21 Şubat 2010

'Daha çocukken bağımsızdım...'


Oynadığı film ve televizyon dizileri gibi, ilk filmi 'Yazı Tura' ile birlikte yönettği filmler de heyecanla beklenen Uğur Yücel ile Ejder Kapanı sonrasında konuştuk:

İlk filmlerin eleştirel anlamdaki başarısı sonradan bir kıyaslamayı da beraberinde getiriyor. Siz de ‘Yazı Tura’dan sonra ‘Hayatımın Kadınısın’ ve ‘Ejder Kapanı’nı çekerken 'ilk film başarısı'nın baskısını hissettiniz mi?
Ben gündelik hayattan beslenmem. Birkaç köşe yazarım vardır. Üzerimde baskı kuracak birileri yok. Kimin ne kıyasladığınla da ilgilenmem. Eleştirilere hiç cevap vermem. Karşı yazı yazmam. Övgülerin hepsine teşekkür etmek isterim. Tam anlatabildim mi bilmem ama yaptığım işlere ne diyecekleriyle hiç ilgili değilimdir.

Peki ‘Yazı Tura’nın festivallerde aldığı ödüller ve övgüler ya da gişesi daha sonra çekeceğiniz projelerde az da olsa yönlendirici oldu mu?
Önceden festivallere karar verseydim, sinemamda bu tür filmler çekmezdim. Dış etkenlere aldırmam. Daha çocukken bağımsız biriydim, ölene kadar da öyle gidecek.

Mutluluğun önündeki iki engel: Aşk ve iş

Aşk, tutku, ilişkiler, statü, iş, sanat, gezi... Hayatla ilgili her şeyi kendi deneyimleri ile filozof, sanatçı ve düşünürlerin fikirlerini birleştirerek anlatan yazar Alain de Botton yeni kitabını anlattı.

‘Romantik Hareket’, ‘Öp ve Anlat’, ‘Seyahat Sanatı’, ‘Aşk Üzerine’, ‘Felsefenin Tesellisi’, ‘Statü Endişesi’ gibi kitapların yazarı Alain de Botton’un yeni kitabı ‘Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı’ çıktı. Kitabının tüm dünyadan önce Türkiye’de yayınlanmasının şaşırtıcı ve sevindirici bir durum olduğunu söyleyen Botton, yeni kitabını ve yazma sürecini anlattı.

TÜRKİYE’YE DUYGUSAL OLARAK DA YAKINIM
Türkiye’de sevilen ve kitapları yüksek satışa ulaşan bir yazarsınız. Yine de kitabınızın tüm dünyadan önce Türkiye’de yayınlanması şaşırtıcı bir durum. Bununla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

Türkiye’deki başarım beni çok memnun ediyor ve sadece tek tek okuyuculara değil bütün ülkeye minnettarım. Türkiye’yi kitaplarım yayınlanmadan çok önce de seviyordum. Gençliğimde ailemin her yaz tatile geldiği ve bazı atalarımın 19. yüzyılda uzun yıllar boyunca yaşadığı ülke. Yani Türkiye’ye hem pratik hem de duygusal olarak yakınım. Kitaplarımın orada çok satması sevindirici ve dokunaklı bir sürpriz oldu. Bu yüzden İstanbul’daki editör arkadaşlarımın beni arayıp, kitabı rekor sayılabilecek bir zamanda, dünyadaki bütün ülkelerden önce yayınlamak istemeleri beni çok hoşnut etti. Bu nasıl bir ayrıcalık!

13 Şubat 2010

‘İnsan kitap’lar önyargıları sorgulatıyor…

Ermeni, Kürt, Alevi, transseksüel, lezbiyen, feminist, türban, HIV pozitif… Bu kelimelere uzaktan bile önyargısı olanlar Yaşayan Kütüphane’ye gitmeli ve ‘insan kitap’lara sadece yarım saatini ayırmalı…



Bir kütüphane düşünün. Yaşayan bir kütüphane… Üye olup girişteki kütüphaneciden bir okuyucu kartı alıyorsunuz. Katalogdan konu başlıklarına bakıyorsunuz. Ve seçtiğiniz kitaba doğru gidiyorsunuz. Kitabınızla tanışıyorsunuz ve yarım saatlik ‘sohbet’iniz başlıyor.

Evet, anladığınız üzere burası bildiğiniz anlamda kitapların olduğu bir kütüphane değil. Burası, insanların önyargılarıyla ve önyargısı olduğu konu ve ‘kitaplar’la karşılaştığı, konuştuğu bir kütüphane.

Toplum Gönüllüleri’nin ilk kez 2007’de hayata geçirdiği ‘Yaşayan Kütüphane’yi projenin başında olan isimlerden Meri İzrail anlattı:

ASLINDA BİR İNSAN ÖDÜNÇ ALINIYOR
‘Yaşayan Kütüphane’ adı üstünde bir kütüphane gibi işliyor. Kütüphane bir benzetme aslında. Her ne kadar burada kitaplar varsa da buradaki kitaplar birer insan. O yüzden ‘Yaşayan Kütüphane’ diyoruz. Okuyucu ‘Yaşayan Kütüphane’den bir kitap seçip aldığında aslında bir insanı ödünç almış oluyor. Bu insanlar da farklı farklı sebepler nedeniyle ayrımcılığa maruz kalan gruplardan kişiler oluyor.

Akın'dan lezzetli bir film

Yeni filmi 'Soul Kitchen'da aşk, müzik, yemek ve dostluğu konu alan Fatih Akın, yılın ilk iyi filmine imza atıyor...



Soul Kitchen adlı restoranın sahibi olan Zinos’un hiçbir şey istediği gibi gitmez. Kız arkadaşı Çin’e gitmiştir. Restoranda işler iyi gitmemektedir, belini yürüyemeyecek kadar incitmiştir, hapisten şartlı tahliye olan abisi, vergi memurları, sağlık kontrolleri de işin cilasıdır. Kısacası Zinos’un hayalleri ve planlarıyla yaşadığı hayat arasında uçurumlar vardır. Aynen John Lennon’ın yukarıdaki sözü gibi…

Aslında bütün Fatih Akın filmlerinde aynı temayı görürüz. Akın, ‘Kısa ve Acısız’dan ‘Temmuzda'ya kadar birçok filminde hayata tutunamayan ya da kendini boşlukta hisseden karakterleri hikayenin merkezine koyuyor.

Farklı Dünya, ebedi sorunlar…

James Cameron’ın yıllardır beklenen filmi ‘Avatar’ gösterimde. Özellikle görsel efektleriyle beklentileri fazlasıyla karşılayan film ABD’nin Irak savaşını da sert bir şekilde eleştiriyor.



Hikâye, Pandora adlı başka bir dünyada geçiyor. Dünya’nın kaynakları tükendiğinden ‘Dünyalılar’ gözünü buraya dikiyor ve Pandora'nın havasını soluyamadıkları için, akıl bağlantısı aracılığıyla kontrol edilebilen Avatarlar üretiyorlar. Bilim adamları Pandora'da yaşayan Na’vileri anlamaya, onlarla birlikte yaşamayı öğrenirken, şirket ve ordu yeni kaynakların peşine düşüyor. Pandora’da yaşayan, mavi insansı görünümlü Na'vi halkı ise bu yeni kaynakların sömürülmesine engel oluyor.

Zombi Birleşik Devletleri

'Zombieland', neredeyse nüfusunun tamamı zombileşen bir ülkede hayatta kalmayı ve zombi avını konu alıyor. Filmdeki birçok sahne hem rahatsız edici olmayı hem de güldürmeyi başarıyor.



‘‘Hayatıma ilk defa bir kadın girdi ama o da beni yemeye çalıştı’’

Zombieland dört karakterin etrafında gelişen hikayeyi Columbus’un ağzından anlatıyor. Dünya, Zombieland’e dönmeden önceki hayatında tam bir asosyal olan, bilgisayar başından kalkmayan Columbus’un Zombieland’de hayatta kalan insanlardan biri olması filmin tonunu ve gideceği yönü de baştan belli ediyor.

'Atatürk'ü öldürmek isteyen adamı merak ettim'


Yeni romanı 'Ziyan'da, Atatürk'e suikast girişiminde bulunduğu için idam edilen Ziya Hurşit'le 'sakıncalı' bir eri buluşturan Hakan Günday ntvmsnbc'ye konuştu: Ziya'nın Atatürk'ü öldürmek istemesi için hiçbir sebep, makul gelen bir gerekçe bulamadım. Anlayamadım… Neden? Neden böyle bir şey yapmış?

''Alnında belli belirsiz bir dikiş izi olan ve askerlik hizmetini yapan genç adam, harabeye dönüşmüş taş kulübede, her yerin bembeyaz karla kaplı olduğu bir bölgede, nöbet tutmaktadır…. Ve her nöbetinde Ziya Hurşit’in hayaletini görür. Asker, intihar etmenin eşiğine geldiğinde, onu bu fikrinden caydıran yine hayalet Ziya Hurşit olur.''

'Kinyas ve Kayra', 'Zargana', 'Piç', 'Malafa' ve 'Azil' kitaplarının yazarı Hakan Günday, yeni romanı 'Ziyan'da tarihin derinliklerinde kalmış gizemli bir kişiliği, Ziya Hurşit'i günümüzden bir gençle, “sakıncalı” bir erle buluşturuyor. Günday yeni romanını anlattı:

TAŞLARDA, BİR DE TAŞ GİBİ ADAMLARDA...
Romanın baş karakterleri asker olduğu için soruyorum, askerliğinizden ne kadarı romana yansıdı?

Bu ister istemez olan bir şey. Eğer konu bildiklerin ve ilgilendiklerin üzerine çalışmaya dayalıysa, kendini tamamen yazıdan, yazdığından soyutlamak mümkün değil. Tarafsızlık çok nadir bulunan bir özelliktir. Taşlarda, bir de taş gibi adamlar da vardır. Onun için bahsettiğin konu ne olursa olsun o konuyla ilişkini de, farkında olmadan satır boşluğuna yazarsın. Belki satırlara yazmamak için gayret edersin ama satır boşluğuna yazarsın. Bunu ister istemez yazarsın.

‘Meydan kovboylara kalacak’


Beyoğlu Sineması sanat filmlerinin internetten indirilmesi ve devletin destek vermemesi yüzünden kapatılıyor. Sponsor bulunmazsa artık böyle bir mekan olmayacak. Sinema eleştirmenleriyse isyanda: “Ticari sinema yap diyorlar, meydan kovboylara mı kalacak?”


1989 yılında kurulan, İstiklal Caddesi’nde, Halep pasajı içerisinde yer alan ‘sanat filmleri’nin belli başlı adreslerinden Beyoğlu Sineması’nın mali zorluklar sebebiyle kapatılacağı haberi bir süre önce duyurulmuştu. Sinema eleştirmenlerinin de gündeme taşıdığı haberin üzerinden 2 ay geçmesine rağmen SİYAD seçkisinin desteği dışında hiçbir gelişme olmadı.

Beyoğlu sinemasının sahibi Temel Kerimoğlu son olarak İKSV ve TÜRSAK’ın sponsor arayışında olduğunu, bu nedenle beklemede olduklarını ifade etti.

Kerimoğlu, “Sponsor bulunmazsa kapatılacak, Ama İKSV ve TÜRSAK bu konuda tecrübeli oldukları için ihtimal biraz yüksek gibi. Daha doğrusu öyle temenni ediyorum” diye konuştu.

Türküm, doğruyum... Türkçe bilmesem de!

Türk öğretmenin, uzak bir Kürt köyündeki bir yılını anlatan 'İki Dil Bir Bavul' yılın en iyi yapımlarından biri...



''- Öğretmeniniz iyi mi?
- Erê
- Size öğretebiliyor mu?
- Erê...''

Türkiye'nin her yerinde olduğu gibi Urfa'nın Demirci köyünde de öğrenciler her sabah 'Andımız'ı okurlar. Tek kelime Türkçe bilmeyen bu Kürt çocukları her sabah 'Andımız'ı okurlar...

Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın yönettiği 'İki Dil Bir Bavul', üniversiteden yeni mezun olmuş ve uzak bir Kürt köyüne atanmış Türk öğretmenin bir yılını, onun okula yeni başlayan ve Türkçe bilmeyen çocuklarla yaşadıklarını anlatıyor.

Öğretmen Emre uzak bir köye, Güneydoğu'da bir köye geleceğini biliyordur ama 'bu kadarını' tahmin edemediği için hayalkırıklığı yaşar. Uçsuz bucaksız topraklara bakarak telefonda annesine dert yanar; çocuklarla nasıl iletişim kuracağaını bilemez...

Kıyamet mi kopacak? Zenginsen dert etme

Maya takvimine göre kıyamet 2012 yılında gerçekleşecek. Peki ama nasıl? Zenginler için fazla sorun yok gibi...


Eğer yönetmenin daha önceki ‘felaket’ filmlerini izlediyseniz ‘2012’de nelerle karşılaşacağınızı tahmin edebilirsiniz. Kendi içinde bile tutarlılık taşımayan sahneler, ahlak dersi, kutsanan çekirdek aile vs…

Daha önce ‘Godzilla’, ‘Kurtuluş Günü/ Independence Day’ ve ‘Yarından Sonra/ The Day After Tomorrow’da dünyanın sonunu bir türlü getiremeyen Emmerich, ’2012’ye ‘bu sefer olacak galiba’ düsturuyla giriyor ama…

Hikaye 2009’da başlıyor ve 2012’ye kadar geçen kısa bölümde bilim insanlarının kıyametin sinyallerini keşfetmesini ve elden hiçbir şey gelmeyeceğini anlamalarını izliyoruz. 2012’ye geldiğimizde ise kahramanımızla tanışıyoruz: Boşanmış ve iki çocuk babası Jackson Curtis’le. Curtis ‘oğluyla iyi iletişim kuramayan, eski eşinin kocasını kıskanan, yayımlatabildiği tek kitabı 500 adet bile satmayan başarısız’ bir yazardır. Jackson çocuklarıyla hafta sonunu geçirmeye hazırlanırken Dünya da çatırdamaya, yanmaya ve yarılmaya başlar.

Düşler, tutkular ve travmalar...

Tuttuğun takımla ilgili hayaller kurarsın. Kendinle ilgili kurduklarına benzer. O da kendinle ilgilidir bir anlamda zaten. O hayalleri yaratan, tuttuğun takımı sevmenin bin bir sebebinden her biridir. O sebepleri yok etmek çok zordur. Dışarıdan yok edilmesi imkansızdır. Çoğu şey gibi o da ancak içeriden yok edilebilir.

Yıldırım Demirören bir kez daha Beşiktaş başkanlığına seçildi. İlk kez seçildiği 30 Mayıs 2004’ten beri Demirören Beşiktaş’a uyum sağlayamadı. Organ naklinden sonra bazen yeni organ nasıl vücuda uyum sağlayamıyor ise Demirören de Beşiktaş’ın bünyesine hiç uymadı (kesinlikle ‘uyamadı’ değil) ve bu uyumsuzluk onu hiç rahatsız etmedi. O, yaptıkları ve yapmak istedikleri ile başka bir ‘büyük’ takımın başkanı olabilirmiş. Hırsı ve tutkuları ile onların bünyesine uyum sağlarmış sanki. Ama Beşiktaş’a değil. Beşiktaş, işleyişi, yönetim anlayışı ile hep mütevaziliğin, başarıdan öte olan şeylerin bir toplamı olmuştu. Ta ki Demirören’e kadar. Artık Demirören’in istediği gibi Beşiktaş, diğer ‘büyükler’ kadar büyük. Demirören’in tutkuları yavaş yavaş gerçekleşse de Beşiktaş’ın düşleri yok oluyor hızını arttırarak.

3 Şubat 2010

Ahmet Kaya asla 'iyi çocuk' olmadı


Ahmet Kaya’nın ölümünün üzerinden 8 yıl geçti. Eşi Gülten Kaya Ahmet Kaya’sız sekiz yılın nasıl geçtiğini anlattı: “Zaman geçtikçe boşluk daha da büyüyor. Kızgınlığımsa hiç geçmedi. Değişime inanan biriyim. Ben görmeyecek olsam bile...”


12 Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde bütün salon birden ayaklanmıştı. Çatallar ve bıçaklarla beraber küfürler de aynı yere yönelmişti. Bir tarafta garsonların kurduğu barikatı aşmak isteyen ve hep bir ağızdan 10. yıl marşını okuyan onlarca kişi, bir tarafta ise olanlara oturduğu masadan bakan bir ‘vatan haini...’ Ahmet Kaya “Önümüzdeki kasette Kürt asıllı olduğum için Kürtçe bir şarkı yapıyorum...” sözleri yüzünden o gece linç edilmek istenmişti. Daha sonrasında hakkında çıkan, doğrulanmayan iddialar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı. Ama gittiği Paris’te fazla dayanamadı ve 16 Kasım 2000’de hayatını kaybetti. Ahmet Kaya’ya o gece küfür edenler unuttular belki o geceyi ama biri unutmadı. Gülten Kaya... Her geçen gün Ahmet Kaya’yı daha da özlediğini, boşluğun her geçen gün daha da arttığını belirten Gülten Kaya, kızgınlığının da asla geçmediğini söyledi. Kaya, Ahmet Kaya’yı, o geceyi, Ahmet Kaya’sız 8 yılın nasıl geçtiğini, Türkiye’de Kürt olarak yaşamayı ve huzurla arkasına yaslanacağı günü anlattı.

ARAMIZDAYMIŞ GİBİ ÜRETKEN GEÇTİ
Ahmet Kaya’sız sekiz yıl geçti. Bu sekiz yılda neler yaptınız? Neler yapıyorsunuz?
Sekiz yıla çok yukarıdan bir yerden, kendimin de üzerinde bir yerden baktığım zaman çok üretken geçtiğini söyleyebilirim. Adeta o aramızdaymış gibi üretken geçti. O bakımdan süreç hiç kesintiye uğramadığı için huzur hissediyorum.