oldu. 1986'da Denizli 12. Piyade Alayı'na sekiz aylık kısa dönem askerlik için gittiğimde, devremdeki tüm arkadaşlarıma yemin töreninden sonra erbaş rütbesi taktılar ve bir tek beni ayırıp er olarak bıraktılar. İki çocuk sahibi koca bir adamdım, umursamama gerekiyordu belki. Amma velakin koymuştu bu ayrımcılık. Tören sonunda herkes ailesiyle mutluluğunu paylaşırken, teneke barakanın arkasında saatlerce ağladım. (Hrant Dink, Kitaptan)''

CANSIZ BEDENİYLE DE ANLATMAYI SÜRDÜRDÜ
Hrant Dink’i -tanısa da tanımasa da- onu seven, onun dokunduğu herkesi çok etkileyecek bir kitap ama, onu anlamayan/tanımayanlar açısından bir dönüşüm yaratabilir mi? En azından medyada?

Umarım böyle bir dönüşüm yaratır. Hrant, hem yaşarken anlattıklarıyla hem de 21. yüzyıl Türkiyesi’nde düşüncesinin ve mücadelesinin bedelini canıyla ödediğinde, hepimizin vicdanına dokundu. O cansız bedeniyle Agos’un kaldırımında yatarken de bizlere anlatmayı sürdürdü. Cenazesinde “Hepimiz Hrant Dink’iz” diye İstanbul sokaklarını inletenlerin seslerinde de sürdürdü. AİHM’nin 14 Eylül’de, doğum gününden bir gün önce açıklanan kararıyla da suçsuzluğu kanıtlanarak, aklanarak sürdürdü. Hayatının ve mücadelesinin anlatıldığı bu kitapla da sürdürüyor. Onu tanımayanlar, başta medya olmak üzere onu “Türk düşmanı” olarak yaftalayanlar, umarım ona yapılan haksızlığı görüp utanırlar artık.

Kitabı yazdıktan sonra tanıdığınız Hrant’tan ne kadar farklı bir Hrant buldunuz? Sizi çok şaşırtan bir şey oldu mu mesela? Ya da okuyanları şaşırtacak…
Benim kitabı yazmadan önceki Hrant algım ile yazdıktan sonraki arasında bir fark yok. En azından kişiliği açısından söyleyebilirim bunu. Ama yaşamış olduğu hayatın benzersizliği ve zenginliği çok çarptı beni. Bir de Türkiyeli bir aydın olarak ne kadar özgün olduğu... Savunuculuğunu yaptığı Ermeni kimliğinin de dışına çıkarak, Türkiye’nin demokratikleşmesi konusundaki tüm engellerin karşısına dikilmesi, Kürt meselesinden başörtüsü konusuna kadar her sorunu hem yurt içinde hem de uluslararası platformlarda sahiplenişi… Ve bugünlerde ülke gündemini işgal eden Ergenekon’dan Kafes Eylem Planı’na kadar, toplumun demokrasi dışı yollardan yeniden düzenlenmesi tezgâhlarını, daha 2006 yılında görmüş olması… İşte bütün bunları çok gördüler ona.

''Rakel'i ilkin 9 yaşında Joğvaran'da yatılı yaşantımızda tanımıştım, ta o yaşta kanım fena ısınmış olmalı ki daha sonra o nereye gittiyse ben de bir yolunu bulup peşinden gittim. Balat'taki yuvadayken Balat'a, Beşiktaş'taki yuvadeyken Beşiktaş'a, Kumkapı'daki yuvadeyken Kumkapı'ya... Başlangıçta uzunca yıllar Rakel'in böyle bir sevdadan hiç haberi olmadı... Tam manasıyla platonik bir sevdaydı benimkisi. Alem kördü sanki, kimsenin bilmediğini sanır, kendi kendime yaşardım duygularımı... Hrant Dink, Kitaptan)

‘Hrant’ biyografik bir kitaptan daha da ötesi belgesel bir filmin etkisini de bırakıyor. Bu tespite katılır mısınız?
Hem katılırım hem de çok sevinirim. Bu görsel anlatım bilinçli olarak seçtiğim bir yoldu çünkü…

Arkadaşınız olmasının yanında siyasi bir figür Hrant Dink. Öldürüldüğünden beri davasıyla ilgili gelişmeler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye’deki dava süreci hepimize daha da çok acı veren bir seyir izliyor maalesef. Ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Hrant Dink’i bir düşünce suçlusu olarak aklayan ve başta yargı olmak üzere, devlet sorumlularını mahkûm eden kararı, bu ülkenin vicdanlı insanlarının yüreklerine su serpecek nitelikte… Umarım önümüzdeki günlerde bu kararın Türkiye’deki davaya da yansıdığını ve yaşarken kendisinden esirgenen adaletin ölümünden sonra yerini bulmasının sağlandığını görürüz.

En son ‘Koro’nun seslendirdiği gibi; 'Hrant Dink adı Vicdan olan her yerdedir'... Peki o vicdan Türkiye’de var mı sizce? En azından Hrant ve onun dokunduğu şeyler için…
Tabii ki var. Aksi takdirde, bu ülke yaşanılır bir yer olmaktan çıkardı. Sadece bu ülkenin azınlıkları için değil, çoğunluğu için de…

Tuba Çandar, Hrant, Everest Yayınları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder