11 Nisan 2010

'Yusuf'la hayatın kaynağına doğru...'


Türk sinema tarihinin önemli filmlerinden Altın Ayı ödüllü 'Bal' vizyona girdi. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu'yla 'Bal'ı, Yusuf Üçlemesi'ni ve sinemasını konuştuk...

Yola ilk çıktığınız nokta ile bitmiş hali arasında çok fark var mı?
Şöyle bir fark oluyor. Oyuncular, nesneler, mekanlar, mevsim, ışık vs… her şey burada yeni bir durum meydana getiriyor ister istemez. Senaryoyu yazmış, storyboard çizimleri bitirmiş, mekanı bulmuş bile olsanız küçük değişiklikler, nüanslar olabiliyor. Bizim işimiz de, bu küçük ayrıntılarla zenginleşen ayakta duran bir iş. Orada, işte senaryoyu aşan, senaryodan daha güçlü hale gelen şeyler vardır. Mesela ben oyunculardan her zaman deneyimlerini filme katmalarını isterim. Oyuncunun böyle bir durumda daha önce yaşadığı bilgi deneyimi, birikimi varsa onu öğrenmek isterim. O zaman senaryonun ötesinde, senaryonun hakikatini daha da gerçek hale getirecek ayrıntılar gelmeye başlıyor.

Üçlemenin özetle eve dönüş ve evden kopuş hikayesi olduğunu söyleyebiliriz değil mi?
Tabii diyebiliriz. 'Yumurta'yı eve dönüş, 'Süt'ü ayrılış olarak düşünürsek, 'Bal' da aslında evin kendisi diyebiliriz.

HAYATIN KAYNAĞINA DOĞRU...
‘Bal’ı izlediğimizde üçlemenin geriye doğru gitmesinin işlevi daha iyi anlaşılıyor. Bu anlamda ‘Bal’ın üçlemenin kapsayıcı, toparlayıcı halkası olduğunu söyleyebilir miyiz?

Geriye doğru gitmenin sağladığı olanaklar diyebiliriz buna. Bir nehrin, hayatın kaynağına doğru gidiyoruz ve onunla buluştuğumuzda, onu keşfettiğimizde, gelecekte olup biten her şey bir şekilde onun içine yerleşiyor ve bu hayatlarımızın bugünü ve geçmişi arasındaki köprüleri kuruyor bir anlamda. Benim de derdim buydu aslında. Şimdiki zaman içerisinde yaşayan yaratıklar olarak geçmişi de geleceği de içimizde taşıyoruz. Ama aradaki bağlantıları tutuyor gibi değiliz ve bu hep biraz kopuk geliyor. Ben de bu bağlantıları kurmaya çalıştım.



''Üçlemeyi yapmadan önce kafamda oluşan sorulara; kendime, yaşamıma, ne yaptığıma dair sorulara bir cevap aradım. Doğrudan insanlığı temsil edebilecek, duyarlılık anlamında bir şairin sorularından varoluşu açımlamaya çalıştım. Zaten sinema da sanat da insanın varoluşuna dair sırlara yaklaşmaya çalışmaz mı?''

‘Bal’ı izledikten sonra ‘Yumurta’ ve ‘Süt’ yeniden, başka anlamlar kazanabiliyor. 
Bu aslında üçlemenin geriye doğru gitmesinin gerektirdiği bir şey. Biz zaten bunu planlamıştık ve bunun işliyor olduğunu görmek, o yapının çalıştığını gösteriyor bize.



Örneğin, Yusuf’un epilepsisi ‘Bal’ ile daha bir anlamlı hale geliyor, ‘Yumurta’daki kriz anının nedenini anlayabiliyoruz. Yusuf’un çıkrığı gördüğü an babasının yokluğunu hissetmesi gibi…
Evet evet… Adamı çıkrıkla uğraşırken gördüğünde babasının düştüğünü, ölümünü hatırlıyor.

ÇOCUĞUN İRONİK MİRACIYDI
Miraç Kandili sahnesinde Yusuf’un sudaki Ay’ın yansımasına dokunmak istemesi ama her dokunmaya çalıştığında da yansımanın yok olması da yine o yokluk hissiyle mi alakalı?

Aslında oradaki metafor şu: Miraç göğe çıkış anlamına geliyor ve çocuk da orada dinlediği hikayelerden sonra sudaki ayın yansımasını görünce kendi kendine miraç yapıyor. Çocuk aklı öyle çalışır çünkü. Onun için gerçek ile yansıması arasındaki fark, yetişkin birinin algısındakiyle aynı olmayabilir. Şiir duyarlılığı olan bir çocuk ise - onun nesnelerle kurduğu ilişkiyi düşündüğümde- buna teşebbüs edebilir diye düşünüyorum. Yani o sahne çocuğun kendi ironik miracıydı.

'Bal' rüyalarla iç içe geçen bir film... Bu durum genel olarak üçleme için de geçerli...
Diğer iki filmden yapı olarak farklı bir şey kurmaya çalışmadım 'Bal'da. Çocukluk devreye girdiği için, çocukluğun dünyası böyle olmalıymış gibi geldi bana. Çünkü, çocuk neyin gerçek, neyin rüya olduğunu anlama evresindedir. Onun algısında nesneler, hayvanlar vs… belirsizdir.

Filmleri yaparken de hep bunun üzerine gitmeye çalıştık. Çocuğun dünyayla ilişkisi nasıl bir şeydir diye. Ben hep çocukken ‘yedi sene önce ben yoktum, burası nasıl bir yerdi’ gibi sorular sorardım. O yüzden rüyayı bu şekilde ele almaya çalıştım.

''Robert Bresson, Andrei Tarkovski, Yasujiro Ozu önemli yönetmenler benim için. Edebiyatta daha çok şiir etkiler beni; Ahmet Hamdi Tanpınar, Ece Ayhan, İlhan Berk, Cahit Zarifoğlu…''

OKUL BENİM İÇİN KABUSTU
Yusuf’un okuyamaması konusuna gelirsek… Bu durum sadece kırmızı kurdele baskısıyla mı alakalı? Çünkü okulda okuyamasa da evde okuyabiliyor.

Bu benim yaşadığım bir şeydi. Okul benim için kabustu. Bilmediğim bir öğretmen, bilmediğim çocuklar. Hizaya sokulurduk. Rekabet vardı. Ben bir türlü okuyamıyordum. Bu bir anlamda onu hatırlayış. Diğer yandan kadim bilgiyle okulda öğretilen arasında çatışma var. Her çocuk için okul kolay bir şey değildir, sıkıntılıdır. Kaldı ki bizim gibi ülkelerde askeri bir disiplin anlayışı, her dakika marş söyletme gibi şeyler hiç de sevimli değil.



Bal’daki Yusuf’la ilgili olarak da; onun alışamamasından, kırılgan yapısından kaynaklanan bir şey belki de. Onun kendi dünyasında, yalnızlığında hareket etmesini uygun gördüm. O yalnızlığı öne çıkarmak istedim. Arkadaşlarıyla büyük problem yaşadığı sahneler vardı ama o sahneler bana fazla geldi ve montajda çıkardım.

Yusuf’un babasıyla olan güçlü bağı annesiyle olan ilişkisinde görülmüyor. Annesiyle kopuk bir ilişkisi var diyebilir miyiz? Ya da hikayeyi babasıyla olan ilişkisi üzerinden kurmayı tercih etmenizin sonucu mu?
Ben kopukluk olarak görmüyorum. Anneyle olan ilişki bunun dışında nasıl olur bilmiyorum. (Gülüyor) Gözlemlediğim şey şu; doğanın içerisinde, yaşam mücadelesinde çocuklarla olan ilişkide sıcakkanlı olmaktan çok, ‘zorluklara alışsın’ düşüncesi var. Ya da benim yapım böyle olduğu için filme böyle yansıdı.

‘’Yusuf Üçlemesi’nin Hz. Yakup’la oğlu Hz. Yusuf’un perspektifinden analiz edilmesini isterim’’ demişsiniz. Filmi izleyenlerden fazladan çaba göstermelerini de bekliyorsunuz yani...
Evet evet bu çabayı istiyorum çünkü, üçlemeyi oluştururken o yapıyı da göz önüne aldım. Filmde Yusuf Peygamber’in hikayesi de var demek niyetim, yoksa bütün hikaye o anlamında değil.

Diğer yandan filmlerinizin sembolik okumalarla yorumlanmasını istemiyorsunuz değil mi?
Yani, sembolik bir anlatım kurmadım, bunu o anlamda söyledim. Sembolleştirme gibi bir derdimiz olmadı ama filmleri okumaya çalışırken doğal olarak sembolist okuma yapılıyor. Sembol bir şeyi temsil eden başka bir şeydir. Ama ben filmlerimde böyle bir temsil etme yapısı kurmadım. Tam tersine bundan kaçtım. Bunların hepsinin oluşmasından ortaya çıkan bir mana var. O manayı yorumlarken insanlar ister istemez belli şeyleri kendi hayatlarındaki karşılıklarından değerlendiriyorlar.

YILAN GERÇEKTE NEYSE BENİN İÇİN O
Mesela ‘Süt’teki yılan, gerçekte neyse benim için de o. Şehirde yaşayanların yılanlarla hiçbir ilişkisi kalmamış. Biz koptuğumuz şeyleri bağlamak için oraya anlamlar yüklüyoruz devamlı. Mesela Hintliler ‘Süt’ü seyrettiklerinde yılana kutsal bir anlam atfettiler ama onun sadece bir yılan olduğunu söyledim. Gerçekten filmin çekildiği yerde yılanlar evlere giriyor, su yılanları gerçekten çiftçilerin midesine giriyor, aynen filmdeki gibi ağızdan çıkartıyorlar. Ben bunu gördüm, konuştum, öğrendim. Yani benim için gerçek ama film benden çıktıktan sonra okumalara açık tabii.

''Birkaç finalim vardı . Bunlardan biri o ağaç sahnesiydi. Finalleri birkaç tane tasarlıyorum. Film ilerledikçe, sahneleri çektikçe, gördükçe bazı şeyler eksiliyor yeni şeyler eklenebiliyor. Çekim süreci öyle bir şey ki, her şey filme dahil olabiliyor. Filmi çekmeden önce her şey ama her şey belli ancak bundan sonra gelecek her şeye de açığım. İşte o zaman başka finaller oluşabiliyor.''

ÇOCUK GİBİ DEĞİL AKTÖR GİBİ
Peki Bora Altaş’ın izleyeni hayran bırakan oyunculuğuyla ilgili ne söyleyebilirsiniz? (

Bora’yı 300’den fazla çocuk arasından seçtik. İçlerinde en çok içime sinen ve en iyi iletişim kurduğum çocuktu. Benim için en önemli şey, üçlemede diğer oyuncularla nasıl iletişim kuruyorsam Bora’yla da öyle kurdum. Çocuk gibi değil, aktör gibi baktım.

‘DİZLERİNİN BAĞI ÇÖZÜLDÜ’
Ben oyuncularla onların deneyimleriyle de iletişim kurmaya çalışırım. Bora’nın da babası bir süre önce hastalanmış. Yusuf’un babasının öldüğünü anladığı sahnede kaçma sahnesini çekeceğimiz zaman ben Bora’ya sadece ‘’Babanın kalp krizi geçirdiğini öğrendin, ne yaparsın?’’ dedim. Ve çocuğun dizlerinin bağı çözüldü. Çantayı bıraktı ve ormana koştu gitti.

Bundan sonraki projeniz netleşti mi?
Henüz net bir şey yok ama 16. Ya da 17. yüzyılla ilgili bir hikaye var kafamda ama dediğim gibi kesin bir şey yok.

Altın Ayı ödülünden sonra filmin gişesiyle ilgili kafanızda bir beklenti oluştu mu?
Vallahi bu tür ödüller seyirci sayısını artırır mı bilmiyorum. Keşke 100-150 bin kişi gelse, ben de sonraki filmimi kimseye muhtaç olmadan yeni filmimi çeksem. Göreceğiz.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder