1 Mayıs 2010

Hayal kırıklığı değil, öfke hissedin!



İşçi sınıfının sorunlarını en iyi anlatan yönetmen Ken Loach ile, Eric Cantona'lı son filmi gösterime girmeden önce konuştuk. Loach, 1 Mayıs ruhuna uygun mesajlar verdi: "Hollywood'un empoze ettiklerine karşı tarafımızı belli etmeliyiz. Amerikan ideallerine karşı çıktığım için özür dilemeyeceğim. Hayal kırıklığı değil, öfke hissedin!"

Sinema ve işçi sınıfı kelimeleri yan yana geldiğinde akla ilk gelen isim hiç kuşkusuz Ken Loach olur. 50 yıllık kariyerinde hep alt sınıfa ait insanların hikayelerini anlatan ve bunu yaparken asla tarafsız kalmayan bir usta.

Loach, ilk filmi ‘Poor Cow’dan itibaren her daim sistemdeki bozuklukları; ülkesinin politikalarını, işçi sınıfının sorunlarını, ‘liberalizmin ezdiği insanlar’ı anlattı ve anlatmaya da devam ediyor. Bulduğu kuşu eğitmek isteyen Billy’nin hikayesini anlattığı ‘Kes’ten, son filmi ‘Loooking for Eric’e kadar bütün filmlerinin merkezine de aynı cümleyi yerleştirdi: Özgürlük.


Kendisine şiar edindiği özgürlükten ödün vermeyen Loach, kariyerinin ilk yıllarından itibaren sansürle, dağıtım sorunuyla uğraşsa da, kimsenin filmlerine müdahale etmesine izin vermedi. Ve bu muhalifliği ve ‘öfke’sini hiç kaybetmedi.

Sırf bu sebepler ve politik duruş bile bazı isimleri sevmek için yeterli bir sebep sayılabilir ama Loach, bunun da ötesinde didaktizimden uzak yalın anlatımıyla çok etkileyici filmlere imza attı: ‘Kes/ Kerkenez’, ‘Which Side Are You On?/ Hangi Taraftasınız’, ‘Land and Freedom/ Ülke ve Özgürlük’, ‘My Name is Joe/ Benim Adım Joe’, ‘The Wind That Shakes the Barley/ Özgürlük Rüzgarı’ …

Ve, son olarak tutkunu olduğu futbolu ve asi adam Eric Cantona’yı başrole yerleştirdiği son filmi ‘Looking for Eric’ ile sinemaseverlerle buluştu.

Gösterim tarihinden önce sorularımızı yanıtlayan Loach, 'işçi sınıfının yönetmeni olarak anılmaktan gurur duyduğunu söyledi. "Amerikan ideallerini anlatan filmlere karşı olduğum için özür dilemeyeceğim" diyen Loach, "Hollywood sinemasının empoze ettiği bir bakış açısı var. Bu taraf tutmaktır. Bu durumda bizler de diğer tarafı tutmalıyız" diye konuştu.

''Loach’u bütün dünyaya tanıtan ‘Kes’ filmine adını veren kuşun kerkenez olması da özgürlük temasıyla alakalı, çünkü kerkenez ortaçağda alt sınıfın sahip olmasına izin verilen tek avcı kuşudur.''



'İşçi sınıfının yönetmeni' olarak anılmak size ne hissettiriyor?
Eğer gerçekten böyleysem, çok gururlanırım. Bu çok hoş bir tanımlama. Eğer insanlar beni böyle görüyorsa, bu harika tabii ki.

Sinemada taraf olmak, bir görüşü savunmak hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bu Amerikalıların her zaman yaptığı bir şey değil mi? Amerikalılar, her yaptıkları filmde en fazla eziyeti Amerikalılar çekmiş gibi göstermiyor mu? Ya da gördüğümüz her film Amerika’nın zenginliklerini, Amerikan ideallerinin üstünlüklerini anlatmıyor mu? Ben bunlara karşı olduğum için özür dilemeyeceğim. Hollywood sinemasının bize hep empoze ettiği bir bakış açısı var; bu bakış açısında CIA desteklenir, dünyayı Amerikalılar kurtarır, Amerikalılar hep iyi adamlardır. İşte bu taraf tutmaktır. Bence bu durumda geriye kalanlar, yani bizler de diğer tarafı tutmalıyız. Bunda hiç bir sorun görmüyorum.

''Ken Loach, ‘Hayata Çalım At’ı Melbourne Uluslararası Film Festivali`nden, festivalin sponsorunun İsrail olması gerekçesiyle geri çekmişti.''

Kathryn Bigelow’un Oscar gecesi yaptığı konuşmayı izlediniz mi?
Evet izledim ve gerçekten şok oldum. Eğer doğru anladıysam tabii... Tam olarak doğru anlamamış olabilirim. Ama o gece Irak savaşı hakkında yaptığı filmi ABD askerlerine ithaf etti. Amerikan askerleri, bir milyona yakın Iraklı’nın ölümüne ve dört milyon Iraklı’nın yerinden edilmesine neden olan, bunu da sadece kendi çıkarları için yapan ABD’nin temsilcileridir. Keşke filmi ABD askerlerine ithaf etmek yerine, bu savaşta ölenlere ithaf etseydi. O konuşması gerçekten şok ediciydi...

Amerika dünyanın geri kalanını şiddete boğdu. Sonra bunun filmininin çekilmesi ve bu filmin de ABD askerlerine ithaf edilmesi, bize ABD’nin dünyanın geri kalanından nasıl kopmuş olduğunu gösterir. Siz ne düşünüyorsunuz?

HAYAL KIRIKLIĞI DEĞİL, ÖFKE HİSSEDİN
Burada bir kadın yönetmenin ilk kez Oscar alacak olması heyecan yarattı, ama açıkçası Bigelow'un konuşmadan sonra hissettiğimiz şey sanırım hayal kırıklığıydı.
Hayır hayır, hayal kırıklığı demeyin. Biz buna karşı hayal kırıklığı değil, öfke hissetmeliyiz. Ve öfkemizi göstermeliyiz.

Son filminiz 'Hayata Çalım At'ın (Looking For Eric) merkezinde Eric Cantona var. Neden Eric Cantona'yı seçtiniz?
Aslında teklif Eric Cantona’dan geldi. O bizimle bağlantı kurdu. Paul Laverty ve benim, Manchester United’daki zamanlarından tanıdığı taraftarlar ve onlarla olan ilişkisi hakkında bir film yapmak isteyip istemeyeceğimizi sordu. Biz de bu fikri tartıştık ve sonunda Paul, 'Eric Bishop' karakterini oluşturdu. Bu karakter bir bakıma Cantona’nın tam tersi. Hayatındaki her şey ters gidiyor. Filmin başlamasının hikayesi böyle.

Futbolun sizin hayatınızdaki yeri nedir?
Aslında tarif etmesi zor. Çok zevk aldığım ve işten farklı olan bir şey. İnsanlar neden futbolu sever? Bilmiyorum (gülüyor). Bu aslında zorunlu bir ilgi. Bence bu rekabetçi içgüdü ile baş etmenin bir yolu. Çünkü bu futbolda da rekabet var, ama en nihayetinde inanılmaz önemli bir mevzu da değil, ölüm-kalım durumu değil yani.



HAYATIN GERİ KALANI DAHA ÖNEMLİ
Peki postacı Eric’inkine benzer bir bağlılığınız ve tavrınız var mı futbola karşı?

Tabii ki inanılmaz bir zevk alıyorum. Sonuçta futbol rutinin dışına çıkmanın bir yolu. Ama tabii ki hayatın geri kalanı daha önemli.

Siz hangi takım taraftarısınız?
Benim tuttuğum kulüp çok küçük bir kulüp. Muhtemelen bilmezsiniz. Bath City adında küçük bir takım. Bath benim uzun süre de yaşadığım bir yerdir.

Eric Cantona sizin takımınıza karşı hiç gol attı mı?
Aynı ligde değiller (gülüyor). Bath City gerçekten de küçük bir takım.

KOMEDİNİN TEMELİNDE CİDDİ ŞEYLER OLMALI
'Looking for Eric’in diğer filmlerinize göre siyasi duruş açısından daha hafif olduğu fikrine katılır mısınız?

Tabii ki öyle. Ama yine de altında bir yerlerde önemli bir şeyler var. Aksi takdirde, komedi olmaz zaten. Bana kalırsa komedinin temelinde ciddi bir şeyler olmalı, ki komik olmasının sebebi budur aslında. Ayrıca bu filmde de işlediğimiz birçok fikir var. Rekabet ve saldırganlığa karşı, dayanışma, karşılıklı destek olma ve birlik gibi öğeleri öne çıkarıyoruz bu filmde. İnsanların bir birey için bir araya gelmesi var bu filmde.

Aslında filmin esas çizgisi, postacı Eric Bishop, Eric Cantona’ya, “Futbol hayatındaki en önemli sahne nedir? “ diye sorduğu anda belli oluyor. Orada Eric Cantona futbol hayatındaki en önemli anın bir gol değil, bir pas olduğunu söylüyor. "Çünkü pas takımın geri kalanını da oyuna dahil eder" diyor. Bu Eric Bishop’un hayatına da yansıyor. Takım olarak çalışmak, beraber mücadele etmek postacı Eric’in de ilişkilerindeki ve ailesindeki sorunlarını çözmesini sağlayan yol oluyor.

Aslında Eric Bishop’un sorunlarını çözüş şeklinde gerçek üstü bir yan da var ve bu bir açıdan izleyiciye umut da veriyor. Neden bu tarz bir yolu seçtiniz?
Evet, şaka gibi. Ama geleneksel ile bağı bu şekilde kırmak ve filme biraz fantazinin ışığını katmak gerekliydi. Ki zaten filmin genelinde böyle bir gerçek üstülük var. Eric Cantona ile olan hayali sohbetlerden başlayarak var bu. Filmin sonu da bunun bir yansıması. Herkesin Eric Cantona olması fikri, biraz Spartaküs’teki herkesin beraber savaşma ruhuna benziyor. Bunun filmi bitirmenin çok hoş bir yolu olduğunu düşündük. Bekleneni yapmak yerine, beklenmeyeni yaparak insanları güldürmek istedik.

Türkiye'den takip ettiğiniz yönetmenler var mı?
Takip ettiğim Türk yönetmenler var mı... Aslında başka ülkelerden filmleri takip etmek hiç kolay olmuyor. Çünkü İngiltere salonları Amerikan filmleri tarafından domine edilmiş durumda. Aslında bir isim veremem ve bu benim hatam. O yüzden lütfen, lütfen bana kızmayın. Ama tabii ki başka ülkelerin filmlerini takip etmekte neden zorlandığımız hakkında da konuşmalıyız.



Dünyada takip ettiğiniz, gelecek vaad ettiğini düşündüğünüz genç yönetmenler var mı?
Tabii ki var. Ama onları tek tek saymak! (Gülüyor.) Bir anda aklıma isimlerin gelmesi zor, ama birçok birçok güzel film yapılıyor. Mesela Jacques Audiard’ın “Un Prophet”i var. Ama dediğim gibi çok fazla isim var ve sayarken birilerini dışarıda bırakmaktan korkuyorum. Ayrıca yeteneğin sınırı yoktur. Ve her zaman yeni birileri çıkacaktır.

''Babası elektrikçi olan Ken Loach, hukuk eğitimi aldı. Usta yönetmen ilk Altın Palmiye’sini Ülke ve Özgürlük’le aldı.''

Siyasete olan ilginizi biliyoruz. Ve Türkiye’nin de AB ile uzun bir ilişkisi var. Siz AB’yi nasıl görüyorsunuz?
Aslında orada da filmdekine benzer bir fikir var. Anafikir işbirliği yapmak ve bu gayet hoş. Ama AB neo-liberalliği merkezine alıyor. Avrupa'yı organize etmek için büyük sermaye yönetmek gerekiyor ve işletmelerin daha karlı hale getirilmesini gerektiriyor. Tabii bu durumda özelleştirme destekleniyor. Ya da AB dışındaki ülkelerde maaşların düşürülmesi için uğraşılıyor. Bu açıdan bakınca AB’ye kesinlikle karşıyım. Ama bu karşıtlığımın sebebi milliyetçi olmakla ilgilli değil.

Filminiz Türkiye’de gösterime girmeden söylemek istediğiniz bir şeyler var mı?
Şöyle bir şey diyebilirim; ben kadınların bu filme, sadece futbolla ilgili olduğunu düşündükleri için gitmediğini duydum. Filmin içinde futbol var. Ama Eric Cantona gerçekten enteresan biridir. Ayrıca eşiyle bir ayrılık yaşayan, ikinci eşinin çocukları ile beraber yaşayan bir adamın, bütün bu sorunlarla baş etmesine dair bir film bu. Futbola değiniyor, ama sadece futbol ile ilgili değil. Lütfen futbolla ilgilenmiyorsunuz, ya da futbolu bilmiyorsunuz diye filme ilgisiz kalmayın.

(Simla Yerlikaya ile )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder