13 Şubat 2010

'Atatürk'ü öldürmek isteyen adamı merak ettim'


Yeni romanı 'Ziyan'da, Atatürk'e suikast girişiminde bulunduğu için idam edilen Ziya Hurşit'le 'sakıncalı' bir eri buluşturan Hakan Günday ntvmsnbc'ye konuştu: Ziya'nın Atatürk'ü öldürmek istemesi için hiçbir sebep, makul gelen bir gerekçe bulamadım. Anlayamadım… Neden? Neden böyle bir şey yapmış?

''Alnında belli belirsiz bir dikiş izi olan ve askerlik hizmetini yapan genç adam, harabeye dönüşmüş taş kulübede, her yerin bembeyaz karla kaplı olduğu bir bölgede, nöbet tutmaktadır…. Ve her nöbetinde Ziya Hurşit’in hayaletini görür. Asker, intihar etmenin eşiğine geldiğinde, onu bu fikrinden caydıran yine hayalet Ziya Hurşit olur.''

'Kinyas ve Kayra', 'Zargana', 'Piç', 'Malafa' ve 'Azil' kitaplarının yazarı Hakan Günday, yeni romanı 'Ziyan'da tarihin derinliklerinde kalmış gizemli bir kişiliği, Ziya Hurşit'i günümüzden bir gençle, “sakıncalı” bir erle buluşturuyor. Günday yeni romanını anlattı:

TAŞLARDA, BİR DE TAŞ GİBİ ADAMLARDA...
Romanın baş karakterleri asker olduğu için soruyorum, askerliğinizden ne kadarı romana yansıdı?

Bu ister istemez olan bir şey. Eğer konu bildiklerin ve ilgilendiklerin üzerine çalışmaya dayalıysa, kendini tamamen yazıdan, yazdığından soyutlamak mümkün değil. Tarafsızlık çok nadir bulunan bir özelliktir. Taşlarda, bir de taş gibi adamlar da vardır. Onun için bahsettiğin konu ne olursa olsun o konuyla ilişkini de, farkında olmadan satır boşluğuna yazarsın. Belki satırlara yazmamak için gayret edersin ama satır boşluğuna yazarsın. Bunu ister istemez yazarsın.


Askerlikle ilgili bir öykü anlatmak ne zamandan beri aklınızdaydı?
Aslında Ziya Hurşit’i anlatmak istiyordum. Ve Ziya Hurşit’ten bahsetmenin bir yolunu arıyordum. Ziya Hurşit’ten bahsetmenin yolu da - bir tarihçi olmadığım için - ancak romanla olabilirdi.

Ziya Hurşit’in hikayesinde ilginizi çeken neydi?
Ziya Hurşit, çok kısa hayatında üzerine asker fotoğrafı yapıştırılmış bir tiptir. Bir askerdir. Çok kısa da olsa… Farklı savaşlara katılmıştır. Romandaki asker karakterinden çok farklı bir askerdir ama. İkisi de örgütlü bir ordunun mensubu olmuşlardır. Birbirlerinden farkı birinin hayatta olması diğerinin olmamasıdır. Bu tezadı ortaya koyabilmek ve sorgulayabilmek için, zorunlu askerlik hizmetini yerine getiren bir askeri Ziya’nın karşısına koymak makul gibi geldi. Çünkü biri korkuyu tanımazken diğeri korkudan başka bir şeye sahip değil. Bu yüzden böyle bir askeri hikayenin içine koymak gerekiyordu ki Ziya’yla hiçbir bağlantısı olmasın.

Ziya Hurşit hayatınıza ilk ne zaman girdi?
İnkılap tarihi kitaplarında...

O NOKTANIN GÖRÜNDÜĞÜ KADAR KÜÇÜK OLMADIĞI
Aklınıza çıkmamak üzere girmesinin bir sebebi vardır herhalde?

İlgimi çekti çünkü Ziya’dan kitaplarda şöyle bahsediliyor; Ziya Hurşit ve arkadaşları böyle bir suikaste giriştiler nokta, idam edildiler nokta. İşte o noktanın kitaplarda göründüğü kadar küçük olmadığını ve olamayacağını düşününce, o yaşlarda, aklımda kaldı ve sonrasında oturup incelemeye başladım.

NEDEN BÖYLE BİR ŞEY YAPMIŞ?
Hiçbir sebep, makul gelen bir gerekçe bulamadım. Anlayamadım… Bunlar insanı meraklandırıyor. Neden? Neden böyle bir şey yapmış? Kalkıştığı iş… O dönemde topluma aydınlık saçan bir karakterin hayatına son vermeyi düşünen başka bir karakter… Ve aralarında borç alacak, kişisel bir çatışma, aynı kadına aşık olma, kıskançlık vs… gibi bir sorun da yok. Demek ki başka bir şey var. İşte o başka bir şeyin ne olduğunu anlamak zaten yeterince heyecan verici. O dönemi düşündüğümüz de yer çekimine karşı olmak gibi bir şey. Mustafa Kemal Atatürk’e suikast düzenlemek, bunu düşünmek akla gelmeyecek bir şey. Bu olabilecek bir şey değil. Bunu düşünebilecek bir adamın, 26 yaşında hayata gözlerinin yummuş bir adamın, kısa dönemde neler yaşadığını düşünmek istedim. Çünkü bu bana delice ve korkusuzca geldi Ve bu kadar korkmamayı ve toplumsal gerçeklerin baskısından sıyrılmayı, birkaç yıl önce İstiklal Harbi’ni yönetmiş adamı öldürmek istemek için bir sebep lazım. O sebebin araştırılmasıdır bu kitap…

Kaynak sıkıntısı çektiniz mi araştırmayı yaparken?
Tarih enteresan… Öğretmen okur, tarihçiler yazar. O açıdan ilgilenilmesini istemediğimiz konuları tarihe geçirmeyebiliriz. Dolayısıyla kaynaklar ne kadar uğraşırsan uğraş asla konuyla ilgili derinlikli bilgi vermiyor. Bu konuyla ilgili de hakkında sahip olduğumuz bilgiler yeterli değil. Özellikle Ziya Hurşit’in bu işe hangi aşamada, hangi niyetle girdiğini çözemiyoruz. Çözebildiğini düşünenlere, o döneme yakın ya da bu konu üzerine yazmış insanlara baktığımız da, üstün körü açıklamalar görüyoruz. Beni ilgilendiren Ziya Hurşit zaten, diğer katılımcılar değil. Onun bu noktaya varışı bir muamma. Çünkü, insanların zar zor okuyabildiği günlerde aldığı eğitime bakıldığında, daima kendini beslemeye çalışması, meclisteki konuşmalarına bakıldığında yaklaşımlarının ilerici olması, bütün bunlar ona atfedilen suikast nedeniyle tezat oluşturuyor. Üzerinde düşünülmesi, fikir yürütülmesi heyecanlı bir konu…

DURAN BİR HAYATTAN BAHSEDİYORUZ
Ziya Hurşit'le askerin hikayesini birleştirmek baştan beri aklınızda olan birşey miydi?

Bunu bir tarih kitabı gibi düşünmedim. Bu benim ilgimi çekmiyor. Ben şaşırtıcı şeyleri seviyorum. Ben onu öyle bir dünyaya sokmak istedim ki, o da sırıtmasın hayali kahramanların yanında. O da sanki hayaliymiş gibi olsun. Bunu sağlamanın da yolu da askerlikle birleştirmekti önce. Ama salt bir askerlik romanı da yazmak istemiyorum. O da benim ilgimi çekmiyor. Söz konu bir komandonun hayatı değil. Gösterişli bir hayattan bahsetmiyoruz. Duran bir hayattan bahsediyoruz. Nöbet tutan ve başka bir şey yapmayan bir askerden bahsediyoruz. Bedeni dururken nöbette o beyin sürekli dönüyor.

Ziya Hurşit’i de daha iyi anlamak gerekiyor belki de ama bu konuda romandan çıkıp gerçekliğe fazla uzanamıyoruz değil mi?
Bu hayatta her şeyi bilebileceğiz diye bir şey yok zaten. Benim sevdiğim romanlarda böyle. İnsanın içinde hep kancaya benzer bir soru işareti bırakan, insanın içini kanırtan romanları seviyorum. Gerçek hayatta da bu kadar haberdar oluyoruz. Başka bir hayat, her şeyin bilindiği bir hayat bilmiyorum.

ASKERLİK İYİ BİR SAHNE
Askerlik öykü için nasıl bir zemin oluşturuyor? Ziya Hurşit’in hikayesine girmeden önce çok sağlam kurulmuş bir askerlik hayatı var çünkü.

Askerlik bunun için iyi bir sahne. İnsanın kullanmaması için hiçbir sebep yok. Yeterince gösterişli, her şey var içinde. Bir laboratuar gibi. Bu laboratuarda bazen fare, bazen peynir bazense laborant olarak çalışmak insanın ilgisini çekiyor tabii. Ordu, bir erkeğin hayatında gördüğü en düzenli yer. İki çarpı iki’den daha düzenli… İnsanın görüp de etkilenmemesi, önce kendine, sonra başkalarına bahsetmemesi mümkün değil. O yüzden de askerlik anıları anlatılır zaten.

''Ölmeyi hayal etmek ölü bir adam olmaya yeter...''

ELEŞTİRMEK ASKERLİK İÇİN HAFİF KALIR
Askerliği öykünün temeline almak eleştiriyi zorunlu kılıyor mu?

Güneşi sadece bronzlaşıyorum diye anlatamazsın. Başına güneş geçti diye de anlatmalısın güneşi. Yoksa o güneş bir solaryum makinesi olur. O yüzden eleştirmek askerlik için hafif kaçar. Vardığım noktalar da karakterin yaşadığı dünyadır. Burada söz konusu şahsın, zorunlu askerlik hizmetine bakışı bizi bu eleştirileri okumamızı zorunlu kılıyor. Eğer başka biri olsaydı muhtemelen güneşin bronzlaştırdığından bahsedebilirdik. Ve o bronz teniyle memleketine döndüğünde omuzlarına alındığında ‘benim başıma asla güneş geçmedi ki, niye ondan bahsedeyim’ der. Yani sorunun cevabı evet… Karakter de onu zorunlu kılıyor.

‘BEN NEREDEYİM ONLAR NEREDE’
‘Ziyan’ diğer romanlarınız gibi bir meselesi, varoluşsal bir sorunu olan bir roman. Askerliği hikayenin temeline koymak bunun için doğru bir seçim mi?

İnsanın kendini kıyaslaması için faydalı bir kurum. ‘Ben neredeyim onlar nerede?’ diye… (gülüyor) Sınırlarını tanıyabilmen için ciddi bir kurum. Onlara bakarak kendini tanıyabilirsin

ATATÜRK YAZDIĞIM AN, O ARTIK BİR ROMAN KARAKTERİ
Mustafa Kemal’i öyküye yerleştirirken çekindiğiniz, ‘aman yer vermeyeyim’ dediğiniz bölümler oldu mu?

Hayır çekinmedim. Çünkü yer o kadar büyük ki. Benim işim bunun manasını öğrenmeye çalışmak. Roman düşünen biriyim. Gerçeklikle çok az ilişkim var. Gerçek hayat benim çok ilgimi çekmiyor. Ben kalemimi alıp Mustafa Kemal Atatürk kelimesini yazdığım zaman o artık benim için bir roman karakteri. Ziya Hurşit de öyle, asker de. Oradaki herkes öyle. Bu bir roman. Oradaki isimlerin roman haricinde neyi temsil ettiği, neler yaptığı beni ilgilendirmiyor. Bu başka bir şey, başka bir konu. Bu ansiklopedi ya da bir yemek tarifi değil. Bu bir roman… Ama bu tarz şeyleri düşünebilecek olan, tereddüde düşebilecek olanlar bir dilekçe falan yazabilir tabii.(Gülüyor)

SAYDAM AMA DEVASA BİR DUVAR
Ben ansiklopedi yazmıyorum. Bu tamamen kurgu… Celine ‘’Benim yolculuğum tamamen kurgudur’’ diyor ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ için. Oğuz Atay da, ‘’Ben kuşu sevmiyorum, kuşu düşünmeyi seviyorum’’ der. Yani o kuşu alıp da kağıda yazdığı zaman, o artık roman kahramanıdır. Arada saydam da olsa devasa bir duvar var gerçekle. Hiçbir kanunun, hiç kimsenin üzerinden atlayamayacağı bir duvar…

BURASI BENİM SON KALEM
Ama hiç çekinmedim… Bu konular sıkıntılı konular, insanların bir laf etmeden önce üç kere düşündüğü konular ama ben yazarken böyle hissetmiyorum. Burası benim son kalem. Niye son kale? Çünkü diğer bütün kalelerini zaten vermişsindir. Yani uydurmuşsundur topluma ve onun gerçeklerine. Eğer o son kalede de kendini uydurmaya çalışırsan, bir çatlağa yerleştirmeye çalışırsan, boşluklara sığmaya çalışırsan, o kale de elinden gider. Ben zaten o kaleyi de muhafaza edemeyeceksem, gider baştan pozitif bilimlerle ilgili bir meslek edinirdim. Eğer benim işim hikaye anlatmaksa, hiçbir korku ya da çekincem olmamalı. Çünkü bu, iki an için yapılıyor. Yazma anı, okuyanın okuma anı. Bu iki ana kimse karışmasın yani… Eğer bunun tersini düşünürsen, o görünmez eli hissedersin. Gerçeğin değişir, yazdıkların değişir… Artık o, sen olmazsın.

''Soğuk… her yerde soğuk... İnsanın içine işleyen bir soğuk… Soğuk, bir bölgenin, bir toplumun, insanların, tarihin, günün içine işliyor. Vuruyor, çarpıyor, durduruyor. Her şey donuyor.''

BAŞROLDE SOĞUK VAR
Soğuk kitabın en önemli öğelerinden birİ. Gerçek anlamdaki soğuk ve Asil’in ruhunu donduran soğuk…

Romandaki en önemli karakter soğuk. Başrolde soğuk var. Orada işte hatıralarla bağdaştırabiliriz. Asil’in geçmişte yaşamak gibi bir sorunu oluyor. Unutamamak gibi bir sorunu var. Bir süre sonra fark ediyor ki hatırladıkça donuyor. Hatırladıkça ilerleyemiyor. Sürekli geçmişi düşünürsen ilerlemen çok zor olur. Önce davranışlarında bir yavaşlık oluyor sonra duruyor. En nihayetinde hareket edemeyeceğini anlıyor. Bu soyut olarak donma hali bu. Ve bunu -30’la yan yana koyarsan hem parmakların donuyor hem de davranışların ve düşüncelerin donuyor. Bu ikisini yanyana görmek için iyi bir gösteri. Evet hem gerçek anlamdaki soğuk hem de düşünceleri donduran soğuk, geçmişi düşünmekten, geçmişte yaşamaktan kaynaklanan düşünce ve duygu donukluğu…

DOĞU BATI ARASINA MAGMA GİRMİŞ
Doğu - Batı ayrımı da romanda sıklıkla yer buluyor...

Doğu ya da Batı'ya düşmek diye bir şey var. Bu bile yargılayıcı bir şey. Nereye düşüyoruz, nereden bırakıyorlar bizi. Ama bu ayrım kendiliğinden gelen bir sahne. Benim ürettiğim sahne değil. Bu sahne zaten dantel gibi işlenmiş yüzlerce yıl içinde. Sonra bir bakmışsınız insanlar İstanbul’dan kalkmışlar, örneğin Doğubayazıt’a gelip zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmişler. O yörenin insanlarını gördükleri zaman onlar hakkında hiçbir fikirleri olmadığını anlamışlar ve yörenin insanları da, İstanbulluları görebildikleri kadar anlamışlar ve orada da devasa bir iletişim sorunu ortaya çıkmış. Yani Batı’yla Doğu arasına magma girmiş, yanıyor. Onun için haliyle aynı lisandan konuşamama durumu var.

BİRBİRLERİNE ALACAKLI GİBİ BAKIYORLAR
Kızgınlık nerden geliyor peki? Çünkü bu sadece anlamamakla ilgili değil…

Herhalde iki taraf da diğerinin kendisine borçlu olduğunu düşünüyor. ‘Bunun bana elektrik borcu var’, ‘Adam gibi okul borcu var’, diğeri de ‘bunun da bana vakasız bir kaldırım borcu var’, ‘suç işlememe borcu var’, ‘gecekondu borcu var’ diyor. Dolayısıyla birbirlerine alacaklı gibi bakıyorlar. Tamam, devletin bütün vatandaşları birey olarak, bir diğerine borçludur. Emek borçludur. Ama buradaki yanılsama şu; bu borçlar beraber üretilerek ödenir. Sokağın öbür tarafındaki adamdan beklemezsin. Karşı kaldırımda durup bana bunları bunları öde diyemezsin. Batı’yla Doğu arasındaki kızgınlık bundan doğuyor bence. Bu da bir günde olmuş bir şey değil. Özenle işlenmiş nakış gibi bu kızgınlık, hayal kırıklığı, üzüntü…

YAŞLANMAYAN BİR KONU
Roman -ister istemez- güncel konularla yakından alakalı. Bu bilinçli bir tercih mi?

Bu tamamen tesadüf. Ben yazdıklarımın yayınlanma tarihindeki gazete haberleriyle ilişkisini hiçbir zaman düşünmedim. Zaten, 1980 doğumlu bir adam olsan okumayı öğrendiğin andan itibaren bu konuların güncel olduğunu görürsün. O yüzden ne yazık ki her zaman güncel bir konu. Yaşlanmayan bir konu. Geçmiş asırlara ait meseleler…

Unutturmak, kaybetmek, hatırlamak… Bunun yarattığı tahribat, paranoya Asil'in ruh halini anlamak için yeterli mi?
Uyanık kaldığınız süre içerisindeki hayatın tamamen gerçek olmayan şeylerle dolu olduğunu düşünün ve bunu ancak o gece yatağa yatıp başını yastığa koyduğunda ve o an bütün bunları idrak ettiğini düşün. Sabah bindiğin otobüs de gerçek değildi. Bilet kavgası yaptığın şoför de gerçek değildi. Bindiğin durak da aslında yoktu. Bütün bunları anlayınca kızgınlık önce bir yanardağ gibi patlıyor. Sonrasında asla melankoli olmayan ama çok derin bir hüzün, sis gibi üzerine düşüyor. O sis yorgana dönüşüyor yorgan parçalanıp toprak oluyor ve sen kendini gömülmüş olara görüyorsun. Diyorsun ki ancak bir ölü gerçekten bu kadar uzak hissedebilir ama bu sefer de hala karnın acıkıyorsa çok kızıyorsun, ''Hani ben ölüydüm. Bari cesedimi rahat bırakın.'' Onun için Asil’in olsa olsa böyle bir sıkıntısı olabilir.



ELİNDEN BİRŞEY GELMEDİĞİ İÇİN DELİREN BİRİ
Bu kızgınlık Schopenhauer’un ki gibi bir pesimist bir kızgınlık mı?

Tabii ama mesela bir bardağın yarınsın boş olması Asil'i ilgilendirmeyebilir, bazı anlar 'ne mutlu bardağımız var' diyebilir. Onun için saf bir kötümserlikten de bahsedemeyiz. Onun savaşı kendisiyle. Onun savaşı sahip olduğu ama anlayamadığı bilgiyle, yönetemediği bilgiyle. Bu aslında şuna benziyor; televizyonu açtın, haberler Etiyopya’da 320 çocuğun öldüğünü öğrendin. Asil, bunu öğrenince elinden hiçbir şey gelmediği için deliren biri. Biz ise kanalı değiştirenleriz. Onun için hassasiyet var.

‘’Burada nöbet tutmaktansa birilerini öldürmek ya da geberip gitmek çok daha kolay görünüyordu.''

TERHİS KAĞIDIYLA BUHARLAŞMIŞLAR
Bu cümle sadece Asil’in ruhuyla alakalı mı yoksa soğukta nöbet tutan her askerin hissettiklerini de düşünebilir miyiz?

Denk düştüğünü söylemek gerek. Asil'in en büyük korkularından biri yalnız kalmak. Kendi başına kaldığı zaman referans noktası kalmıyor. Referans noktası kalmadığı zaman hayal dünyasında yaşamaya başlıyor. Çünkü kendisini kıyaslayabileceği bir insan yok. Onun için yalnızlık ölme fikrinden, her şeyin sonlanacağı fikrinden bile acı verici… Hatta çok hafif kalıyor ölüm... Ama bir yandan da bunlar gerçek olsalardı çok daha önce yazılmış olurdu. Demek ki terhis kağıdıyla buharlaşmışlar. Ve hepsi şirin, tatlı, birkaç kadehten sonra anlatılan askerlik anılarına dönüşmüş… Biraz garip değil mi? Mutlaka anlatılmayan oralarda kalan da var ama bu çoğunluk teşkil etmez. Sadece hele şu askerlik bitsin ben burayı ne yapacağım demeye benziyor. O ne kadar gerçekse bu da öyledir.

'KÜFRET AMA FİRAR ETME'
O erkek burada büyüdü. Yıllardır devam ettiğini söylediğimiz güncel konun içinde büyüdü. O çocuk anlık olarak isyan edebilir ama onun aklına monte edilmiş bir sürü emniyet sübabı var. ‘Küfret ama firar etme’, ‘günlerini say ama belli etme’, ‘sonrasında mahvettiler beni de ama mümkünse omuzlarının üzerinde git oraya’… Bu emniyet sübaplarını aşmak çok beklenilebilecek bir şey değil. Ancak istisnai durumlarda aşılabilir. Askerlik boyunca her gün küfrediyor ama sonra? Sonrası çok önemli. Sonra ne oluyor? Kim bilir kaç tane insan var geçim sıkıntısı yaşayınca keşke askerde olsaydım diyen. Çok tuhaftır yani. Sağlıklı olduğunu varsayarak hastalanmıyor mu diye soruyorsun ama ne kadar sağlıklı olduğumuzu nereden biliyoruz ki bunlar onu hastalandırıyor mu diye şüphe ediyoruz?

'BUNU SEN SEÇTİN!'
Peki siz askerliği nereye koyuyorsunuz kurum olarak?

Geçmişe koyuyorum. Başka koyabilecek bir yer yok. Bütün dünyaya baktığımızda belki de insanı zihinsel rahatsızlıklardan uzak tutabilecek olan önemli bir ayıran var. O da özgür irade. Özgür iradeyle girilen hiçbir kurumdan zihinsel olarak deformasyonla çıkmaz insan. Çünkü daima karşında kapı gibi ‘bunu sen seçtin!’ cümlesi durur ve o da ona göre davranır. Belki de ordulara özgür iradeyle katılım kıstas olabilir.

''Dünyanın bütün ordularının bütün üniformaları aynı kumaştan dikilir asker. Görünmezlik kumaşı. İçine girdiğin anda kaybolursun. Seni kimse bulamaz...''

NIKE ORDUSU, ADIDAS KUVVETLERİ...
Romanda geçtiği gibi kamuflajlar kişiyi görünmez kılar mı? Ve bu görünmez olma hali sadece askerlikte yaşanan bir durum mu?

Değil tabii ki. Bunu takım elbiseler için de söyleyebiliriz ama bu orduda çok bariz olan bir durum. Günlük hayatta ise çok sinsice ilerleyen, nadir insanların fark ettiği ama genelin umurunda olmayan bir durum. Mesela markalar var. Nike ordusu, Adidas kuvvetleri, Lacoste çıkartması var. Ve bu insanlar görünmez oluyorlar bir süre sonra…

İNSANDAN ESER KALMAZ, GÖRÜNMEZ OLURLAR
Asil'in zihninde görünmez olma durumu nasıl cereyan ediyor?

Onun farklı bir bakış açısı varken birden bu kadar büyük bir kalabalığı aynı kıyafetler içerisinde görünce… Ve ilkokulda bir düğmen kopar o kadar önemsenmez ama orada öyle değildir. Ceplerinize kadar neyin nerede olduğu yazılı. Bu kadar benzerlik ve insanların Leviathan gibi olması, binlerce insanın bir araya gelip tek bir karakter yaratması onu etkiliyor. Binlerce insan bir araya gelip tek vücut olurlarsa insandan eser kalmaz zaten, görünmez olurlar. Tabii ki başkarakter de bu açıdan şaşırmıştır ve görmemeye başlar. Sadece kamuflajı görür. İnsanların yüzü o yüzden pek anlatılmaz kitapta zaten. Görebilseydi anlatılırdı.

AMA NÖBET YERİMİ TERK ETMEDİM
''Hayır, ölü adamı kimseye anlatmayacaktım. Karşıma sadece nöbetlerde çıkan bir hayaletle konuştuğumu kimse bilmeyecekti. Nöbet tutmanın ne demek olduğunu biliyordum. Belki de sadece yan etkilerinden biriydi. Saatlerce yalnız kalmanın, sabit durmanın etkilerinden biri halüsinasyon görmek olabilirdi. Nöbet sırasında başına garip olayların geldiği o kadar çok asker tanımıştım ki, buna şaşırmazdım. Hikâyelerini dinlediğimde bir belgesel hayal ederdim. Soru, “Nöbet sırasında ne yaptın?” olacak ve askerler sırayla yanıt verecekti:

“Sigara içtim.”
“Ağladım.”
“Önümden geçen çocuğa para verip, karşıdaki lokantadan yemek getirtip yedim.” “Kulenin duvarlarına yazılar yazdım.”
(...) “Ağladım.”
“326784 seri numaralı silahımın namlusunu ağzıma sokup tetiğe bastım.”
“Ağladım.”
(...) “Kabanı yere serip, üstünde uyudum ve donarak öldüm.”
“Ağladım.”
“0906584 seri numaralı silahımı hedef gözetmeksizin ateşledim ve altı sivili öldürdüm.” “Ağladım.”
“Her gün aynı saatte önümden geçip 'Hayırlı nöbetler, asker ağa!' diyen bir herif tarafından havaya uçuruldum.”
“Cep telefonuyla konuştuğum karımdan, çocuğumun ölü doğduğunu öğrendim.” “Ağladım.”
Belgeselin sonundaysa, aynı sırayla hepsi şu cümleyi söyleyecekti:
“Ama nöbet yerini terk etmedim!”


ARTIK ŞAŞIRMIYORUM
Romanda gerçeğin kendisi olan ama bir yandan da çoğu kişiye sert gelebilecek bölümler var. Bazı insanların bu gerçeklikten uzak, bihaber olma durumu size garip geliyor mu?

Tabii ki garip geliyor ama artık alıştığım bir gariplik bu. Şaşırmıyorum. Eskiden daha çok şaşırırdım. Nasıl olur da görmezler bunu diye. Garip gelecek, hep gelecek. Nasıl bir renk için herkes farklı bir kelime söyler, nasıl bir acıyı gördüğümüz de aynı oranda tepki vermeyiz. Bu bir kitabı yazmanın 1001 sebebinden biri aynı zamanda.

YOLUNUZU BULMAYA YARAYAN BİR TABELA
Sizi yeraltı edebiyatı içinde konumlandırmaları da gerçekliğe uzak olmakla ilgili mi?

Ona artık hiç şaşırmıyorum zaten. Daha önce de kısaca anlatmaya çalıştım. Yeraltı edebiyatını kitapçılarda yolunuzu bulmanızı sağlayan bir tabela olarak görüyorum. Bu tüketimi kolaylaştırmanın yollarından biridir. İnsanın beynine yeni bir klasör açmaktansa var olan klasörün üzerine işlemek daha makul ve kapitalist bir yaklaşım doğal olarak. Şimdi her yazara pirinç levha yaptırmak mı kolay yoksa kişisel gelişimin yanına yeraltı romanları yazmak mı? Eğer böyle bir şey istiyorsanız var öyle bir tür. İçinde bir de kitap var. Dostoyevski’nin yerin altından bize gönderdiği yazılar var. O zaman koca bir raf yapalım ve onu oraya koyalım. Ama algı sistemi böyle yürüyor. O yüzden okuyan o kitabı neden aldığını unutup kitabın içinde kayboluyorsa eğer ikimiz de işimizi yapmışız demektir. Gerisi teferruat.

BEN HERKESLE KONUŞMAYI İSTERİM
Birkaç sene önce kitaplarınızın çok satmadığını söylemiştiniz. Bunu önemsiyor musunuz?

Yazarken çok satmayı düşünmüyorum. Beni ilgilendirmiyor. Bir kelimenin, romanın kaç eve girmesini istersin diye sorarsan bu bana hiçbir zaman yetmez. Ben herkesle konuşmak isterim. Onun için 7 milyon da satsa bana az gelir. O yüzden bunu bir mesele olarak görmemek lazım. Bu konu hakkında hayalim var. Fikrim yok… Hem sizin yaşadığınız zaman ve zemin öyle değişir ki kitaplarınız kişisel gelişim kitaplarının yanında bile durabilir. Yeraltı edebiyatına dahil edilme bakımından söylüyorum bunu.

EVDE BİR AYNA VAR BENİMLE GEZEN
‘Ziyan’ı önceki kitaplarınızdan farklı bir yere koyabiliyor musunuz?

En azından yapmadığım bir şey. Daha önce bu kadar eskiyi anlatmamıştım. Ama farklı bir yere koymak benim yapabileceğim bir şey değil. Ne değişti bilmiyorum. Bunu, evde bir ayna var benimle gezen, ona sormak lazım. Ben ne eski yazdıklarımı düşünüyorum, ne de açıp bakıyorum. Yazdıklarımla ilişkim sadece yazana kadar… Aynı düzlem üzerinde farklı bir yerde olmaktan bahsedebilir ancak…

Tarih ve edebiyat dışında sinema da bu romanı yazarken doğrudan sizi etkiledi mi?
Buna tam yanıt vermek aslında çok zor. Seni sen yapan, bütün şahit olduğun sanat eserleri seni etkiliyor, senin estetiğini belirliyor. Tek bir isim vermek mümkün değil. Ama binlerce filmden bahsedilebilinir tabii. Luis Bunuel de benim ilgimi çeker, Guy Ritchie de. Yani bu çok çok büyük bir malzeme. Aslında hikayenin de gerektirdiği bir şey. Sadece etkilendiğim için yaptığım bir şey değil. Hikayeyi anlatmak için de gerekli.

AĞACIN GÖZÜNDEN ANLATMAK
Şu an biz konuşuyorsak hem benim gözümden, hem senin gözünden hem de ardında duran ağacın gözünden anlatmak gerekiyor ki benim söyleyemediğimi o söylesin. Buna mecbursun bir şeyi komple anlatmaya çalışıyorsan her açıdan bakmak belki de doğru bir jimnastik. Tabii ki sadece tek gözden bakan romanlar da yazdım. ‘Malafa’ öyledir örneğin. Ama mümkünse yanımda bir telefon kulübesi varsa telefonun ahizesiyle de bakmak isterim. Bakalım o ne diyor, nasıl alay ediyor bizle diye. Bu belki de ciddiye almayı engellemek için gerekli bir şey. Çünkü en büyük sorun o. Ciddiye alınması gereken en önemli sorun insanın kendisini ciddiye almaması. Bunu ancak bir başkasının gözüyle yapabilirsiniz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder