24 Eylül 2010

‘Günah gömülü kalmaz, mutlaka ortaya çıkar’

Ayfer Tunç, bu yılın en iyi romanlarından 'Yeşil Peri Gecesi'nde çok güzel bir kadının düşüşünü ve intikamını anlatırken, Türkiye'deki çürümüşlüğe ve ikiyüzlülüğe de ayna tutuyor: ''2010'da pek çok okumuş yazmış insan 'Dersim olayı'nı ilk defa duyuyor. Bu nasıl bir gömmektir, nasıl unutmaktır. Ama hiçbir şey gömülü kalmaz. Günah gömülü kalamaz.''



Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden Ayfer Tunç, yeni romanı 'Yeşil Peri Gecesi'nde toplumdaki ikiyüzlülüğü ve çürümüşlüğü göstermeye devam ediyor.

Tunç, 'Yeşil Peri Gecesi'nde çocukluktaki travmaları, mağdur olmayı, itiraf etmeyi, yüzleşmeyi, düşüşü, çürümeyi ve 'zehirli bir güzelliği' anlatıyor. Ve bunu yaparken her zaman olduğu gibi çok sağlam bir dramatik yapı kuruyor. Hikaye sizi içine aldıkça bir yandan da kendinizi ve yaşadığınız toplumu sorgulamaya başlıyorsunuz.

Tunç'un her kitabı gibi 'Yeşil Peri Gecesi' de klişe deyimle 'tokat gibi' bir roman. Okuduktan sonra uzun süre etkisinden çıkamayacağınız, çok daha uzun süre ise kendinizi düşünmekten alıkoyamayacağınız bir kitap.

Hayatın içinden küçük bir hikaye ile toplumdaki yalanları deşifre eden Tunç, bu 'rahatsız edici' başyapıtını anlattı:

Kitaba İncil’den bir alıntıyla başlıyorsunuz: ‘İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın’
İnsan kolayca yargılamak, hüküm vermek ve hayatı böyle devam ettirmek ister. Halbuki, yargılama kolay bir şey olmamalı. Hele bizim gibi, yüzleşme, itiraf geleneği olmayan, kendini sorgulamayan insanlardan oluşan toplumlarda masumiyeti de suçu da o kadar kolay nitelememeliyiz. Yargılama ve hüküm vermenin kolay bir şey olmadığını hatırlatmak için böyle bir ithaf kullandım. Aynı zamanda bu romanın özüdür. Sonuçta, kitap, ‘genel ahlak’ anlamında yargılanıp hüküm verilmesi gereken bir kadının hikayesini anlatıyor. Ama bu kadını yargılayacak olanların da önce kendisiyle yüzleşmesi lazım. Taşı önce hangimiz atabiliriz? Hepimiz hayatımızın bir yerinde kendimize ne kadar masum olduğumuzu, ikiyüzlü olup olmadığımızı sormuşuzdur. İlginç olan şu ki, bu soruya cevap vermeyiz, gerekçe buluruz. Yani bizim toplumuzun özelliği bu. Türk sinemasında en sevdiğim replik, Şener Şen’in ‘Evet, yaptım ama bir sor, niye yaptım’ repliğidir. Gerçekten bütün karakterimizi deşifre eden bir replik...


Peki, bu durum sadece bizim toplumumuza mı ait?
Bence bizim toplumumuzda ve doğu toplumlarında daha yoğun. Biz her şeyi örteriz. Gömülsün günahlar, ‘unutalım gitsin’ ile yaşarız. Örtemeyeceğimiz noktaya geldiğimizde de, gerekçelendirmeye çalışırız. Bu açık yürekli bir yüzleşme değildir. Bir gerekçe bulup kendimizi, vicdanımızı, rahatlatma çabasıdır, ama gerekçeyle rahatlamıyor o vicdan. Toplumsal olarak da böyle, bireysel olarak da böyle… Kitabın meselesi de bu zaten.

HER ŞEY YOLUNDA GİTMİYOR, BİR YERDE PATLIYOR
Bu ikiyüzlülük kitabın her yerine sinmiş. Okuyucuyu rahatsız eden bir kitap…

Evet, çünkü mesele, ikiyüzlülük… Ve beni asıl üzen, bu ikiyüzlülüğün giderek karakteristiğimiz haline gelmesi. Hepimiz kağıt üstünde kötü özelliklere, kötü huylara karşı donanımlıyızdır. Hepimiz kendimizi onurlu, dürüst buluruz, öyle olduğumuza inanmak isteriz. Ama gerçekten onurlu olup olmadığımızı, kötülüklere karşı direnecek gücümüzün olup olmadığını kriz anlarında görürüz. Başımıza gelen olaylar karşısında aldığımız tavırdır asıl karakterimizi ortaya çıkaran. Kriz yoksa hepimiz onurluyuz, dürüstüz, iyi insanlarız. Bu ikiyüzlülüğümüzü binlerce hikaye ile anlatabiliriz. Ben yaygın ama görmezden gelinen, farkında olmak istemediğimiz bir hikaye ile anlatmak istedim. Mesele ne olduğu değil, neden olduğu çünkü. İkiyüzlü yaşamak, aman bir tatsızlık çıkmasın, hayat yolunda gitsin demek. Ama gitmiyor, bir yerde patlıyor. İkili ilişkilerde de, aile ilişkilerinde de, toplumsal ilişkilerde de böyle.

''Sevilmek istemiştim. Ömrüm sevilmek isteyerek geçmişti. Sevilmek için güzelliğimden başka verebileceğim hiçbir şeyim yoktu. Ama güzelliğimi herkes istemiyordu. İsteyenler de çabuk bıkıyordu... Sevginin kesintisiz bir şey olduğuna inamıyordum. Sevgi doğuyordu. Sonra bir gün ölüyordu.'' (Kitaptan)

GÜNAH GÖMÜLÜ KALMAZ
Mesela, Türkiye’de bugün, 2010 yılında pek çok okumuş yazmış insan bile Dersim olayını ilk defa duyuyor. Bu nasıl bir gömmektir. Nasıl bir unutmaktır. Resmi tarih bize unutturmuş bunu. Ama unutmakta o kadar başarılıysak niye çıkıyor şimdi ortaya? Çünkü, hiçbir şey gömülü kalmaz. Günah gömülü kalamaz. Günah bulunduğu yeri zehirler ve mutlaka ortaya çıkar.

Bu kitapta, bu gömme eğilimimizin çok da vakıf olduğumuz bir hikaye ile deşifre edilmesi amacı var. Yeşil Peri Gecesi’nde anlatılan hikayelere uzak değiliz. Ama önemsemediğimiz için geçmişimizdeki birçok şeyi unuttuk. Pek çok skandal, şantaj, komplo haberinden geçtik ve onları bir haber olarak işledik, unuttuk ve yenilerine yelken açtık. Artık bununla bir şekilde yüzleşmemiz gerekiyor. Sadece toplumsal günahlarımızla değil, bireysel günahlarımızla da yüzleşelim artık.



Bu ikiyüzlülük, çürümüşlük -her zaman kutsallaştırılan- ‘aile’den mi başlıyor?
Evet, öyle bir iddiam var ama yanlış anlaşılmak istemem, bu ailenin tümüyle yok edilmesi gereken çürümüş bir kurum olduğu anlamına gelmiyor. Ama çürümenin deşifre olduğu noktayı geriye doğru takip edersek başlangıcının genellikle aile olduğunu görüyoruz.

Bana çok soruluyor; neden aileyi böyle görüyorsunuz diye. Ben, sağlıklı, sevgi dolu bir ailede büyüdüm. Daha iyi okuyayım diye Erenköy Kız Lisesi’ne yatılı gönderildim. Buraya gönderilenlerin büyük kısmı parçalanmış ailelerin çocuklarıydı. Benim oradaki arkadaşlarımın anneleri babaları ayrılmış, başkalarıyla evlenmiş, çocuklarını yatılı okula göndermişler, yuvalarında çocuklarına yer bulamamışlar. Orada adeta ailenin darmadağın ettiği genç kız hikayeleri deposuna düştüm. Bu benim hayatımda çok derin etkiler bıraktı. Yatakhane benim için Tolstoy’un o ölümsüz sözünün, ‘’Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır’’ cümlesinin birebir doğrulandığı bir yerdi.

HAYATIN BÖYLE OLMASI GEREKMEZ
Gerçekten de hikayeler birbirinden çok farklı ve acıydı. Ama arkadaşlarım bunu gizli bir acı olarak yaşıyorlardı. Bir sorgulama alanı olarak yaşamıyorlardı. Lisede okuyan birinden de sorgulaması beklenemez tabii. Farklı toplumsal bölgelerden ve sınıflardan geliyorlardı. Ortak noktaları bu acı hikayeleriydi. Ve benim aileye olan inancımı büyük ölçüde sarsmıştı. Hayatın içerisinde, küçük hikayeler olarak, sanki doğalmış gibi anlatıldığı zaman, bu hikayelerin kahramanı olan kişilerin bunu normal görmeye başladığını anlıyorsunuz. Asıl acı o zaman başlıyor. Çünkü hayatın böyle olması gerekmez. Ailenin bir acı kaynağı olması gerekmez. Tam tersine sevgi kaynağı olması gerekir.

Uzun süre bu hikayelere maruz kalınca, aileye olan inancım sarsıldı. Yetişkinlikte de diğer aileleri bu gözle incelemeye başlıyorsunuz. Bir kriz hikayesi duyduğunuz zaman kurcalıyorsunuz ve arkasından aileye dair sakat bir şey çıkıyor. O kuşakta değilse bile bir önceki kuşakta zedelenmiş bir ruh bulunuyor, o ruhun acısını kendi ailesine yansıtması olarak tezahür edebiliyor. Sonuçta, travma, aileden ya da hayattan doğan bir travma, belli bir yetişkinlik döneminde tedavi edilmezse, bunun yarattığı acıyla baş edilmezse yeni kurulan ailelere devroluyor. Onlar da sonraki kuşaklara devrediyor. Bu tabii bir genelleme değil, ama benim gördüğüm hikayelerin özünde bu vardı.

Peki çocuklukta yaşanan travma, ikiyüzlülüğün tek sebebi mi?
Tek sebep kesinlikle aile değil. Ama yaralı çocuklar, ayakta kalma mücadelesinde ikiyüzlülük, yalan ve benzeri kötü huylara daha çabuk sahip olabilirler. Ömrümüz bir var olma mücadelesi sonuçta. İnsanların kurduğu düzenler insanların ayakta kalmasını amaçlar. Peki öyle mi oluyor? Hayır. Ayakta kalmak ve daha iyisini elde etmek, güçlü olmak isteyen insanların ilk yaptığı şey insani değerlerini elden çıkarmak, kötücül araçlar edinmek oluyor. Kitapta, Osman ya da Teoman’ın travmaları da araçları da öyle. Mesela Teoman, daha küçük yaşta babasından dayak yememenin yolunun kardeşini satmak olduğunu görmüş. Bu adam yetişkin olunca dürüst onurlu bir adam olmaz. Varlığını giderek kötücülleşen bir şekilde sürdürür. Osman da ayakta kalmanın yolunun güçlünün yanında durmaktan geçtiğini görmüş, sürekli güçlü olana boyun eğiyor. Hayatı boyunca onursuzlaşarak, görmezden gelerek yaşamaya devam edecek. Bütün bunları gözleyen ve deşifre eden kadın karakter “ben böyle olamıyordum,” diyor ve artık ne olacaksa olsun isyanıyla hareket ediyor.

''İnsan mağdur olmanın suçsuz olmak anlamına geldiğini sanıyordu. Oysa mağdur olmak, suçsuz olmak değildi. Ölesiye tiksindiğim iki kardeşe bakarken anlamıştım bunu. Hayatım boyunca kurban olmayı seçtiğimi anlayınca kendimden de tiksinmiştim.'' (Kitaptan)

ÇÜRÜMEYİ DEŞİFRE ETMEK KENDİ HAYATIMIZDAN BAŞLAR
Başka bir hikaye anlatsaydınız, bu toplumsal ikiyüzlülük yine olur muydu?

Tabii, gene olurdu. Kaçınılmaz. Bütün hikayelerimizde bu iki yüzlülük veya benzeri unsurlar var. Popüler kültürün bir parçası haline gelen medyanın haber pazarlama aracı olarak kullandığı deyimler var. Skandalın perde arkası, olayın içyüzü gibi. bize görünenin arkasında başka bir şey olduğunu söyler hep, tanık olduğumuz gerçeğin bir başka yüzü olduğunu. Pek çok haber, kitap, olay bize bu formülle sunuluyor. Son örnek; Hanefi Avcı’nın kitabı: ‘Haliç’te Yaşayan Simonlar’. Kitabın sunumunda bir perde arkası bir içyüzü iddiası var. Her olayın birden çok yüzü olduğu bilgisine alışığız, şaşırmıyoruz, olayların perde arkası şok etkisi yaratmıyor üstümüzde. Avcı’nın kitabının adını ilginç buluyorum. Haliç’te yani kötü kokunun içinde yaşayıp kokuyu fark edememek halini anlatmasını.

Birçok şeyin çürüdüğünü fark etme, hissetme sürecinin içerisindeyiz. Bunu deşifre etmeye çalışıyoruz. Ama çürümeyi deşifre etmek kendi hayatımızdan başlar. Önce kendimizle yüzleşmeliyiz. Kendi bireysel günahlarımızla sorgulamalarımızı yapmadan topluma yönelik büyük iddialarda bulunmak da bana çok doğru gelmiyor. Yine bir tarafı eksik ve ikiyüzlüce olur. İğneyi önce kendimize batırmalıyız.



Bu da yüzleşmeden kaçma yöntemi olabilir mi? Kitaplar ve tartışmalarla üzerinden yüzeysel olarak geçmek…
Yüzeysel olarak geçiyor muyuz tam emin değilim. Derinleşme bir süreçtir. Yüzleşme bir anda olmaz.. Bir sürekli farkındalık halidir. Mesela şimdi 12 Eylül ile yüzleşme süreci içerisindeyiz. Bu bir anda olmaz. Dün STK’lar Kenan Evren ve arkadaşlarının yargılanması için suç duyurusunda bulundu. Bu sürece ne kadar sağlıklı devam edeceğimiz önemli. Yeni ikiyüzlülükler ekleyerek mi devam edeceğiz yoksa gerçekten yüzleşebilecek miyiz? Önemli olan bu... Çünkü kuşaklar değişirken ortaya günah keçileri çıkar. Günah keçileri bizi rahat ettirir. Yolumuza devam ederiz. Ama şu kesin ki, Cumhuriyet tarihinin utanç sayfalarıyla tam anlamıyla yüzleşmesek bile o sayfaları açma dönemine geldik.

Ama o ikiyüzlülüğü koruyanlar da çıkmıyor mu her zaman?
Bizi huzura ve vicdana kavuşturacak sihirli bir el çıkmaz aniden. İkiyüzlülüğün devamıyla yüzleşme birlikte yürür zaten. Yeni ikiyüzlülükler üretiriz. Aynı zamanda eskileriyle de yüzleşiriz. Ama biz şimdiye kadar hiç suyun yüzüne çıkarmamıştık. Dersim’i de, Mustafa Muğlalı’yı da şimdi konuşuyoruz. ‘Kürt meselesi’ bütün ayrıntılarıyla konuşulmaya çalışılıyor, örtmeye çalışanlara rağmen. Bunlar beraber yürür.

Peki bu işe yarayan bir süreç mi?
Elbette, her itiraf bir başlangıç ama bir son değil. Biz böyle derinlere gömülmüş ipleri çekmeye çalışıyoruz. İplerin ucunu görür müyüz? İpler birbirine yumak mıdır? Bunları bilmiyoruz. Göreceğiz.

ONURSUZ ARAÇLAR DOĞALLAŞIYOR
‘Yeşil Peri Gecesi’ne dönersek, karakterler için hangisi doğru kelime olur: ‘Tutunamayan’ mı, ‘mağdur’ mu?

Başkarakter ironik bir şekilde mağdur olmaktan bahsediyor. Aslında mağduriyete inanmayan bir karakter. Yani mağduriyet bir roldür. Ben gerçek anlamda mağdur insanın çok az rastlanan bir şey olduğunu düşünüyorum. Ama ülkemiz insanın karakteri haline de geldi mağduriyet. Sürekli bir mağdur olma lafı var. Artık içi boşalmış bir hitap haline geldi.

‘Tutunamayanlar’ da çok iddialı bir ifade. Böyle nitelenmesi bana onur verdi, ama dürüst olalım, Oğuz Atay’ın tutunamayanları ile bugünün tutunamayanları arasında alaka yok. O aydının zihinsel tutunamayışından bahsediyordu, bugünkü ise reel gerçek hayatın içerisinde gözünü kazanmaya dikmiş insanların tutunamaması. Daha onurlu değerler üzerinden yükselmeye çalışsa aslında tutunur ama tutunmak için kullandığı malzeme giderek onursuzlaşan, basitleşen malzemeler olduğu için bu zor.

Günümüzde en fazla rastladığımız hikayeler; bize olumlu olarak sunulan başarı hikayeleri. Drama olarak sunulanlar da bu başarı yolundaki engeller, düşmeler. Yükselmeye çalışırken düşen insan hikayeleri. Kitapta öyle karakterler var. Ama bunun altında yatan şey, var olma mücadelesi değil, çirkin bir hırs. Ezerek en tepeye çıkma mücadelesi. İktidar, insanın içindeki en vahşi tarafı ortaya çıkarıyor. Bu her sınıfta var. Sadece büyük paraların döndüğü yüksek sınıf için değil yoksul kesimler için de geçerli. İnsanlığından uzaklaşan bir insan çağındayız. En tehlikeli bulduğum şey de bu çirkin, onursuz araçların doğallaşması.

Şu anda, sosyal sınıf olarak, düşünsel düzey olarak daha zengin olmadığı halde pek çok uyarana maruz kalan bir insan topluluğu var. Türlü çeşitli popüler kültür ürünleri; dergiler, gazeteler, diziler, sinema, internet – ki diğerlerini hızla sollayan bir mecra- buralarda parlak hayat vaatlerine veya duyguları harekete geçirmeye yönelik bir bombardıman var. Kolay duygular sömürülüyor. Milliyetçilik, ahlak, tüketim, sınıfsal atlama, gösteriş… Çağımız bunu tartışmıyor, sömürüyor. İnsana başkalarından üstün, kazanan, elde eden, ezip geçtiklerine bakmayan biri olmasını empoze eden uyaranlarla dolu hayatımız. Bunlardan dev bir endüstri oluşturuyor.



DÜŞÜNMENİN YERİNE SANSÜR
‘Güzel ol’ deniyor çünkü müthiş bir güzellik endüstrisi var. ‘Hastalanma’ deniyor çünkü müthiş bir sağlık endüstrisi var. Sağlık insanın en doğal hakkı ama artık değil. Eğitim en doğal hak ama etraf okul ilanlarından geçilmiyor. Bir okulun ilan vermesi o kadar tuhaf ki. Okullar sunduğu hizmetleri övüyor. ‘Satın al’ beni diyor. Okul, eğitim satın alınan bir şey olmamalıdır. Korktuğum şey bu çürümeyi engellemek için kullanılacak aracın bir sansür olarak tezahür etmesi. Benim derdim farkında olmak, düşünmek. Düşünmenin yerine duvar örülmeye çalışılacak olması korkutucu.

Bu seçeneksizliğe karakterler üzerinden bakarsak. Mesela Teoman…
Teoman seçmeye zorlanmayabilirdi. O ilk seçeneğinin çıkarına uygun olduğunu görünce ölçeğini büyütüyor. Evlenmek istemesinde bile bir çıkar ilişkisi var. Herkesin seçeneği var aslında ama üstüne düşünmekten kaçındığımız için hayat bize seçeneksizmiş gibi geliyor.

''Ama Ali başkaydı. Neden başka olduğunu bilmiyordum. Elimi sanki bin yıldır tutuyormuş, buna çok alışkınmış gibi tutuyordu. Ben de onunla böyle el ele yürümeye alışkınmışım gibi yürüyordum. (…) ‘Nereye gidiyoruz?’ dedim. ‘Yürüyoruz işte’ dedi. ‘Yürüyebildiğimiz kadar yürüyelim.’ Öyle yaptık. Onunla beraberliğimiz yürüyebildiği kadar yürüdü. Ben daha çok yürüyecek, sonsuza kadar sürecek sanıyordum. Ama bir gün elimi bıraktı, çekti gitti.'' (Kitaptan)

KÖTÜLÜK İŞ YAPIYORSA İYİLİĞE DÖNÜLMEZ
U dönüşü olabilir mi?

Teoman U dönüşü yapamazdı. Onun küçük yaştaki seçimi bütün karakterini belirliyor. Ve o karaktere bir yerden sonra merhamet, insanlık enjekte edemezsiniz. Bazı değerler bazı yaşlarda elde edilir ve bu değerler sadece ailemizden değil toplumdan aldığımız değerlerdir. Zamanında bu değerlere sahip olduysak, yıpranabilir, azalabilir ama ölmez. Ama kötülüğün iş yaptığını kazandırdığını küçük yaşta keşfeden birini artık iyiliğe döndüremezsiniz.

GERÇEK YÜZÜMÜZÜ KORKU ORTAYA ÇIKARIR
Maalesef korku çağındayız. Korkudur bizim gerçek yüzümüzü ortaya çıkaran. Kaybetme korkusu… işimizi kaybetme, konumumuzu, iktidarımızı, statümüzü, paramızı kaybetme korkusu. Bu korkuyu yaşadığımız anda verdiğimiz tepkiler bizim gerçek karakterimizdir. Bazı insanlar şanslıdırlar, hiçbir zaman böyle kritik bir anla karşı karşıya kalmazlar. Onun için iyi bir insanlar olarak hayatlarını devam ettirebilirler. Gerçekten iyi insanlar olduklarına inanırlar da. Ama gerçek bir korkuyla yüz yüze geldiği zaman insanın kumaşı da ortaya çıkıyor. Herkesin her zaman doğru ve ilkeli davranmasını beklemek elbette mantıklı da değil gerçekçi de. Bu sadece bir önerme, iyi niyetli bir önerme.

Peki bu korku çağında kitabınızdaki ‘iyi’ karakter kim? Ali olamaz değil mi?
Benim için Gün. Ali aslında idealize edilmiş bir karakter olarak kurgulanıyor. Çünkü anlatıcının Ali tasvirine baktığımızda, aslında bunun gerçeğe çok da tekabül etmediğini görüyoruz. Ali, kayıp kuşağın temsilcisi, boşlukta yüzüyor. Dolayısıyla, kadının onda gördüğü şey; kendi yarattığı idealizm, bir aşk idealizmi... Bunu yaşasa belki de böyle bir hayatı olmayacaktı. Hayatının başka bir döneminde Ali’ye rastlasa hikayesi böyle olmayacaktı. Bilmiyoruz. Ama biz bütün karakterleri anlatıcı kadının gözünden gördüğümüz için onun tanımlamalarına yüzde yüz itibar etmemeliyiz. Ali onun gözünden gördüğümüz, birkaç sahnede kendini ortaya koyan bir karakter, idealleştirilmiş bir imge. Ve o imge de kadının varlığı boyunca uzak ihtimal olarak devam ediyor.

‘VİCDANLARINA MUSALLAT OLACAĞIM’
Gün, belli bir noktadan sonra düşüşün tanığı, günahkarı ve günah çıkarıcısı. Kadının çıplak fotoğraflarını çekmeye yardım ediyor. Sonra da bu suçluluğu taşıyamadığı için günahının kefareti olarak, sürekli arıza çıkaran arkadaşını sırtında taşıyor. Ama bu sadece kefaretten ibaret değil, aynı zamanda iki kadın arasında bir sevgi bağı da kuruluyor. Gün’de hayatın getirdiklerini kabulleniş, anlatıcı kadında ise bir öz yıkım var. Kendini yıkarak, bile bile yanlışa yürüyerek varlığını zedeleyen insanlara ceza verme arzusu içinde. Çıplak resim çektirmeye giderkenki amacı da bu. Vicdanlarına musallat olacağım beni unutamayacaklar diyor. Asıl derdi cezalandırmak. Çok iyimser, naif bir cezalandırma türü ama bazıları böyle ceza veriyor.

Karakterlerinize karşı kötümser olduğunuz söylenir hep. Ama bence bu kötümserlik hikayelerin geçtiği coğrafya ve gerçekliğiyle alakalı. Siz ne düşünüyorsunuz?
Aptalca iyimserlikten hoşlanmıyorum. Gerçekçi bir karşılığı olmayan iyimserliğin doğru bir yol olduğunu da düşünmüyorum. Nazizm’in doğuşu, yükselişi aklıma geliyor mesela. Yahudi topluluğunun verdiği tepkiler. Bu döneme ait hikayelerde az işlenen ama bence en önemli kısımdır gelmekte olan tehlikeyi aptalca bir iyimserlikle inkar etmek. Örneğin Max Frisch’in Biedermann ve Kundakçılar adlı oyunu bu konuda bence başyapıtlardan biridir. Yahudi toplumu yaşama alanlarının giderek daraltılmasına sürekli iyimser gerekçeler bularak içe kapanmış. Roman Polanski’nin ‘Piyanist’ini hatırlayalım. Patlayan bir bomba ile başlar, Yahudi aile bunu gerekçelendirmeye çalışır. Bir razı oluşla ilerler hayat sürekli. Mecbur bırakıldıkları her şeyi kabul ederler, taviz vererek ayakta kalırlar. Bunun çöküşe giden yol olduğunu görmemek için direnirler. Toplama kampına giderken bile durumun geçici olduğuna, düzeleceğine inanırlar.

BÖYLE BİR ORTAMDA İYİMSER OLMAK GÜLÜNÇ GELİYOR
Toplumsal olarak devekuşu eğiliminde olduğumuzu, görmezden geldiğimizi, yokmuş gibi davranmayı seçtiğimizi düşünüyorum. Ve böyle bir akış içerisinde iyimser olmak, sahte ümit baloncukları bana gülünç geliyor. Biz gerçeği tam olarak deşifre etmiyoruz ki iyimserliğe hakkımız olsun. Kötümserim evet, o zaman bana inanacağım gerçekçi bir umut getirin lütfen. Ben bulamıyorum. Kitapta, kadın bağırıyor; ‘’Çürüyor dünya bakın bir kez’’ diyor. Yaygın bir sözdür bizde, ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’. Evet, o yılan bin yaşıyor ama sonunda seni de sokacak, yılan o çünkü. Çürümenin içerisinde umut var demek yalancılık olur ve ben böyle bir yalancılığa prim veremem. Umut yaratılmayacak bir şey de değildir. Yalancı umuda karşıyım.



AYFER TUNÇ VE ANEKTODLAR

Edip Cansever: Benim şairim Edip Cansever. Beni ona o kadar bağlayan şey; bir hikaye anlatmasıdır. Şiirlerinde bir hikaye vardır. Ve de benim çok canımı acıtan ve kendimi yakın hissettiğim hikayelerdir. Yarattığı atmosfer ve hikayesi olan karakterler. Şiirde karakter olur mu? Var: ‘Çağrılmayan Yakup’ Daha iyi bir karakter mi olur? Ya da ‘Ben Ruhi Bey Nasılım’

Şiir-roman ilişkisi: Şiir bize çok şey söyler. O kadar gizli ve derin bir zihinsel söyleyiştir ki bu kavrayış hızımız artırır. Kadının da kavrayış hızının artabilmesi için kendince şiir eğitiminden geçmesi lazım. Diğer yandan, şiir onu bir yanıyla Ali’ye bağlayan unsur. Ali’yle birlikte şiiri tanıyor ve onu yüceleştiriyor, idealleştiriyor. Bir yanıyla da kadının çok sert bir dili var. O dili kendisi içinde yumuşatan melankolik hale getiren bir unsur. Son olarak da ben Türk şiirini çok seviyorum, bazı dizelerin tekrar dolaşıma girmesini istiyorum.

Ingmar Bergman: Bu kitapta ağırlıklı olarak Ingmar Bergman etkisi var. Kitabı yazmaya başlamadan önce çok fazla Bergman seyrettim ama bunu kitaba yardımcı olsun diye değil, öyle denk geldi. Bergman, karakterlerin şekillenmesine yardımcı oldu. Beni çok etkilemiş bir isim. 20. yüzyılın en büyük yönetmeni olduğunu düşünüyorum. Filmlerini kesintisiz bir şekilde izledim. Araya başka bir film koymadan. ‘Güz Sonatı’ndaki anne kız ilişkisi, güzellik meselesi, yetenek meselesi zihnimi şekillendirmiş, açmıştır.

Ahmet Hamdi Tanpınar: Modern edebiyatımızın babası kabul ettiğimiz nihayet hakkı teslim edildiği için çok mutlu olduğumuz Ahmet Hamdi Tanpınar benim için çok önemli bir isim.

Leyla Erbil: Rahatsız edici, ümitsiz ve kötümser olduğu için kendime yakın hissettiğim Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri Leyla Erbil. Onun yeterince okunmaması benim kötümser olmam için yeterli sebep zaten. Türk edebiyatının yüz akıdır. İkiyüzlülüğümüzü deşifre edişiyle, yarattığı dille… Kutsala ilk saldıran, pervasızca saldıran yazarlardan biri. Ben onun bıraktığı yerden devam ediyorum.

Max Frisch: Çok derin bir yazar. Sanki insan ruhunun oluşturduğu denizde derinlere dalan ve bana hep yeni şeyler gösteren bir yazar olarak görüyorum. Keşke daha yaşasaydı ve daha fazla yazsaydı.

Thomas Bernhard: Toplumsal ikiyüzlülüğü deşifre etmek konunda çok önemli bir sim. Öyle bir isim ki, kendi ülkesinin lanetlediği sonra itibarını iade ettiği bir yazar. Bernhard’a kendimi giderek daha yakın hissettiğimi söyleyebilirim.

Fransız Teğmenin Kadını: Uyarlamak demek sözcüklerle kurulan bir dünyayı, görüntülerle kurulan bir dünyaya tercüme etmek demek. Bu metnin altında yatanı anlamamızı sağlar. Zor ir iş olduğu için de uyarlamalar genellikle iyi anlatılamaz, başarısızdır. Anlamaya değil aktarmaya çalıştığı için başarısızdır. Aklıma gelen iyi bir uyarlama ‘Fransız Teğmenin Kadını’. Bir edebiyat adamı, Harold Pinter senaryosunu yazdığı için anlamayı başardığı için bu kadar başarılı.

BİR YAZARI ANLAMAK İÇİN: Bir yazarın yapıtından uyarlama senaryo yazmanın o yazarın edebiyatını tanımanın en iyi yol olduğunu görüyorum. Yazarı anlamıyorsa senaryosunu yazmaya kalkmalı… Uyarlama demek, o eseri bütün unsurlarına parçalayıp yeniden bileştirmek demek. Bir anlamda, otopsi yapmak... O zaman yazarı gerçek anlamda tanıyorsunuz. Edebiyat fakültelerinde böyle bir ders olabilir. Uyarlama dersi. ‘Havada Bulut’u TRT için uyarlarken o zamana kadar Sait Faik’i tanımamış olduğumu fark ettim. Çok sevdiğim halde, yeteri kadar okumamış olduğumu anladım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder