31 Aralık 2010

Kenan Bilgin'i ne yaptınız?

Cumartesi Anneleri dün (25 Aralık) 300. kez toplandılar. Daha fazla 'kayıp' olmasın diye, sorumlular cezalandırılsın diye bir kez daha bir araya geldiler.

15 yıl önce başlamışlardı oturma eylemine ve o zaman sayıları çok azdı. Eyleme ilk başlayanlardan biri de İrfan Bilgin'di. 12 Eylül 1994 yılında Ankara'daki evinden Terörle Mücadele Şubesi ekiplerince gözaltına alınan Kenan Bilgin'in kardeşi olan İrfan Bilgin hala da eylemine devam ediyor. Çünkü ağabeyini göz altına alındıktan sonra bir daha asla göremedi. Ne emniyette, ne de dışarılarda bir yerde... 16 yıldır da ağabeyini kaybedenlerin peşinde.

İrfan Bilgin, AİHM'de Türkiye'yi mahkum ettirse de onun tek isteği - bütün kayıp yakınları gibi -cezalıların yargılanması ve ağabeyinin bir mezarının olması. İrfan Bilgin'i dinlerken hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz zaten. Çünkü hepsi aynı şeyi soruyor; Bir devlet vatandaşını nasıl kaybeder?

'Bir insanı kaybetmek için neden olamaz'



Arjantin'de 30 binden fazla insanı kaybedenler yargılanmaya devam ediyor ama Türkiye'de Cumartesi Anneleri hala adalet peşinde. Kadriye Ceylan da onlardan biri. Oğlu Tolga 6 yıl önce İğneada'da 'kayboldu' ve o günden beri sorumluları arıyor...

Tolga Baykal Ceylan 10 Ağustos 2004 tarihinde İğneada'da kayboldu ve annesi Kadriye Ceylan o günden beri oğlunu arıyor. Arayışı artık adalet, hak arayışına dönse de hiç yılmadan oğlunu kaybedenlerin ortaya çıkarılması ve cezalandırılması için çabalıyor.

Kadriye Ceylan, jandarmanın çelişkili ifadelerine rağmen, bütün kapıların yüzüne kapandığına isyan ediyor. Bütün çabalarına rağmen olayın kapatıldığını söylemeyen Kadriye Ceylan artık oğlunun yaşadığına inanmıyor ama bütün kayıp annelerinin istediği şeyi istiyor: Adalet. Ve Başbakan Erdoğan'a da sesleniyor: Biz anaları dinlesin. Dinlemek istiyorsa ve ondan sonra yargılasın...

18 yıldır kocasını arıyor

(Cumartesi Anneleri 'kayıp'larını aramaya, adalet istemeye devam ediyor. 300. kez toplanmaları vesilesiyle kaybedilenlerin yakınlarıyla konuştum. 3 röportaj, 3'ü de aynı hikaye, hepsini birbine bağlayan aynı acı...)



Bu ülkenin en büyük yaralarından biri olan Cumartesi Anneleri ara sıra gündeme geliyorlar. Onlar için küçük bir şekilde de olsa görünür  olmak çok önemli, çünkü onlar hayatlarını darmadağın eden kaybın peşindeler. Kimi umudunu hala sürdürüyor, kimiyse 'bari bir mezarı olsun'la teselli bulmak peşinde. Hepsinin asıl istediği ise hak yerini bulsun, sorumlular cezalandırılsın. Bunu binlerce kez dile getirdiler, getirmeye de devam ediyorlar.

Onlardan biri de Sultan Taşkaya... Sultan Taşkaya 18 yıl önce 'askerlerle köy korucularının götürdüğü' kocasını hala arıyor. En azından ölüsünü versinler diyor...

N5 - Harun Tekin'den 5 kış şarkısı

N5'te izlemek istediğimiz başlıklardan biri 'kış şarkıları' idi... Aklımızda kar yağarken, dışarıda bir çekim yapmak vardı ama havalar kafamızdakiyle örtüşmedi. Yine de 'kış şarkıları' için düşündüğümüz isimlerden Harun Tekin N5'te olacaktı ve listesi bizi bekliyordu.



İşte Harun Tekin'in 2'si yerli, sevdiği 5 kış şarkısı: İzlemek için tıklayınız.

'Buz Fırtınası'ndan önce

Yıl 1973'tü ve iklim değişiyordu... Çatırdayan aileler, sorunlu ebeveynler, seksle var olmaya çalışan çocuklar... Ang Lee'nin başyapıtlarından 'Buz Fırtınası' aileyi paramparça ediyor!




Amerikan aile hayatını en sert şekilde eleştiren yapımlardan Ang Lee’nin 1997 yapımı filmi ‘Ice Storm/ Buz Fırtınası’ Cannes gibi önemli festivallerden ödülle dönse de, yeterince incelenmemiş başyapıtlar arasında yerini hala korumakta! Hollywood’un her daim kutsallaştırdığı ‘aile’yi gerçekçi bir biçimde ele alarak, alt metinleri çok güçlü bir film ortaya çıkaran Ang Lee’nin bu başyapıtı ana akım içerisinde gözden kaybolsa da Amerikan sinemasının yüz aklarından biri olarak hala birçok filme ilham kaynağı oluyor.

N5 - Şenay Gürler'in hayalindeki oyuncular

Şenay Gürler ekranda göründüğü kadar tatlı bir insan. Tanışır tanışmaz keyifli bir N5 olacağı belli oldu...

                           

Çekim için Kanlıca'da buluştuk ama istediğimiz mekanı bulamayınca bizi evine davet etti.

Başlığı önceden konuşmuştuk; Birlikte oynamak istediği oyuncuları anlatacaktı ama '5' ona az geldi ve ilk defa N5'te sayıyı 10'a çıkardık.

Gürler'in çalışmak istediği oyuncuları anlatırken yerlilerde sahneyi, yabancılarda ise hayallerini baz aldı...

İşte Şenay Gürler'in hayalindeki 5+5 oyuncu: İzlemek için tıklayınız

12 Aralık 2010

Sıradan adamın gerçeküstü hikayesi

1961, Philadelphia… Yeni doğmuş bir bebek ağlar ve annesi ‘Ağlaması normal değil mi?’ diye sorarak bebeğini doktora verir. Doktor, bebeği kucağına aldıktan sonra, doğum sırasında bir şey olup olmadığını, bebeği düşürüp düşürmediklerini sorar. Ve sonra, herkes şaşkın ve korkmuş bir şekilde bakarken ‘’Daha önce böyle bir şey görmedim, bu bebeğin kolları ve ayakları kırık’’ der.



Bu sahnede, anlatılandan ve diyaloglardan daha rahatsız edici olan şey; M. Night Shyamalan kamerası... ‘Unbreakable’ın sadece kamera kullanımıyla bile sinema tarihinde özel bir yeri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sabit kalmayan kamera son dakikaya kadar seyirciyi rahatsız etmeye devam ediyor. M. Night Shyamalan’ın alemeti farikası olan bu mizansenler çizgi roman estetiğinin bir parçası ve kolay kolay başka bir filmde – Shyamalan’ın diğer filmleri de dahil – rastlanmayacak görselliğe sahip.


Bu estetik abartılı bir şekilde ikinci kez tren sahnesinde karşımıza çıkar. İki koltuk arasından David’i (Bruce Willis) izleriz. İlk önce bir çocukla şakalaşır, ardından yanına oturan kadına kur yapar. Kamera devamlı hareket halindedir. Ve sonra tren sahnesinin sebebini anlarız. Tren aşırı şekilde hızlanmaya başlar. Ama hız artmaya devam ettiğinde bile başrolde kamera vardır. Bu sahne filmdeki estetiğin en uç noktalarından olduğu için önemlidir. Tabii, bir de öykü bu sahneden sonra bir kez daha başlar…


HAYATIN BOYUNCA KAÇ DEFA HASTA OLDUN?
David tren kazasından kurtulan tek kişidir. Tek bir kemiği bile kırılmamıştır. Herkes için ‘olağan dışı’ olan bu durumun David’in mutsuz hayatında ise fazla yeri yoktur. Ama sabah arabasının camında bulduğu not hayatını değiştirir: ‘’Hayatın boyunca kaç defa hasta oldun?’’

N5 - Athena'nın 5 'adam'ı

Athena'dan Gökhan ve Hakan, müziklerinde etkili olan 5 ismi N5'e anlattılar.

                           

Başlık konusunda biraz kararsız kaldılar çünkü kişisel olarak ikisinin de farklı ilham aldığı, sevdiği isimler vardı. Ama başlığı Athena üzerinden oluşturmaya başlayınca ortak 5 isim ortaya çıktı ve 'Athena'nın etkilendiği 5 adam' anlatmaya başladılar.

İşte Gökhan ve Hakan'ı etkileyen 5 adam: İzlemek için tıklayınız

                      

4 Aralık 2010

N5- Murat Gülsoy'un 5 ressamı

Murat Gülsoy'dan N5'e konuk olmasını istediğimizde, ''O zaman etkilendiğim ressamları anlatayım'' dedi ve iyi ki de öyle demiş.


Eminim, Gülsoy N5'e etkilendiği yazarları anlatsaydı yine güzel bir iş çıkacaktı - sohbet sırasında etkilendiği 5 yazarı da öğrenmiş olduk-  ama bir yazardan, yazma sürecinde etkili olan ressamları ve eserleri dinlemek başka bir deneyim oldu.

Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği, mest olmak için de, çekim yapmak için de kıskandıracak güzellikte. Gülsoy'un kalemi gibi anlatımı da çok etkileyici olunca güzel bir N5 daha kaçınılmaz oldu.

İşte Murat Gülsoy'un edebiyatını etkileyen 5 ressam: İzlemek için tıklayınız


                                

                               

Dağlarca'nın evreninden dünya

Yasemin Arpa'nın, Dağlarca ile 1991-92 yılları arasında yaptığı söyleşiler büyük şairi daha iyi anlamak ve şiirine dahil olmak için önemli bir belge ve belki de şu ana kadar yayımlanmış eser içerisinde yüz elliye yakın kitabı olan şairi okura en çok yaklaştıranı. Arpa, Dağlarca İle...- 'Söz Kuşlarından Kalan Parıltı'da daha önce Dağlarca okumamış okuru bile, şairin uçsuz bucaksız dünyasına ve şiirine dâhil ediyor, bu süreci bir tanıklığa dönüştürüyor. Bu özel Dağlarca kitabını ve Dağlarca'yı Yasemin Arpa ile konuştum.


                          

Tanıklığa gelmeden önce nasıl tanıştığınızı sorabilir miyim?
Dağlarca'yla tanışmam aslında bir tartışmayla başladı. Okula konuk olarak geldiğinde niçin kültür-yazın yaşamında kadın olmadığına dair sözlerini çok maço bulunca feminist damarım kabarmıştı ve sınıfta tartışmaya başladık. Sonra zil çaldı, hızımı alamayınca Dağlarca'nın dinlendiği konuk odasına gittim ve devam ettim. Onun verdiği yanıt karşısında geri adım atmak gibi bir şey yok o beni her zaman cesaretlendirdi. 1.5-2 yıl söyleşi yapabilmişsek bu bana olan sabrından.

Dağlarca bu tanıklık için neden sizi seçtiğini anlatmış zaten ama bir de sizden duyalım dilerseniz'
Dağlarca ile 91-92 yıllarında, o ya da ben hasta olmadığımız ya da önemli bir işimiz çıkmadığı zaman cuma günleri Moda'daki Baylan Pastanesi'nde bir araya gelip saatlerce söyleşiyorduk. Daha sonra 13 yıl ara verdik ve tekrar karşılaşmamızda 4.5 saatlik bir söyleşi yaptık. Ben soru sormaktan yoruldum ama Dağlarca 'Hadi sor'' diyordu. Yaşının verdiği yorgunluğa karşın bilinci taptazeydi ve çok şaşırttı beni. Dağlarca'yla aramızda bir hayli yaş farkı olmasına rağmen takvim dışı bir yaşıtlığı yakaladığımın farkındaydım onunla bu söyleşileri yaparken. Aslında söyleşi derken, 'söyleşi yapalım da ileride bu kitap olsun' niyetiyle yola çıkmamıştık. Her şey doğaçlama ve birbirimizin sohbetini sevmekle başladı. Sonrasında da kitap yapma düşüncesi oluştu.


26 Kasım 2010

N5- Ahmet Ümit'in 5 polisiyesi

N5'te bu hafta Ahmet Ümit vardı ve en çok etkilendiği 5 polisiye filmi anlattı. Ümit'in listesindeki 5 filmden etkilenmeyecek kişi de çok azdır diye düşünüyorum.



Ne kadar iyi bir sinema seyircisi olduğunu küçük bir sohbetle bile anlayabileceğiniz Ahmet Ümit'in listesinin zirvesinde modern bir klasik 'Seven' var. 'Seven' kadar iyi bir polisiyenin nadir olduğunu söyleyen Ümit, sinemanın, özellikle listesindeki ilk iki filmin yazma sürecini çok etkilediğini de söyledi.

İşte Ahmet Ümit'in en çok etkilendiği 5 polisiye film: İzlemek için tıklayınız

Ümit'le 5 muhteşem film ve güzel bir sohbetin ardından klasik 'hatıra fotoğrafı'mızı da çektirdik...

24 Kasım 2010

Erkeklerin hazettiği feminist bir cennet

Evlilik kurumunun olmadığı, erkeklerin yetkisiz olduğu, kadınların yönettiği bir dünya... Ricardo Coler, iki ay birlikte yaşadığı Mosuoların dünyasını anlattı.



Erkekler, ne yaşadıkları evin ne de bölgedeki herhangi bir malın sahibi olamazlar. Sadece kadınlar için çalışabilirler. Her şeyden kadınlar sorumlular. Ailenin bütün mal varlığı sadece kadınlarda. Soyadı vermek, miras almak gibi haklar kadınlara ait. Kısaca anaerkil bir dünya. İmkansız bir gelecek tasviri değil, Çin'in güneyinde yaşayan Mosuoların yaşamı.

Arjantinli doktor, gazeteci, fotoğrafçı Ricardo Coler iki ay mosularla birlikte yaşadı ve kadınların egemen olduğu bu dünyayı 'Kadın Krallığı' kitabında anlattı. Çok eşlilik ve anaerkil toplumlar üzerine yaptığı çalışmlarıyla bilinen Ricardo Coler 'Kadın Krallığı'nı anlattı:

22 Kasım 2010

'Kimse bu ülkede adalet var demesin'

12 yaşında babasıyla birlikte öldürülen Uğur Kaymaz'ın 6. ölüm yıldönümünde dava AİHM'de. Ailesi ise adalete olan inancını yitirmiş. Anne Makbule Kaymaz: ''Eğer çocuğumun bir suçu varsa sorgulasalardı, niye öldürdüler? Biz çocuklarımızı öldürülsün diye büyütmüyoruz. Ciğerim yanıyor...''



21 Kasım 2004 tarihinde bazı televizyon kanallarında ''Mardin Kızlıltepe'de iki terörist öldürüldü'' altyazısı geçti. Mardin Valiliği'nin açıklaması üzerine basına yansıyan o iki 'terörist' 12 yaşındaki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz'dı.

10 dakika önce annesine bayramlığını kaldırmasını söyleyen 12 yaşındaki Uğur, evinin önünde 'terörist' diye öldürüldü. Vücudundan 9 kurşun çıkarıldı.

Daha sonra Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz'ı öldürmekten yargılanan 4 polisin davasında mahkeme polislere meşru müdafaa gerekçesiyle beraat kararı verdi. Avukatlar temyize gitti. Verilen beraat kararını Yargıtay onadı. Kararda "Eylemin, meşru müdafaa sınırları içinde kaldığı" vurgulandı.



Uğur'u ve babasını anmak isteyenlere de geçen yıl ki anma törenlerinden dolayı dava açıldı. Aralarında amca Reşat Kaymaz’ın da bulunduğu 6 kişiye ‘örgüt propagandası’ yaptıkları iddiasıyla 1'er yıl hapis cezası verildi.

12 Kasım 2010

N5- Cem Yılmaz'ın 5 listesi

Geçen hafta başladığımız N5'in ikinci hafta konuğu Cem Yılmaz oldu.



Bir 'star' ağırlamanın tüm heyecanıyla Cem Yılmaz'a ondan istediğimiz liste başlıklarını önerdik ama liste ve sıralama yapmakta çok zorlandığını söyledi. Bir ara neredeyse yapmaktan vazgeçecekti ama neyse ki Emrah'ın (Kolukısa) önerisiyle bir başlık hoşuna gitti ve N5 için beraber çalışmak istediği yönetmenleri sıraladı.

İşte Cem Yılmaz 'Ben, kendim (Me, myself)' diyerek başladığı N5 listesi: İzlemek için tıklayınız

10 Kasım 2010

100 sayıdır filmlerle yaşıyorlar

''12 Eylül’ün depolitize ettiği bir kuşağın apolitik olmayan bireyleriyiz... Yok olan bir geleneği yaşatıyoruz. Bu da bize romantik sorumluluk yüklüyor...'' 100. sayısını çıkartan Altyazı ekibinden Fırat Yücel ve Senem Aytaç anlattı...


Türkiye'de sinema dergilerinin ömrü maalesef uzun olmuyor. Empire, Total Film, DVD+ son dönemde kapanan dergilerden sadece birkaçı. Bu kapanma tehlikesini daha yolun başındayken yaşayan Altyazı ise zor olanı başararak 100. sayısını çıkardı.

Mithat Alam Film Merkezi'nde film izleyip, film konuşan genç sinefillerin kurduğu Altyazı, alternatif popüler ayrımı yapmayan, filmleri tanıtmaktan çok okumaya, anlamaya çalışan bir dergi olarak yola çıktı ve 100 sayıda Türkiye sinemasının önemli bir parçası haline geldi.

Hazırladıkları dosyalar, yönetmenlerin sineması ve filmler üzerine yaptıkları analizler ile 'alınması gereken' bir dergi oldu. Dayatılandan uzakta, istedikleri ve sevdikleri filmleri, yönetmenleri, yazarları, sinemaya bir şekilde dokunan herkesi ve her şeyi paylaştılar. Ve '100 Özel Sayısı'nda da sinema üreten ve sinemayı dert edinen bu kişilerin işlerini bir araya getirdiler.

9 Kasım 2010

'Bu ülkeye ancak bu kadar kötülük yapılabilirdi'

''Gerçekten çok sayıda nefret suçu işlediler. Çok sayıda ırkçı, ayrımcı başlıklar attılar. Bu ülkeye ancak bu kadar kötülük yapılabilirdi...'' Ahmet Kaya'nın 10. ölüm yıldönümünde, Gülten Kaya ile geçen 10 yılı, dilenen özürleri, atılan manşetleri, 'Başbakan'ın samimiyeti'ni konuştuk.



''Vay şerefsiz'', ''Şerefsiz iş başında'', ''Parayı veren Ahmet'i alır'', ''Ahmet Kaya adında bir şerefsiz''... Bu ve bunun gibi sayısız manşet ve başlığın atılma sebebi Ahmet Kaya'nın ağzından hiç çıkmayan sözlerin bir gazete tarafından söylenmiş gibi gösterilmesiydi. Bugün hala birçok insan Ahmet Kaya'ya söylemediği sözler, montajla hazırlanan fotoğraflar ve çarpıtılan bilgiler nedeniyle nefret kusuyor.

''Vay Şerefsiz'' manşetinin mimarı Ertuğrul Özkök, ''Bir insanın hayatı bir manşetle değişmez'' dedi ama atılan manşetlere, ve bugüne kadar yazılan köşe yazılarına bakıldığında bile, bir insana yapılan saldırının kısa sürede ne boyuta geldiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

O dönem Fatih Altaylı, Ertuğrul Özkök, Cenk Koray gibi köşe yazarları tarafından yazılanlara belki de çok şaşırmamak lazım çünkü bu nefret söylemi şu an hala devam ediyor, hala günlük gazetelerde sık sık karşımıza çıkıyor.

Hayat karartan manşetler için tıklayınız

''Önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim'' demişti Ahmet Kaya. Bunu söylerken, yılllar sonra pişman olacak 'ünlü'ler tarafından linç edileceğini de, bir günde bölücü ilan edileceğini de, ülkesinden uzakta öleceğini de tabii ki bilmiyordu. Gülten Kaya ise eşinin ölümün üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hala o yalan haberleri temizlemeye çalışıyor.

2 Kasım 2010

N5: 'Keşke ben çekseydim'

ntvmsnbc'de yeni bir bölüme başladık N5 diye... Yazarlara, çizerlere, müzisyenlere, sinemacılara, sevdiğimiz isimlere 5'lik listelerini soruyoruz, onlar da görüntüler eşliğinde anlatıyor.



High Fidelity'den yola çıkarak başladık isimleri seçmeye. Ve N5'e hem yazan hem yöneten bir isimle, Ümit Ünal'la başladık.  Ünal, 'keşke ben çekseydim' dediği filmleri anlattı. Ve gerçekten kıskanılacak muhteşem 5 film listesi N5 için güzel bir başlangıç oldu.

Ümit Ünal'ın 'keşke ben çekseydim' dediği filmler için buraya tıklayınız.

23 Ekim 2010

Kuzey Irak'ta absürd bir bar

Türkiye’de hizmet sektörünün daimi üyelerinden olan Kürtlerin yerine Erbil'de alışveriş merkezlerinde, barlarda, lüks lokantalarda Kürtçe konuşan Afrikalı ve Asyalılar var. Bu absürdlüğün en önemli durağı ise T Bar...



Kuzey Irak’ta bir bar... Bir film sahnesi değil ama bu barda her şey o kadar olağan dışı ki, bir olağan dışılıktan bahsetmek sizi olağan dışı yapıyor. Amerikalılarla, İngilizlerle dolu bir eğlence mekanı: T Bar. Bir film sahnesi olsa casusların, ajanların, afili gazetecilerin uğrak yeri denebilir ama değil. Burası Erbil’de ‘sıradan’ bir bar. Ama coğrafya Irak olunca resim de, bar da normal dışına kayıyor.

Üstünüz arandıktan sonra -bara girer girmez- afallama süreci başlıyor. İngiliz pub’larından ilham almış – ama sadece ilham almakla kalmış barda R&B ağırlıklı müzik görüntüyü tamamlayan unsurların başında geliyor. Çünkü barın asıl müşterisi yabancılar - ya da Erbil vatandaşı sayılacak kadar oralı olan yabancılar demek doğru olur, çünkü oraya en yabancı kalanlar bizdik – ve onlara yaratılan ortam da bu olmalıydı. Ama bu şablon kendiliğinden oluşan bir şablondu. Aslında bu şablon kimsenin umurunda da değildi çünkü herkes oraya eğlenmeye geliyor ve buna sadece bizim gibi ‘yabancı kalanlar’ kafa yoruyor. Barın duvarlarında ise LCD ekranlar var ve orada da aralıksız olarak sesi kısık bir şekilde eski-yeni Premier Lig ve La Liga maçları yayınlanıyor. O maçlar da kimsenin umurunda değil. Eğlenmeye, işten çıkıp kafa dağtmaya gelen kimsenin umurunda değil. Sadece bizim… Çünkü Erbil’de bu kadar Batılı bir mekan görmenin şaşkınlığı içindeyken içeriye dahil oldukça şaşkınlık doz olmaktan çıkıp ruh halinin ta kendisi olmaya başladı.

Kavşak'tan dönemeyen iyimserlik

Kavşak Selim Demirdelen'e Altın Koza'da 'En İyi Yönetmen' ödülünü kazandırsa da özellikle inandırıcılıktan uzak hikayesiyle oldukça sorunlu bir film.



Hikayesi bir muhasebe şirketinin merkezinde geçen 'Kavşak', dört karakterin kesişen hayatlarını anlatıyor. Güven, muhasebe şirketinde şeftir. Görünürde mutlu bir evliliği, çok sevdiği bir kızı vardır. Arzu şirkete yeni gelmiştir, kocasından ayrı yaşar. Vedat, meslekten atılmış bir polis ve kızını döven bir ayyaştır. Ve muhasebe şirketinin elemanlarından Haydar'ın büyük bir derdi vardır.

1 Ekim 2010

Risk artıyor, sahne ringe dönüşüyor

Müthiş oyunlara imza atan Dot'un yeni sezonu yine riskli, yine heyecan verici. 'Kutlama' ile ilk defa açık alana, bahçeye çıkıyorlar. Sonra ise, daha önce yapılmayanı yapıp, sahneyi boks ringine dönüştürecekler. Dot'u yaratan adam Murat Daltaban anlattı.



'Donmuş', 'Sansürcü', 'Böcek', 'Kürklü Merkür', 'Pornografi'... 5 yıl önce kurulan tiyatro topluluğu Dot, her yeni oyunuyla seyredeni sarsmayı, yerinden etmeyi, kendine getirmeyi, kendinden geçirmeyi başardı ve bunu yaparken hayran bırakmayı da ihmal etmedi.

Mekanlarıyla, prodüksiyonuyla, oyunculuklarıyla Türkiye'de daha önce yapılmamış/yapılamamış olanı gerçekleştiren Dot, herhangi bir oyununu seyredene, sevmese bile 'bu başka bir şey' dedirtiyor.

Seyirci kavramı da ortadan kalkıyor çünkü, bir Dot oyunu, seyir zevkinin yanında seyirciyi rahatsız ediyor, kendiyle yüzleşmeye davet ediyor. Tiyatroseverler de, onlardan her yeni sezonda biraz daha fazlasını bekliyor.

Biz de Dot'un kurucusu oyuncu-yönetmen Murat Daltaban ile cesur oyunlarını, risk almayı, yeni sezondaki heyecan verici projeleri ve sürprizleri konuştuk:

24 Eylül 2010

‘Günah gömülü kalmaz, mutlaka ortaya çıkar’

Ayfer Tunç, bu yılın en iyi romanlarından 'Yeşil Peri Gecesi'nde çok güzel bir kadının düşüşünü ve intikamını anlatırken, Türkiye'deki çürümüşlüğe ve ikiyüzlülüğe de ayna tutuyor: ''2010'da pek çok okumuş yazmış insan 'Dersim olayı'nı ilk defa duyuyor. Bu nasıl bir gömmektir, nasıl unutmaktır. Ama hiçbir şey gömülü kalmaz. Günah gömülü kalamaz.''



Türk edebiyatının en güçlü kalemlerinden Ayfer Tunç, yeni romanı 'Yeşil Peri Gecesi'nde toplumdaki ikiyüzlülüğü ve çürümüşlüğü göstermeye devam ediyor.

Tunç, 'Yeşil Peri Gecesi'nde çocukluktaki travmaları, mağdur olmayı, itiraf etmeyi, yüzleşmeyi, düşüşü, çürümeyi ve 'zehirli bir güzelliği' anlatıyor. Ve bunu yaparken her zaman olduğu gibi çok sağlam bir dramatik yapı kuruyor. Hikaye sizi içine aldıkça bir yandan da kendinizi ve yaşadığınız toplumu sorgulamaya başlıyorsunuz.

Tunç'un her kitabı gibi 'Yeşil Peri Gecesi' de klişe deyimle 'tokat gibi' bir roman. Okuduktan sonra uzun süre etkisinden çıkamayacağınız, çok daha uzun süre ise kendinizi düşünmekten alıkoyamayacağınız bir kitap.

Hayatın içinden küçük bir hikaye ile toplumdaki yalanları deşifre eden Tunç, bu 'rahatsız edici' başyapıtını anlattı:

Kitaba İncil’den bir alıntıyla başlıyorsunuz: ‘İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın’
İnsan kolayca yargılamak, hüküm vermek ve hayatı böyle devam ettirmek ister. Halbuki, yargılama kolay bir şey olmamalı. Hele bizim gibi, yüzleşme, itiraf geleneği olmayan, kendini sorgulamayan insanlardan oluşan toplumlarda masumiyeti de suçu da o kadar kolay nitelememeliyiz. Yargılama ve hüküm vermenin kolay bir şey olmadığını hatırlatmak için böyle bir ithaf kullandım. Aynı zamanda bu romanın özüdür. Sonuçta, kitap, ‘genel ahlak’ anlamında yargılanıp hüküm verilmesi gereken bir kadının hikayesini anlatıyor. Ama bu kadını yargılayacak olanların da önce kendisiyle yüzleşmesi lazım. Taşı önce hangimiz atabiliriz? Hepimiz hayatımızın bir yerinde kendimize ne kadar masum olduğumuzu, ikiyüzlü olup olmadığımızı sormuşuzdur. İlginç olan şu ki, bu soruya cevap vermeyiz, gerekçe buluruz. Yani bizim toplumuzun özelliği bu. Türk sinemasında en sevdiğim replik, Şener Şen’in ‘Evet, yaptım ama bir sor, niye yaptım’ repliğidir. Gerçekten bütün karakterimizi deşifre eden bir replik...

Hrant Dink: Cesur adam, zor hayat

''Ya ben tehlikeyi çok sevdim, ya da tehlike beni. Ama inanılmaz derecede de masumdum...'' Tuba Çandar, çok zor bir hayatı, cesur bir adamı anlattı. Hrant Dink'i...



Hrant Dink, Agos'un önündeki kaldırımda 19 Ocak 2007'de vuruldu. Öldürülmesinin üzerinden 3 yıldan uzun süre geçti. Ve şimdi gazeteci Tuba Çandar, hayatı zorluklarla geçen bu cesur adamı anlattı.

125 kişiyle yapılmış ses kayıtlarından oluşan, üç yıllık bir çalışmanın ürünü 'Hrant'. 'Ses'lerden oluşan 'Hrant', Malatya'da başlayıp İstanbul'da sona eren bir hayatı, Türkiyeli Ermeni bir aydının hayatını anlatıyor.

Yaşarken de öldükten sonra herkese dokunan, herkesi derinden etkileyen bir adamın hayatını anlatıyor Hrant... Türkiye'nin gözleri önünde öldürülen bir adamın, bir utancın kitabı aynı zamanda...

Biz de bu etkileyici kitabı Tuba Çandar ile konuştuk. Çandar, üç yılda tamamladığı kitabını hazırlama sürecini anlattı.

‘Bir Hrant Dink’ kitabı hazırlamaya ne zaman karar verdiniz? Süreçten bahsedebilir misiniz?
Hrant’ın hayatını yazmayı daha başsağlığı ziyareti için evine ilk gittiğimde düşündüm. Yaşadığı apartmanın girişine yerleştirdikleri bir masaya Hrant’ın büyük bir fotoğrafını koymuşlardı. Önünde mumlar yanıyordu ve bir de taziye defteri vardı boş sayfaları önümde duran… Tek satır yazamamıştım. Ama o an fotoğrafa baktım ve ''Sana söz veriyorum Hrant, tüm hayatını yazacağım senin'' dedim ona…

13 Eylül 2010

Türkiye sineması en iyi 10


* Anayurt Oteli (Ömer Kavur)

* Umut (Yılmaz Güney)

* Ah Güzel İstanbul (Atıf Yılmaz)

* Sevmek Zamanı (Metin Erksan)

* Bir Zamanlar Anadolu'da (Nuri Bilge Ceylan)

* Uzak (Nuri Bilge Ceylan)

* Beş Vakit (Reha Erdem)

* Kader - Masumiyet (Zeki Demirkubuz)

* Yumurta (Semih Kaplanoğlu)

* Yazı Tura (Uğur Yücel)





26 Ağustos 2010

Bazı fotoğraflar

Bazı fotoğraflar niye sadece 'bazı'larının yıldız olabildiğini (olabileceğini değil) çok iyi anlatır. Aynı fotoğraflar, onların sonuçta 'sıradan insan' olduğunu da hatırlatır. Ama nereden bakarsanız bakın mest olursunuz. Defalarca bakarsınız. Defalarca mest olursunuz...



En hayattan yorulmuş ve boşvermiş haliyle James Dean... Ayakkabı ve elbisesiyle kendini koltuğa bırakmış. Yavaş yavaş ayaklarını yukarıya, kendini boşluğa bırakmış. Ne düşündüğünü asla bilemeyecek olsak da o hissi yakından biliyoruz gibi...



Beyaz tondaki fotoğrafın en beyaz tonu, sinema tarihinin en güzel kadınlarından Grace Kelly.... Bu kadar güzel biri ne düşünüyor ya da o an nereye bakıyor? Sette, hazırlıktan, aralardan sıkılmış gibi. 'Yıldızlar da yalnız'dır klişesi değil, hafif bir gülümseme var zaten. Ama çok hafif...



O, hangi anında, hangi durumda olursa olsun, hangi karede yer alırsa alsın ebedi karizma abidesi. Büyük oyunculuğunu ve 'cool'luğunu her daim yanında taşıyormuş gibi. Bir varendada basit bir kazakla oturduğunda bile bir şey farketmiyor. Spot ışıklarına hiç ihtiyacı yok. Elindeki sigara ve yerde duran kitapla çok şey anlatıyor zaten. Bir yere bakmıyor, çok şeye bakıyor...



O kesinlikle perdenin gördüğü en zarif kadın. Yüzü, fiziği, hareketleri, canlandırdığı karakterler... Ömür boyu sevmek isteyeceğiniz, ömür boyu bakmak isteyeceğiniz bir kadın.



22 Ağustos 2010

Sıradan olmayı seçmek

Sık sık gelir aklıma... Güzelliği, karizması ve hiç geçmeyen etkisi... Ama en çok da, arkasına bakmadan çekip gittiği hikayesiyle...



Greta Garbo... Sadece beyazperdenin değil yüzyılın en sıradışı isimlerindendi. İşin ilginci, bu sıradışılığı, sıradan olmak istemesinde yatıyordu.

Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Tezgahtarlıktan mankenliğe kadar birçok işte çalıştı. Tiyatro eğitimi gördü, sinemaya girdi sessiz sinemanın en büyük isimlerinden oldu. Sinemaya ses geldi, o daha da büyük bir isim oldu. 'Mata Hari'den 'Queen Christina'ya, 'Anna Karenina'ya kadar birçok büyük filmde oynadı. Ve popülerliğin zirvesinde, 1940 yılında sinemayı, şöhreti, hayranlarını, spot ışıklarını, Amerikan rüyası'nı, kısaca herşeyi bıraktı.

''Ben milyonlarca erkeğe vefasızlık eden bir kadınım' G.G.

Ve bir daha asla görünmedi. Hiçbir dergiye, gazeteye çıkmadı, magazin basını onu fotoğraflamak için çok uğraştı ama yakalanmadı. Hiç röportaj vermedi; galalardan, toplantılardan, buluşmalardan hep uzak kaldı. Özel hayatıyla ilgili hiç birşey bilinmiyordu. Adresi bile bilinmiyordu. Hayatı boyunca hiç kimseyi umursamadı. Hiçbir gücü önemsemedi. Herkes geri döneceği anı bekledi ama öyle bir şey asla olmadı.

8 Ağustos 2010

Kıskandığım 'şey'ler


Filmleri, romanları, şiirleri, şarkıları, fotoğrafları kıskanır insan. Kurgusal karakterleri, gerçek insanları kıskanır. Çünkü hayatları kıskanır...

Bu fotoğraf da öyle... Bir duygu... Yaşamı geçip giderken kaçırmamanın, zevk aldığın şeyleri yaşamanın, keşke dememenin duygusu...

Paul Taylor Dance Company ile Jordan Matter'in bu ortak projesi, başka amaçla yola çıktı, başka çağrışımlarla dolu belki de; New York'ta kütüphanede, Central Park'ta, Times Meydanı'nda günlük yaşamın kargaşasında, insanların arasında, rutinin tam ortasında dansı fotoğraflayan Matter, modern yaşamın keşmekeşinde bir estetik yaratmış ama fotoğraflara bakınca başka duygular da taşıyor dışarıya...

18 Temmuz 2010

Sinirden bozulan bir gece

İstanbul ya da sadece hayat, biz planlar yaparken, 'dur orada' diyebiliyor sık sık...



Çarşamba günü Simla'yla ayda yılda güzel bir plan yaptık. Esma Sultan'da bir caz konseri, öncesinde de Ortaköy'de bir yemek... Ama bu elit zevklerimize o gece için yer olmadığını daha sonra güzel bir şekilde öğrenecektik.

(Baştan belirteyim, bu bir İstanbul yazısı değil, şanssızlık üzerine söylene söylene yazılmış bir yazı...)

Akşama, İstanbul'da yaşayanların ağzından düşmeyen, ana haber bültenlerinin en sevdiği konulardan olan o meşhur trafikle başladık. Bizim ilk kez böylesine tanık olduğumuz bu trafik yüzünden 45 dakikada gideriz dediğimiz Ortaköy'e 3 saatte varabildik. Bu 3 saatte konuştuklarımızın, sinir bozukluklarının, saçma gülmelerimizin ve söylenmelerimizin henüz başlangıç olduğunu da bilmiyorduk tabii. Arabadan indiğimizde sadece sinirden gülüyorduk. (İşin garibi, o gün başka bir yoldan gitme şansımızı, daha önce de başka bir konsere gitme şansımızı elimizin bilmediğimiz bir yeriyle itmiştik.)

23 Haziran 2010

Futbolu seven vuvuzelaya katlanır!

Onbinlerce Afrikalı futbolsever… Ya da eğlenmeyi seven ya da tek eğlencesi futbol olan insanlar, nasıl tarif ederseniz edin. Ellerinde geleneksel bir müzik aleti, vuvuzela. Ve ülkelerine Dünya Kupası gelmiş, delice eğleniyorlar. Hani, şu Türkiye'ye henüz uğramayan dünyanın en önemli futbol olayı... Ve onlar bu güzel olayın içinde, 'bizleri deli eden' o ses ile, vuvuzelayla eğleniyorlar.



Vuvuzelayla ilgili karar çoktan verildi bile; Bir topluluğun eğlencesine yasaklansın denilerek kesin bir çözüm bulundu ve bu hep bir ağızdan tekrar edildi. Sırf bizler evimizde oturup Dünya Kupası’nı zevkle izleyelim diye onlar istemedikleri gibi eğlensin denildi.

16 Mayıs 2010

En güzel an...

Bishop, sanatsal gollerinden bahsettikten sonra Cantona'ya soruyor: ''Peki en güzel an?'' Cantona'nın cevabı ''Bir gol değildi'' oluyor. Bishop inanmaz ve ''Hadi ama bir gol olmalı der ve sayar; Arsenal, Liverpool'la FA Cup Finali, Wimbledon... Cantona, ''Hayır'' der ve cevap verir: ''En güzel anım bir pastı''

''En güzel anılar en zor olanlardır''



Ken Loach'ı ve genel olarak bir yönetmeni sevmenin nedenlerinden biri de, film çok iyi olmasa bile, bir hissiyat, bir sahne, bir diyalogla o filmi unutulmaz kılmasıdır. 'Looking For Eric' de öyle filmlerden.

Evet, filmde beylik cümleler, klişeler ve çok umutlu bir son var ama 'En güzel anım pastı' repliği akarken Loach'un sinemasının özetiyle beraber Cantona'nın yalnızlığı birleşiyor ve unutulmaz bir hissiyat geçiyor seyredene.

1 Mayıs 2010

Hayal kırıklığı değil, öfke hissedin!



İşçi sınıfının sorunlarını en iyi anlatan yönetmen Ken Loach ile, Eric Cantona'lı son filmi gösterime girmeden önce konuştuk. Loach, 1 Mayıs ruhuna uygun mesajlar verdi: "Hollywood'un empoze ettiklerine karşı tarafımızı belli etmeliyiz. Amerikan ideallerine karşı çıktığım için özür dilemeyeceğim. Hayal kırıklığı değil, öfke hissedin!"

Sinema ve işçi sınıfı kelimeleri yan yana geldiğinde akla ilk gelen isim hiç kuşkusuz Ken Loach olur. 50 yıllık kariyerinde hep alt sınıfa ait insanların hikayelerini anlatan ve bunu yaparken asla tarafsız kalmayan bir usta.

Loach, ilk filmi ‘Poor Cow’dan itibaren her daim sistemdeki bozuklukları; ülkesinin politikalarını, işçi sınıfının sorunlarını, ‘liberalizmin ezdiği insanlar’ı anlattı ve anlatmaya da devam ediyor. Bulduğu kuşu eğitmek isteyen Billy’nin hikayesini anlattığı ‘Kes’ten, son filmi ‘Loooking for Eric’e kadar bütün filmlerinin merkezine de aynı cümleyi yerleştirdi: Özgürlük.

22 Nisan 2010

'Siyah Beyaz'ın yalnızları...



''Yalnız insanlar hep birbirlerine benzerler.'' (Mutlu Beraberlik, Wong Kar Wai)

İdeallerine bağlı komünist bir ressam (Tuncel Kurtiz); 20 yıldır aynı kadının fotoğrafını cüzdanında taşıyan bir avukat (Erkan Can); karısı tarafından terk edilmiş ve mesleğinden sıkılmış bir doktor (Nejat İşler); yalnızlığı yaşam tarzı haline getirmiş bakımlı, güzel iş kadını (Şevval Sam); ve tüm karakterleri bir araya getiren barın, Siyah-Beyaz’ın sahibi (Taner Birsel)...

Hepsinin ortak noktası ise yalnız ve mutsuz olmaları. Kendini iyi yetiştirmiş, üst orta sınıfa mensup bu insanlar her gece aynı bara giderler; Ankara’nın en ünlü mekanlarından, Siyah-Beyaz’a. Beş karakter de günün - ve hayatlarının - rutinini ve sıkılmışlığını burada biraz sohbet ve içkiyle atmaya çalışırlar. Bu beş arkadaş için günün en rahatlatıcı anları Siyah- Beyaz'daki birbirleriyle geçirdiği zamanlar olur.

Ve hepsinin hayatlarında boşluklar vardır. Ressam Ahmet öfkelidir, geçmişin tatminsizliğini yaşar; Muzaffer, avukatlığı bırakmış sakin bir yaşam sürer ama fazla sakindir; doktor, çocukluğunu, geçmişini özler; Ayten'i yaşam tarzı tatmin etmez; Faruk ise, yıllardır bu barı işletmekten sıkılmıştır ve artık yeter noktasındadır ve bir arayış içindedir.

11 Nisan 2010

'Yusuf'la hayatın kaynağına doğru...'


Türk sinema tarihinin önemli filmlerinden Altın Ayı ödüllü 'Bal' vizyona girdi. Filmin yönetmeni Semih Kaplanoğlu'yla 'Bal'ı, Yusuf Üçlemesi'ni ve sinemasını konuştuk...

Yola ilk çıktığınız nokta ile bitmiş hali arasında çok fark var mı?
Şöyle bir fark oluyor. Oyuncular, nesneler, mekanlar, mevsim, ışık vs… her şey burada yeni bir durum meydana getiriyor ister istemez. Senaryoyu yazmış, storyboard çizimleri bitirmiş, mekanı bulmuş bile olsanız küçük değişiklikler, nüanslar olabiliyor. Bizim işimiz de, bu küçük ayrıntılarla zenginleşen ayakta duran bir iş. Orada, işte senaryoyu aşan, senaryodan daha güçlü hale gelen şeyler vardır. Mesela ben oyunculardan her zaman deneyimlerini filme katmalarını isterim. Oyuncunun böyle bir durumda daha önce yaşadığı bilgi deneyimi, birikimi varsa onu öğrenmek isterim. O zaman senaryonun ötesinde, senaryonun hakikatini daha da gerçek hale getirecek ayrıntılar gelmeye başlıyor.

Üçlemenin özetle eve dönüş ve evden kopuş hikayesi olduğunu söyleyebiliriz değil mi?
Tabii diyebiliriz. 'Yumurta'yı eve dönüş, 'Süt'ü ayrılış olarak düşünürsek, 'Bal' da aslında evin kendisi diyebiliriz.

HAYATIN KAYNAĞINA DOĞRU...
‘Bal’ı izlediğimizde üçlemenin geriye doğru gitmesinin işlevi daha iyi anlaşılıyor. Bu anlamda ‘Bal’ın üçlemenin kapsayıcı, toparlayıcı halkası olduğunu söyleyebilir miyiz?

Geriye doğru gitmenin sağladığı olanaklar diyebiliriz buna. Bir nehrin, hayatın kaynağına doğru gidiyoruz ve onunla buluştuğumuzda, onu keşfettiğimizde, gelecekte olup biten her şey bir şekilde onun içine yerleşiyor ve bu hayatlarımızın bugünü ve geçmişi arasındaki köprüleri kuruyor bir anlamda. Benim de derdim buydu aslında. Şimdiki zaman içerisinde yaşayan yaratıklar olarak geçmişi de geleceği de içimizde taşıyoruz. Ama aradaki bağlantıları tutuyor gibi değiliz ve bu hep biraz kopuk geliyor. Ben de bu bağlantıları kurmaya çalıştım.

Bir dahinin karanlık yüzü!


Richard Linklater imzalı ‘Ben ve Orson Welles’ sinema tarihinin en büyük isimlerinden Orson Welles’in tutkularını ve ‘kötü yüzü’nü gösteriyor.

‘Başarılı olmaktansa şanslı olmayı tercih ederim’’ (Woody Allen)

Yıl 1937… Genç öğrenci Richard, şanslı bir gününde, sinema tarihinin en zeki yönetmenlerinden Orson Welles ile tanışır. Richard gerçekten şanslı bir günündedir ve tanışmakla kalmaz, Welles’in yönettiği meşhur Julius Caesar’da rol de kapar. Ve o andan itibaren bir yandan New York Tiyatrosu’nun göz alıcı dünyasını yaşarken bir yandan da dahi yönetmen Welles’i yakından tanır.

Bağımsız sinemanın önemli isimlerinden Richard Linklater imzalı ‘Me and Orson Welles’ (Ben ve Orson Welles) birkaç zor şeyi aynı anda yapmaya çalışan bir film. Film asıl olarak Orson Welles gibi ‘sorunlu’ bir dahiyi ve tiyatroyu öykünün merkezine yerleştiriyor. Her ne kadar hikaye Richard’ın gözünden anlatılsa da Welles ve tiyatro filmin başrolünde diyebiliriz. Diğer yandan da bu kısa dönemin Richard’ın yaşamında yaptığı değişiklikler filmin akışını sağlıyor.

7 Nisan 2010

Bir çocuk efsane olmaya karar verince…


Nowhere Boy, John Lennon’ın çocukluğunu, ailesinden kopuşunu, müzikle ve Paul McCartney ile tanışmasını, çocukluk ve gençliğine dair birçok özel anı anlatıyor.

Sadece müzik tarihinin en büyük isimlerinden biri değil aynı zamanda muhalif tavrı ve politik duruşuyla gerçek bir efsane, John Lennon…

Lennon’ın hayatı daha önce birçok kez belgesel ve kurmaca olarak beyazperdeye aktarıldı. Sam Taylor Wood imzalı Nowhere Boy ise bizi Lennon’ın çocukluğuna götürüyor.

6 Nisan 2010

Egoyan’dan seksi bir kara film


Kocası tarafından aldatıldığını düşünen bir kadın, adamı denemek için tutulan bir fahişe ve bütün bu şüphelerin altında bir koca… Atom Egoyan, İstanbul Festivali’nde gösterilen son filmi ‘Chloe‘de kuşku, saplantı ve tutku dolu bir hikaye anlatıyor.

Aldatıldığından şüphelenen jinekolog Catherine kocası David’i denemek için sosyete fahişesi Chloe’yi kiralar. Chloe, parasının karşılığı olarak David’i baştan çıkarır ve gelişmeleri Catherine’e aktarır. Ama bir süre sonra çekici Chloe’nin etkisine sadece kocası değil Catherine de girecektir.

İstanbul Film Festivali’nin Akbank Galaları bölümünde gösterilen Kanadalı yönetmen Atom Egoyan imzalı ‘Chloe’ (Büyük Hata), Anne Fontaine’in 2003 yapımı filmi ‘Nathalie’nin serbest bir uyarlaması.

Kocasının flörtlerinden bıkan Catherine’nin oğluyla da iletişimi neredeyse sıfırıdır. Bütün o konforlu yaşamına rağmen Catherine mutsuz ve huzursuzdur. Catherine’nin hayatını derinlemesine sorgulamasına neden olan Chloe, aynı zamanda o rutine dönen evliliğini ve yaşamını da hareketlendirir.

25 Mart 2010

Eksi 80 derecede GDO karşıtı bir kahraman


Karlarla kaplı geleceğin dünyasında, günümüz meseleleri, küresel ısınma ve GDO'lu ürünleri 'Ayılı Adam' adlı kitabında merkeze alan Yalçın Didman, 'Eksi Seksen'de geçen çevreci bilimkurgu hikayesini anlattı.

Küresel ısınma sonrası karlar ve buzullarla kaplı bir dünya, Tilki diye anılan paralı bir asker ve doğal besinlerin tükendiği bu dünyada petrolden bile kıymetli olan tohumlara ulaşmaya çalışan gruplar...

Yalçın Didman yazıp-çizdiği 'Ayılı Adam'da bir yandan sıkı bir macera anlatıyor bir yandan da çevresel sorunları merkezine alarak güçlü bir eser ortaya çıkarıyor.

Kuzey Avrupa gezilerinden ve karlı zirvelere bizzat yaptığı yolculukları da hikayesine katan Didman, Rodeo etiketiyle çıkan 'Ayılı Adam'ı anlattı:

Küresel ısınmayla, GDO'lu (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) ürünlerle, güncel konularla ilgili, hatta bu temaları merkezine alan bir çizgi roman ‘Eksi Seksen’. Bu bakımdan çıkış noktanızı sormak istiyorum. Yani, başlamadan önce aklınıza ilk gelen resim neydi?
Çevreyi düşünerek başlamamıştım aslında. Kuzey halkları, Yakut Türkleri, İnnuitler (Eskimolar) gibi enteresan topluluklara dair otantik bir çalışma yapmak geçiyordu içimden. Binlerce yıldır zorlu iklimlerde yaşayan insanların kültürel ortamlarını ve hayatta kalma mücadelelerini post-apokaliptik bir bilim-kurgu ortamına taşımaktı niyetim. Söz konusu zorlu koşulların yakın gelecekte tüm dünya için söz konusu olabileceği fikri belirdi aklıma. Doğal kaynakların sorumsuzca israfı, er geç dünyayı topyekün böyle bir potaya sokacaktı... Ben 90'ların başında konsepti geliştirirken, küresel ısınma konusu bu denli popüler değildi.

12 Eylül'den Engin Çeber'e 'Faili Meçhul Öfke'


12 Eylül'den Engin Çeber'e, bir ülkenin 30 yıllık tarihinde oluşan 'Faili Meçhul Öfke'ler... Adnan Gerger, aşk ve öfke dolu 'gerçek' romanı 'Faili Meçhul Öfke'yi anlattı.

'Aşkla ve direnerek beklemeyi bilenlere adanan bir roman' Faili Meçhul Öfke. 12 Eylül'den günümüze uzanan sarsıcı bir dünyayı konu alan bir roman aynı zamanda.

Gazeteci-yazar Adnan Gerger, ''Gündeme damgasını vurmuş birebir yaşanmışlıkların ve bundan sonra yaşanacakların harmanlanmış halidir'' diyor son kitabı 'Faili Meçhul Öfke' için.

Ve şimdi 'Faili Meçhul Öfke' ikinci baskısını yaptı. Biz de Emniyet içindeki grupları, tarikatçı yapılanmaları, muhbirleri ve filler tepişirken ezilen çimenleri anlatan Adnan Gerger'le 'Faili Meçhul Öfke'yi konuştuk.


'OYSA BEN NE KADAR MASUMDUM'
‘Faili Meçhul Öfke’ günümüzle, gündemimizle yakından ilişkili bir kitap, bu bakımdan böyle politik bir okuma çıkış noktanız mıydı yoksa sizin, hikayeyi yazarken tonunu belirlediğiniz alt metinler miydi?

Oysa ben ne kadar masumdum. Kesif hâkî ve küflü bir duman kuşatması ve tepişen fillerin ayaklarının altında bir “ot” olarak yaşarken… Manu Chao’nun gitarlarıyla oluşan Noir Desir grubunun “Le vent nous portera- Rüzgâr bizi götürecek” şarkısına kanarak hayallerle günlerimi geçirirken… Olmadı işte. Kör talih. Hayat, bana “yaz” dedi. Ben de yazdım. Oysa, inanın bana çıkış noktamın politik bir okuma olmasından başka şans bırakmadılar. Tamam niyetim vardı, benimde böyle bir politik çıkış yapmaya ama beni kışkırtanlar hep o alt metinler oldu.

Geçmiş kabusa dönüşürken...


Yaşayan en büyük yönetmenlerden Martin Scorsese, Leonardo DiCaprio ve Mark Ruffalo’nun başrolünde oynadığı son filmi ‘Zindan Adası’yla nasıl büyük yönetmen olunur konusunda bir kez daha ders veriyor.

‘Taksi Şoförü’, ‘Kızgın Boğa’, ‘Sıkı Dostlar’ gibi birçok başyapıta imza atmış bir ismin her yeni filmi heyecanlandırıyor ister istemez. Martin Scorsese, gerilim türüne dönüş yaptığı yeni filmi ‘Shutter Island/ Zindan Adası’yla bir kez daha ustalığını konuşturuyor.

‘Zindan Adası’ iki dedektifin bir adadaki akıl hastanesinde soru işaretleriyle dolu hikayesini anlatıyor. Massachusetts’te suç işlemiş akıl hastalarının tedavi gördüğü hastanede, bir hastanın ortadan kaybolması sonrasında bu iki polis müdürü soruşturmayı üstlenirler ama kendilerini şiddetli bir kasırganın ve mahkumların ayaklanmasının tam ortasında bulunca gerçekten giderek uzaklaşırlar.

Scorsese, 'Zindan Adası'nda hikayenin ötesinde psikolojik-gerilim unsurlarını karakterler üzerinden kuruyor ve bu da filmin dramatik yapısının en önemli temeli oluyor.