1 Ekim 2017

5 Maddede De Palma

1. Göz ve gerçek
Kameralar, fotoğraf makineleri, video kayıtları, medya araçları, aynalar, anahtar delikleri, yansımalar, rüyalar yahut ikiz karakterler, çoklu kişilikler... De Palma seyircinin algısıyla oynar. Gözün ve imgenin güvenilirliğini sorgular. Bunu bazen küçük bir kamera hareketiyle, bakış açısı değiştirerek, bazen rüyaları, fantezileri, kabusları iç içe geçirerek bazense Sisters(1972), Sahte Vücutlar (Body Double, 1984), İçimizdeki Şeytan (Raising Cain, 1992), Öldüren Kadın’da (Femme Fatale, 2002) olduğu gibi doppelgänger (çift-gezer) temasıyla yapar.

2. Stilize sinema
Her dönem yeni anlatım teknikleri keşfeder ve bu teknikleri geliştirip sürekli yeni ve etkileyici kılmayı başarır. Patlama’da (Blow Out, 1981) kameranın 360 derecelik dönüşüyle sesi dahiyane bir şekilde kullandığı sahne, kesintisiz uzun planları – örneğin Yılan Gözler’in (Snake Eyes, 1998) 12 dakikalık açılışı ve Carlito’nun Yolu (Carlito’s Way, 1993), Şenlik Ateşi (Bonfire of the Vanities, 1990), Öldüren Kadın’daki plan sekanslar - ve bölünmüş ekran esprisi gibi imzaları başta olmak üzere nerede görsek tanıyacağımız kadrajlarıyla, Sapık’ın (Psycho, 1960) kısa planlarını her defasında yeniden üretmesiyle (kesici alet ve göz), fetiş nesneleriyle ve odak bölme, kaydırma, zoom in/zoom out gibi teknikleri bile benzersiz kılan yaratıcılığıyla stilize bir sinema.

3. De Palma Noir
Öldüren Kadın’da Laura’nın televizyonda Çifte Tazminat (Double Indemnity, 1944) izlediği sahne sadece bir göndermeden ibaret değildir. Palma klasik noir’lardan ödünç aldığı tema, karakter ve klişeleri yoğun görselliğe dayalı bir anlatımla kendine has bir noir’a dönüştürür. Sosyalleşemeyen, özgüvenini kaybeden, travması olan karakterler bu noir dünyasının parçası olurken yozlaşma, suç, adalet, ahlaki çöküş, güç, iktidar, erkeklik gibi temaları dönemin siyasi ve toplumsal dinamiklerini arka planına alarak işler De Palma.

22 Eylül 2017

Amerikan havası yaramamış!

Senarist ya da yönetmen olarak dokunduğu her şeyi özgün kılmayı, hangi türe el atsa çıtayı yükseltmeyi beceren Matthew Vaughn, 2015 yılında çektiği Kingsman: Gizli Servis’te (Kingsman: The Secret Service) yine bütün maharetlerini sergilemiş, yönetmenlik açısından adeta bir ziyafet sunmuştu. Ajan filmlerine alaycı yaklaşırken son derece havalı ve şık bir ajan filmi ortaya çıkaran Vaughn, kendisini farklı kılan mizahını daha da keskinleştirirken politik açıdan da isabetli tercihlerle dört dörtlük bir iş ortaya koymuştu. Haliyle devam filmi haberiyle beklentiler artmış oldu. Ancak, Kingsman: Altın Çember (Kingsman: The Golden Circle) maalesef büyük bir hayal kırıklığı olarak Vaughn filmografisindeki eksi değer hanesine geçen tek film olmayı başarıyor!


Matthew Vaughn’un “devam filmlerinin genel sorunları” başlıklı başlangıç sınavına takılacağını kim düşünebilirdi ki! Bununla kalsa yine iyi. Vaughn’un ilk filmi eğlenceli olduğu kadar farklı kılan her şeyden vazgeçeceğini de kimse tahmin etmiyordu galiba. Ya da alaycı ve doğal mizahtan uzaklaşıp demode şakaları tercih edeceğini de. İkinci filmin daha “büyük” bir hikayeyle perdeye geleceğini tahmin etmek zor olmasa da Vaughn’un filmini bir cümbüşe dönüştüreceğini de beklemiyorduk galiba. Peki ne oluyor da film tatsız bir cümbüşe dönüşüyor?

Film Kingsman’in yok edilmesiyle açılıyor. Kingsman ajanı olarak sadece Eggsy ve Merlin hayatta kalıyor. Dünyayı kurtarmak için harekete geçen ajanlarımız Amerika’daki Statesman adlı teşkilata ulaşıyor ve Amerikalı ajanlarla ortaklığa giderek filmin çılgın ve kötü karakteri Poppy’nin oyununu bozmaya çalışıyorlar. 

25 Ağustos 2017

Soderbergh'in dönüşü

Acı Reçete’den (Side Effects) sonra sinemayı bıraktığını söyleyen Steven Soderbergh’in dönüşü neyse ki çok uzun sürmedi. Dört yıllık aranın ardından Şanslı Logan’ı yöneten Soderbergh bu süre içerisinde televizyona yaptığı Behind the Candelabra ve The Knick ile ödüller ve övgüler toplamaya devam etti. Ancak bu dört yılın öncesinde usta yönetmenin çok da formunda olduğu söylenemezdi. Özellikle 2000’lerin başından itibaren - bazen yılda iki film bile çektiği oldu – farklı türler arasında gezinen Soderbergh eski günlerinden oldukça uzaktaydı. Şanslı Logan bu anlamda iyi bir dönüş hatta “yeni bir başlangıç” sayılabilir.

Şanslı Logan, Soderbergh’in soygun filmleri koleksiyonun (Out of Sight ve Ocean’s serisi) yeni bir parçası. Dolayısıyla türün klişelerini ve hikaye formüllerini çok iyi bilen Soderbergh için biçilmiş kaftan olduğunu söylemeye gerek yok. Jimmy, Clyde ve Mellie Logan kardeşlerin hikayesini anlatan Şanslı Logan’ın merkezinde lanetli olmalarıyla nam salmış Logan ailesinin en  büyüğü Jimmy var. Kariyerinde, evliliğinde, hayatının her alanında dibe vurmuş bir karakter Jimmy. Son işinden de aksayan ayağı nedeniyle kovulan Jimmy’nin tek çıkış planı imkansız görünen bir soygundur.

Soderbergh Ocean’s serisinde iyi işleyen şablonları bir kez daha kullanıyor. Düşmüş bir adamın hayatını rayına sokmak ve bir nevi şanssızlığını kırmak için seçtiği yol Danny Ocean’ın intikam hikayesinden çok da farklı değil aslında. Ocean’s serisindeki şık elbiseler, lüks hayatlar içerisindeki şehirli cool karakterlerin yerine bu kez taşralı, loser karakterlerden kurulu bir ekip (Irak’tan kolunu kaybederek dönen kardeş, hapisteki Joe Bang ve onun şapşal kardeşleri) yer alıyor belki ama ikisi de geri dönüş hikayesi. Ocean’s serisinde yan karakterlerle birlikte yer yer hissedilen absürt mizah anlayışı Şanslı Logan’da daha belirgin bir şekilde filmin dilini oluşturuyor. Ve son olarak imkansız görünen soygun planları. Ocean’s serisinin üç filminde (İkisinde kumarhane diğerinde müze) olduğu gibi yine seyircinin duyduğu anda nasıl gerçekleşeceğini merak ettiği, imkansız görünen, karmaşık, detaylı ve içinde sürprizler barındıran bir soygun planı hikayenin taşıyıcı öğesi.

14 Temmuz 2017

İlkellik ve savaş

Not: Bu yazı filmdeki sürpriz gelişmelerden söz etmektedir.

Maymunlar Cehennemi dünyası (Pierre Boulle‘nin 1963 yılında yazdığı kitap/ 1968 yapımı ilk film ve eski seri/ TV dizisi/ İlk filmin Tim Burton imzalı remake’i/ 2011’de başlayan yeni seri) temel olarak insanlar açısından mı yoksa maymunlar açısından mı bir distopya anlatıyor? Bu sorunun cevabı filmden filme değişiyor. 



Seriler arasında bakış açısı farklılığı olduğu gibi aynı seri içindeki filmlerde de büyük farklar var. Bir önceki film Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’nin sorunlarının kaynağında bu soruya net bir cevap veremeyişi yatıyordu. Film insanlarla maymunlar arasındaki savaşı anlatırken “orta yolcu” bir tutum sergiliyordu. Dünyanın gidişatının ve savaşın sorumluluğunu saflara eşit şekilde dağıtmaya çalışarak politik açıdan rahatsız edici bir söylemi sahiplenen Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti sahne kurulumlarında ve diyalog yazımında da cesur davranmaktan kaçınmıştı. Hikayenin bölüm bölüm insanların bakış açısından anlatıldığı filmde –onca “kötü” insan karaktere ve ilk filmin mirasına rağmen –korkunç deneylere maruz kaldığı için insanlardan nefret eden Koba’nın asıl “kötü karakter” olarak seçilmesi ve üstüne bir de “savaşı maymunlar başlattı” gibi diyaloglarla bezeli sahnelerin tercih edilmesi distopyanın içini boşaltıyordu.

Serinin son halkası Maymunlar Cehennemi: Savaş (War for the Planet of the Apes) ise ikinci filmde yapılan bütün yanlışlardan geri dönüyor. Yönetmen Matt Reeves, yaşamak için diğer türleri yok etmeyi kendine vazife eden insanlarla yaşam alanlarını gerilla taktikleriyle savunarak hayatta kalmaya çalışan maymunlar arasındaki savaşı farklı boyutlarıyla ele alıyor ve bu kez anlattığı hikayenin gezegenin sonunu getiren insanlar için değil maymunlar için bir distopya olduğunun altını çiziyor. Ceasar’ın karşısında bu kez amacına ulaşmak için her şeyi göze almış Albay yer alıyor. Lider Ceasar yine savaşmamayı seçiyor ancak ailesi öldürülünce Albay’dan intikam almak için yola koyuluyor. Maymunlar Cehennemi: Savaş, salt seyirciyi tatmin etmek yerine ele aldığı meseleyi derinlemesine işlemek için her aşamada hikayenin yönünü değiştiriyor. Başta vaat ettiği intikam ve savaş hikayesi sona doğru bambaşka bir kalıba giriyor. Ceasar’ın kendisiyle ve Koba’yla yüzleştiği yolculuk son ana kadar sürerken, Albay’la karşılaşması ve maymunların esir tutulduğu kampta öğrendiği gerçeklerle intikam geri planda kalıyor. Savaş ise aksiyon malzemesi olmaktan çıkıyor, seyirci asıl savaşın çok daha büyük olduğunu öğreniyor.

1 Temmuz 2017

Saykodelik çizgi roman uyarlaması

Günümüz dizilerini seyirciyle kurdukları ilişki bakımından ikiye ayırabiliriz: Seyirciye göre anlatısını kuran diziler ve Noah Hawley imzalı diziler. Peki Noah Hawley’i bu kadar farklı kılan ne? Her ne kadar dijital streaming kanalları (Netflix, Hulu, Amazon, HBO Go) televizyonu dönüştürmeye ve izleme deneyimlerini değiştirmeye başlasa da reyting ve bağlantılı olarak ana akım seyircinin beklenti ve alışkanlıkları hala belirleyici konumda. Noah Hawley ise FX’e yaptığı dizilerle “seyirci alışkanlıklarını” yok saymaya ve bu yolla seyircinin zekasına saygı göstermeye devam ediyor. Şaheseri Fargo’nun sezon arasında hayata geçirdiği Legion, Hawley’in Marvel’a, yapımcılara ve televizyonculara nasıl kabul ettirdiğini anlamadığımız projesi olarak incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.


Legion, bir çizgi roman uyarlaması. Fakat bir süper kahraman hikayesi değil. Perdede ve cam ekranda gördüklerimizle yakından uzaktan alakası olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Birbirinin kopyası halinde her sene ikişer üçer vizyona giren çizgi roman uyarlamaları televizyonda da belli bir şablon üzerinden (Kahraman gücünü keşfeder, sıradan yaşamını sürdürürken bir yandan da şehirdeki kötülüklerle mücadele eder) üretilmeye devam ediyor. Daredavil, Luke Cage, Jessica Jones gibi bu şablona bağlı kalan, aksiyona yaslanan, çoğunlukla epizodik macera ve hikayelerden oluşan bu yapımlar ekranı ele geçirmişken Noah Hawley’in Legion’la çizgi roman dünyasına yaptığı sihirli dokunuş bir kat daha anlam kazanıyor. Bill Sienkiewicz ve Chris Claremont’un yarattığı, gücünün sınırları belli olmayan, X-Men evreninin en güçlü mutantı Legion’un dizi serüveninin bir kesim seyircide hayal kırıklığı yaratacağını söylemek yanlış olmaz. Çünkü, Charles Xavier’ın (Profesör X) oğlu olan ve zamanı ve gerçeği bükebilme, telepati, telekinezi gibi sayısız güce sahip David Charles Heller yani Legion’un dünyasını Hawley, alıştığımız uyarlamalardan çok farklı bir şekilde kuruyor.

Hawley, tek bir seyirci tipi olmadığının farkında. Dolayısıyla şablonlarla, beklentilerle ilgilenmiyor. Legion’da iyi-kötü çatışmasının her bölümde aksiyon üzerinden işlediği bir yapı, lineer bir hikaye akışı, yüksek tempolu, karizmatik sahneler, havalı koreografiler, (ilk bölümü dışarıda tutarsak) bir çizgi roman uyarlamasından beklenebilecek büyük çatışma sahneleri, gücünü keşfedip adaleti sağlayan kahramanlar yer almıyor. Kaba bir özetle Legion’ı “kabus içinde kabus içinde kabus” şeklinde tanımlayabiliriz. Dizi “dissosiyatif kimlik bozukluğu” adı verilen kişilik bozukluğundan muzdarip olan ve her kişiliğinin farklı bir gücü olan Legion’ın güçlerini keşfetme hikayesi olsa da aslında biraz daha derinde bir hikayeyi Legion’ın zihninde, geçmişinde, kabuslarında süren savaşı anlatıyor.

10 Mart 2017

King Kong işgalcilere karşı

Kong: Kafatası Adası, John Boorman’ın 1969 yapımı Hell in the Pasific filmine selam göndererek açılıyor. Hell in the Pasific’teki gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Amerikalıyla bir Japon ıssız bir adaya düşüyor ve ülkeleri savaşta olan bu iki asker birbirini öldürmeye çalışıyor. Bu açılış sekansının tonu King Kong’un ortaya çıkmasıyla birden değişiyor. 


Kong’la seyircinin bu erken tanışmasının ardından (“Canavar” filmlerini ve eski King Kong filmlerini düşündüğümüzde bir hayli erken bir tanışma diyebiliriz. Peter Jackson imzalı üç saatlik King Kong’da dev gorili ilk bir saat görmemiştik.) jenerikte 1945-1973 arası dünyada olan biteni gazete-tv haberleriyle görüyoruz. Jeneriğin ardından Vietnam Savaşı’na geçiyoruz. Yönetmen Jordan Vogt-Roberts ilk dakikadan itibaren hikayesini “işgalci Amerika” söylemi üzerine kuruyor. Bu yüzden de Vietnam Savaşı bağlantısı oldukça kullanışlı hale geliyor. Açılış sahnesi, jenerikteki materyaller, Vietnam Savaşı üzerinden yapılan göndermeler, asker ve sivil karakterler arasındaki diyaloglar... King Kong’la Vietkong arasındaki ses benzerliği de tesadüf değil elbette. Pasifik’teki adanın yerlilerini bombalayan helikopterler sadece Vietnam Savaşı’nı değil ABD’nin günümüzde de süren işgalci politikalarını temsil ediyor. Kong: Kafatası Adası bir blockbuster için fazlasıyla riskli olabilecek bir alt metni kullanıyor. Ancak, ABD’nin savaş tarihi üzerinden kurulan bu metnin filme pek bir katkısı olduğu söylenemez. Açıkçası, senaryodaki sorunlar “işgalci Amerika” söylemini unutturmayı başarıyor!

1 Mart 2017

Küllerinden doğdu

Not: Bu yazı adı geçen filmlerle ilgili sürpriz gelişmelerden bahsetmektedir.  


Hem eleştirel anlamda hem de gişede dibi gördüğü Son Hava Bükücü (The Last Airbender) ve Dünya: Yeni Bir Başlangıç (After Earth) faciaları sonrasında M. Night Shyamalan’ın bir daha eski günlerine dönemeyeceğini düşünenler çoğunluktaydı. Hatta bu iki filmin öncesindeki filmleri de tartışılmaya başlanmış, neredeyse bütün filmleri sert eleştirilerden nasibini fazlasıyla almış, yerden yere vurulmuştu. Aslında Altıncı His (The Sixth Sense) dışında hiçbir filminin geniş kitleleri memnun etmediğini söyleyebiliriz. Shyamalan da bu eleştirilere kafayı takmış, verdiği röportajlarda eleştirmenleri eleştirmişti! Hatta eleştirilerini/hislerini perdeye taşıyarak Sudaki Kız’da (Lady in the Water) karakterlerden birini sinema yazarı yapmış ve bu karakteri hikaye içerisinde bir güzel öldürmüştü! Fakat daha sonraki filmleri eleştirmenleri haklı çıkarmış, Altıncı His’le birlikte kendisine büyük umutlar bağlanan Shyamalan’ın kariyeri tepe taklak olmuştu. Yapımcılardan da eleştirmenlerden de seyircilerden de pek saygı görmüyordu artık yönetmen. Bu çöküşün ardından sessiz sedasız geri döndü Shyamalan. Geçmişteki hatalarından ders almış bir şekilde. Önce Ziyaret (The Visit) ve şimdi de Parçalanmış’la (Split) adeta küllerinden doğmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken anaakım sinemanın kucağına bırakmıyor kendisini. Tartışılan, küçümsenen, çok anlaşılmayan, facia filmlere imza atan bir isim olarak Shyamalan’ın bu “yeniden doğuş” döneminde güvenli sularda yüzmeyi seçmemesi fazlasıyla umut verici.

Parçalanmış’a geçmeden önce Shyamalan’ın ilk dönem sinemasını hatırlamakta fayda var. Çünkü burada dikkat çekici olan şey, kariyeri boyunca büyük yapım şirketleriyle çalışan ve ticari olarak geniş kitleleri hedef alan bir yönetmenin bu kitleleri hesap etmeden ya da onların beklentilerine sıkı sıkıya bağlı kalmadan film yapmaya çalışması. Shyamalan’ın seçtiği bu yolun sinemasını anlamak için önemli bir anahtar olduğunu da söylemek lazım. Çünkü Altıncı His sonrasında aklındaki doğaüstü hikayeleri perdeye aktarırken türün klişelerine başvurmaktan çekinmese de Amerikan sinemasının bildik formüllerinden uzaklaşıp yeni, kendine has denemelere kalkıştı. Bu filmlerin birçoğunun “hayal kırıklığı” olarak adlandırılmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Anlattığı hikayeler, bu hikayelerin vardığı finaller ve kamera kullanımı başta olmak üzere Shyamalan’ın tematik ve biçimsel tercihleri geniş kitlelerinin beklentilerini karşılayacak türden değildi. Örneğin, Altıncı His’ten sonra çektiği Ölümsüz’e (Unbreakable) bakalım. Film çizgi romanlarla ilgili bir bilgi ile açılıyordu: “Çizgi romanlarda ortalama 35 sayfa ve 124 resim vardır. Tek bir sayının değeri 1 dolardan 140 bin dolara kadar değişir. Amerika’da her gün 172 bin çizgi roman satılır. Her yıl 62 milyon tane. Ortalama bir çizgi roman koleksiyoncusu 3.312 çizgi romana sahiptir. Ve hayatının yaklaşık olarak bir yılını onları okuyarak geçirir.’’ Bu bilgi Ölümsüz’ün anlatısıyla alakalı olduğu kadar Shyamalan’ın kurduğu çizgi roman estetiğinin de parçası aynı zamanda. Shyamalan Ölümsüz’de, gerçekle gerçek üstü arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bir estetik yaratarak, ana akım sinemanın formüllerinden uzak, bir hayli karanlık hikaye anlatıyordu ve finaliyle de aslında başka bir sinema yaptığını da gösteriyordu.

3 Şubat 2017

Hayata devam etmenin acısı

Manchester, New Hampshire’ın en büyük şehri. Denizin kıyısında. Mevsim kış. Manchester’ın geçmişi karlar altında. Bir zamanlar Manchester’ın küçük kasabasında yaşayan Lee Chandler’ın mutlu zamanları da artık karlar altında. 


Lee Chandler, artık başka bir şehirde yaşıyor. Her sabah uyanıp yapması gerekenleri yapıyor. Apartman görevlisi olarak ne yapması gerekiyorsa; tesisat, elektrik, temizlik... Her sabah apartmanın önündeki karları kürüyor. Ta ki ağabeyinin ölüm haberini alana dek. Lee kasabasına geri dönerken geçmişinden kesitler aralara giriyor. Bu kesitlerde Lee’nin geçmişte trajik bir olay yaşadığını anlıyoruz. Geçmişteki hikaye yavaş yavaş belirirken Lee ile Manchester yıllar sonra yüz yüze geliyor.

Bir aile trajedisi Manchester by the Sea. Trajedinin kendisinden çok bununla baş edemeyen ve yıllar sonra – kaçamadığı - geçmişiyle yeniden yüzleşmek zorunda kalan Lee Chandler’ı odağına alıyor. Lee ağabeyinin ölümüyle 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olmak durumunda kalıyor ve uzaklaştığı kasabasına geri dönüyor. Başına gelebilecek en korkunç felaketlerden birini yaşadıktan sonra insanın bu felaketle yüzleşmesi mümkün mü? Spiritüel akımlarla içi boşaltılan “yüzleşmek” kelimesinin gerçek hayatta bir karşılığı var mı? Her travmanın üstesinden gelip hayata devam etmek mümkün mü? Senarist-yönetmen Kenneth Lonergan bu “derin” sorularla boğuşarak büyük bir hikaye anlatmaya çalışmıyor neyse ki. Acısıyla baş edemeyen, suçluluk duygusunun altından kalkamayan Lee Chandler’ı karşımıza çıkarıyor. Büyük ve derin sorular Lee’nin acısının yanında anlamsızlaşıyor. Lee geçmiş ve gelecek arasında çoktan kaybolmuş. Kasabalılar onun geri dönüşünü şaşkınlıkla karşılarken Lee’nin Manchester’da hayaleti dolaşıyor adeta. 

1 Şubat 2017

Teknolojik dramlar

Distopya kelimesinin TDK’da bir karşılığı yok. Gerçek hayatta ise fazlasıyla var. Artık sıklıkla kullanılan, günümüz dünyasını özetlemek için çokça başvurulan kelimelerden bir tanesi distopya. “Karanlık geleceği” tasvir etmek için kullanılan bir kavramın günümüzü anlatmak için anahtar kelime işlevi görmesinin yarattığı paradoksal durumu hazmedemeyenlerdenseniz “geleceğe” hoş geldiniz.


İngiliz Channel 4’da başlayan ve yeni sezonuyla birlikte Netflix yapımı olarak yoluna devam eden Black Mirror’ı izlerken, yaşadığımız dönemin koşullarını es geçmenin dizinin kendisine de haksızlık olacağı kanaatindeyim. Zira Black Mirror’ın üçüncü sezonu yayınlandıktan yalnızca iki hafta sonra Türkiye’deki internet sansüründe yeni bir boyuta geçildi ve Bilgi Teknolojileri ve Teknoloji Kurumu VPN servislerinin de kapatılmasını istedi. İster istemez dizi karakterine dönüştüğümüz bu ülkede bu benzetmeyi yapmak da kaçınılmaz oluyor. Elektrik, su gibi internetin de kesilebildiği bir ülkede bilim insanlarının fütüristik tahminlerini okumanın veya distopik bir geleceği konu alan popüler bir diziyi izlemenin seyircideki karşılığı bir başka oluyor.

Peki, Black Mirror ne anlatıyor? Nasıl bir distopya resmediyor? Black Mirror’daki olayların hangi zamanda geçtiğini anlayamasak da dizinin yakın gelecekten hikâyeler anlattığını biliyoruz. Büyük tasarımlarla yaratılmış, günümüze uzak bir dünya anlatmıyor daha çok internet ve iletişim teknolojilerinin gündelik hayata etkisi ve dünyanın gidişatıyla ilgili hikâyeler izliyoruz. İlk sezonundan itibaren soğuk, ürkütücü ve kaçınılmaz olduğu vurgulanan bir gelecek tasviri sunan dizinin temel argümanlarından biri; teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, bunun dünyanın ve insanlığın gidişatına olumlu bir etkisinin olmayacağı. Black Mirror’ın dünyasında teknolojinin gelişiminin aksine toplumsal gelişmeden söz etmek mümkün değil. Fakat insanın özgürleşmesi için teknolojinin yeterli olmadığı önermesini kullanan serinin bunu hakkıyla işleyebildiği de söylenemez. 

Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker, meseleleri farklı boyutlarıyla ele almak yerine, giderek artan da bir biçimde, seyircinin beklentilerini karşılamayı tercih ediyor gibi. Hatta özellikle bazı bölümlerde, meselenin işlenme biçiminin yüzeyselliği, “teknoloji bağımlılığı kötü bir şey”, “dünya kötüye gidiyor” gibi yeniliğe kapalı muhafazakâr söylemleri dizinin merkezine yerleştiriveriyor.

30 Aralık 2016

2016'nın en iyileri

Vizyona giren filmlerden kişisel listem:

1-La La Land (Yön: Damien Chazelle)
2-Carol (Yön: Todd Haynes)
3-Son of Saul (Yön: Laszlo Nemes)
4-Ich Seh, Ich seh (Yön: Veronika Franz, Severin Fiala)
5-The Hateful Eight (Yön: Quentin Tarantino)
6-Elle (Yön: Paul Verhoeven)
7-Don’t Breathe (Yön: Fede Alvarez)
8-Frantz (Yön: François Ozon)
9-The Club (Yön: Pablo Larrain)
10-Little Men (Yön: Ira Sachs)



Vizyon-vizyon dışı ayırmadan 2016'da izlediğim en iyi 25 film:

1- Toni Erdmann (Yön: Maren Ade)
2- La La Land (Yön: Damien Chazelle)
3- Carol (Yön: Todd Haynes)
4- Manchester by the Sea (Yön: Kenneth Lonergan)
5- Son of Saul (Yön: Laszlo Nemes)
6- Sieranevada (Yön: Cristi Puiu)
7- American Honey (Yön: Andrea Arnold)
8- Ich Seh, Ich Seh (Yön: Veronika Franz, Severin Fiala)
9- Neon Bull (Yön: Gabriel Mascaro)
10-The Hateful Eight (Yön: Quentin Tarantino)
11-Elle (Yön: Paul Verhoeven)
12-Don’t Breathe (Yön: Fede Alvarez)
13-Neruda (Yön: Pablo Larrain)
14-Anomalisa (Yön: Duke Johnson, Charlie Kaufmann) 
15-The Happiest Day in the Life of Olli Maki (Yön: Juho Kuosmanen)
16-Hail Ceasar! (Yön: Coen Brothers)
17-Frantz (Yön: François Ozon) 
18-The End of the Tour (Yön: James Ponsoldt)
19-Age of Shadows (Yön: Kim Jee-woon)
20-Wild (Yön: Nicolette Krebitz)
21-Bitter Lake (Yön: Adam Curtis)
22-The Club (Yön: Pablo Larrain)
23-Little Men (Yön: Ira Sachs)
24-Sing Street (Yön: John Carney)
25-Inhebek Hedi (Yön: Mohamed Ben Attia)






15 Kasım 2016

Özel bir gün

Stefan Zwaig 22 Şubat 1942’de karısıyla birlikte intihar ettiğinde arkasında bir not bırakmış, vedasını şu cümlelerle bitirmişti: “Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek olan sabahın kızıllığını hala görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum..." Hitler’in yarattığı dünyanın yıkıcılığı altında kalan Zweig daha fazla dayanamamıştı. İki dünya savaşı gören Zweig, savaştan uzaklaşıp gittiği Brezilya’da faşizmin yarattığı umutsuzluktan kurtulamamıştı. “(...) Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra, hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyacım vardı. Benim gücüm ise, uzun yıllar süren yurtsuz gücüm sırasında tükendi.”


Ettore Scola’nın 1977 yapımı başyapıtı Özel Bir Gün (Una Giornata Particolare) Hitler’in Roma’ya, Mussolini’yi ziyaretiyle açılır. Açılışta gerçek görüntüleri izleriz. Hitler’in trenle gelişinden itibaren başlayan görkemli ve coşkulu karşılama, havadaki gösteri uçakları, dalgalanan Nazi bayrakları, Roma’nın her karışını dolduran İtalyanlar ve siviller kadar kalabalık askerler, toplar, tanklar, marşlar... Aynı anda selama duran binler.... Kahramanlık, fedakarlık, yücelik gibi kelimeler faşizmi kutlayan yüzbinlerce insanın coşkusu üzerine düşer. Adı “Barış anlaşması” olan görüşme için şehre gelen Hitler’i karşılayan kalabalığın görüntülerini dokuz dakika izleriz. Ettore Scola, faşizmi Hitler’i coşkuyla karşılayan kalabalığın arasında değil resmi geçide katılmayıp evde kalan altı çocuklu ev kadını Antonietta ile radyodaki işine son verilmiş eşcinsel komşusu Gabriele arasındaki ilişki üzerinden anlatır. Bir çocuk daha yaparsa hükümetin kalabalık ailelere vereceği ödülü alacaklarını söyleyen Antonietta, ait olduğunu sandığı hayatın dışına Gabriele ile geçirdiği günün sonunda çıkar. Faşizmin çepeçevre sardığı bu hayatta ikisi de yalnızdır. Antonietta, Gabriele ile konuştukça, gözünün içine baktıkça yalnızlığını fark eder, kadınlığını hatırlar. Gabrilele düşünceleri ve cinsel kimliği yüzünden kaybettiği ve zor tutunabildiği hayata yeniden bağlanmak ister Antonietta ile. Bir günlüğüne de olsa. Dışarıda dünya tarihinin dönüm noktalarından biri yaşanırken içeride faşizmin gündelik hayattaki varlığını incelikli bir şekilde gösterir Scola. Ölümün, kahramanlığın, vatanseverliğin, erkekliğin, tek sesli medyanın, tek tip düşüncenin ve inancın kutsandığı korkunç bir zamanda büyük bir sitede hayatları kesişen iki yabancının birlikte geçirdiği özel bir gün çok şey anlatır. Film boyunca Antonietta ve Gabriele’nin göz göze geldiği anlara dışarıda çalan marşların sesi düşer. Birlikte çamaşırları topladıkları sahnede Gabriele gülmeyi unutan Antonietta’yı yeniden güldürür. O an beyaz çamaşırların arasından gerçekler ve umut belirir. İki yabancı, yalnız ruh bütünleşirken resmi geçit sesleri kesilmeden devam eder.


Stefan Zweig’ın intiharından üç yıl sonra Nazi imparatorluğu yıkıldı ve Hitler intihar etti. Zweig, bu dünyadan umudunu çoktan kesmişti. Zweig, Nazi egemenliği henüz başlangıcındayken yazdığı “Rotterdam’lı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi”nde Batı hümanizminin kurucusu Erasmus’un hayatını anlatır. Zweig, kendi yaşadığı dönemin karanlığına bu eserle karşı çıkmış, zorbalığa, bağnazlığa karşı özgür düşünceyi, mantığı, bilimi, sanatı Erasmus’un hayatını kaleme alarak savunmuştu. Martin Luther’i değil Erasmus’u seçerek Avrupa’da savaş henüz başlamamışken bir nevi faşizmin ayak seslerine karşı uyarmaya çalışmıştı Avrupalıları.

1 Kasım 2016

Tek sesli medya hayali

7 Haziran seçimlerinden sonra iktidarın milliyetçi kesimi arkasına almak için yaptığı hamlelerle birlikte kısa sürede devlet aslına rücu etmiş oldu. Ana akım medyayı tamamen ele geçiren ve Olağanüstü Hal sürecinde elini iyice güçlendiren iktidar partisi –geriye kalan- alternatif/muhalif medyayı da susturma operasyonuna girişti. Geçtiğimiz Eylül ayının sonunda çıkarılan KHK kapsamında, İMC tv, Hayatın Sesi, Özgür Gün TV, TV10, Denge TV, Jiyan TV, Azadi TV, Mezopotamya TV, Zarok TV, Van TV ve Özgür Radyo’nun aralarında bulunduğu TV ve radyoların yayını keyfi bir biçimde durduruldu. Daha önce de Ağustos ayında Özgür Gündem gazetesi kapatılmıştı. TGS’nin raporuna göre 15 Temmuz’dan sonra 3 bine yakın gazeteci işsiz kaldı. Yüzlerce gazeteci, yazar tutuklandı. Özgür Gündem gazetesiyle dayanışma içinde olduğu için tutuklanan dilbilimci Necmiye Alpay ve yazar Aslı Erdoğan halen hapiste. Güneydoğu’da görevini yapmaya çalışan muhabirler devletin kesintisiz şiddetine maruz kalmakta. OHAL öncesi de durum pek farklı değildi bilindiği üzere. Sadece 2015 senesinde 774 gazetecinin işten çıkarıldığı, 200 basın mensubu, yedi yayın kuruluşunun soruşturmaya tabi tutulduğu, 156 gazetecinin gözaltına alındığı, 238 gazeteci için dava açıldığı biliniyor. Bu rakamlar bugüne gelene kadar katlanarak arttı. OHAL ile işler sadece hızlandırılmış ve kolaylaştırılmış oldu.

Kapatılan yayınlara bakıldığında neden seçildikleri rahatlıkla anlaşılıyor. Bu kanal ve radyoların her biri iktidara biat etmediği için senelerdir baskıya maruz kalan, devlet şiddetine uğrayan kesimlere kulak veren ve kısıtlı imkanlara rağmen ayakta kalmaya çalışan, sansürlenen ya da yayın yasağı getirilen haberlerde iktidarla olan ilişkilerini değil habercilik ilkelerini temel alan yayın organlarıydı. 

Kürtlerin, Alevilerin, işçilerin, kısacası hak ve hukuk ihlaline uğramış kişi ve toplulukların sesi olmaya çalıştıkları için ve nefes almanın zorlaştığı bir dönemde geniş kitlelerin de ihtiyacı olan yayınlar yaptıkları için bir torba içerisinde kapatıldılar. 15 Temmuz’da CNN Türk binasına giren askerlerin yerini bu kez polisler aldı ve Hayatın Sesi’ne baskın yapıldı, İMC TV’nin canlı yayını kesildi, Özgür Radyo’nun çalışanları yaka paça, saçlarından sürüklenerek gözaltına alındı.

12 Ekim 2016

Kapitalizme karşı takma dişler

Müsamereden hallice bir sosyal devlet hikayesi ya da güvenli sularda yüzen bir yozlaşma eleştirisi Ken Loach ya da Cristian Mungiu ambalajıyla övgülere boğulurken ve içi boşaltılmış kavramlar bu övgülere boca edilirken aynı vakitlerde kapitalizmin göbeğinde takma dişleriyle Toni Erdmann diye bir karakter belirdi. 

Uluslararası bir şirkette çalışan işkolik kızının hayatına Andy Kaufmanvari şakalarıyla dahil olan Winfried Conradi, önemli davetlerde, yemeklerde ve toplantılarda Toni Erdmann kimliğiyle ortaya çıkarak kızı Ines’i utandırmak ve zor duruma sokmak için elinden geleni yapan bir baba(!) Ancak, takım elbiseli erkeklerin dünyasında ayakta kalmak, yükselmek, güçlü ve başarılı olmak için birçok şeyden, özellikle de gülmekten vazgeçmiş asık suratlı Ines’in hayatında kendisine “mutlu musun?” diye soru soran babasına yer yok. Mutluluğu iddialı bir kelime olarak niteleyen Ines’in kendisine kurduğu düzende babası fazlalık. Yine de makine gibi işleyen düzenin çarklarından biri olan Ines’in kendisiyle ve hayatıyla yüzleşmesini belki babası değil ama Toni Erdmann sağlıyor. Hatta bir süre sonra Ines, Toni Erdmann’ın hayatından çıkması için çok da çaba sarf etmiyor. Ines mutlu olup olmadığının cevabını ararken Toni Erdmann’ın oyununa dahil oluyor.
Babasından ve kendini komedyen olarak görmeyen komedyen Andy Kaufman’dan ilham aldığını belirten yönetmen Maren Ade, 160 dakikalık filminde sinir bozucu ve absürt anlara fazlasıyla yer verdiği gibi, küçük dokunuşlarla büyüleyici sahneler yaratmayı da beceriyor. Baba-kız çatışmasını incelikli bir politik metin üzerine yerleştirerek kuruyor ve hikayedeki bütün çatışmalar da bu metin üzerinden işlemeye başlıyor. 


Birbirine benzeyen yüzler, ifadeler, amaçlar, hırslar, konuşmalar arasında sahte dişleri, “kötü” şakaları, uydurma hikayeleri ve kimlikleriyle Toni Erdmann filmin en “gerçek” karakteri oluyor haliyle. Bir yandan taş gibi bir kapitalizm hikayesi, diğer yandan mizahın ve hüznün kusursuz bir şekilde senkronize edildiği benzersiz bir baba-kız ilişkisi anlatıyor Toni Erdmann.

(Ekşi Sinema) 

10 Ekim 2016

Kim Jee-woon geri döndü

Hollywood’da yaptığı manasız deneme The Last Stand sonrası ülkesine sağlam bir şekilde geri dönen Kim Jee-woon, seyirciyi açılıştan itibaren koltuğuna mıhlamayı başarıyor ve bir an olsun rahatlamasına izin vermiyor. 



Karanlık Görev (Miljeong), Kim Jee-woon’un şanına yakışır güzellikte çektiği açılış sekansının ardından vakit kaybetmeden casusluk hikayesini tarihi arka planın üzerine yerleştiriyor. 1920’lerin Japon işgali altındaki Kore’sinde polis ile bağımsızlık mücadelesi veren Kardeşler adlı örgüt arasındaki savaşı ince ince tırmandırırken gerilimin dozunu finale kadar küçük dozlarla artırıyor Jee-woon. Komiser Lee ile örgütün bölgesel lideri Kim arasındaki hafif mizah yüklü ilişki bağımsızlık mücadelesinin hem duygusal zeminini hem de tarihsel gerçekliğini işlemeye imkan tanırken diğer yandan da bu ilişki üzerinden casusluk mevzusu dönüşmeye ve taraflar arasındaki pozisyonlar değişmeye başlıyor. Zaten kökleri Kore’ye bağlı olan ama Japonya adına çalışan Komiser Lee karakteri hikayedeki taraf değiştirme, çift taraflı ajanlık gibi mevzuları kurcalamak için başlı başına yeterliyken Kim Jee-woon, Lee’yi geçmişle gelecek, kökleriyle görevi arasında kalmış karakter olarak çizmeye son ana kadar devam ederek merak unsurunu da diri tutmayı başarıyor. 

Karanlık Görev, polisiye olarak vaat ettiğini fazlasıyla veriyor, son 15 dakikada hikaye daha da büyüyor, unutulmaz finaliyle uzun yıllar Japonya’nın işgali altında yaşan Güney Kore’nin tarihine de stilize bir şekilde bağlanıyor. Kim Jee-woon geri döndü. 

(Ekşi Sinema)

8 Ekim 2016

Rumen sinemasına özenirken...

Bahar ve Cüneyt çiftinin evlat edinme sürecini anlatırken aileyi ve Türkiye’yi resmetmeye soyunuyor Albüm. Lakin filmin yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ülke ve toplum hakkındaki gözlemleri alelade olduğu gibi bol bol her sahneye serpiştirildiğinden hiçbir incelik de taşımıyor. 

Örneğin; Bahar ve Cüneyt’in çocuk sahiplenmek için gittikleri kurumun müdürünün odasındaki sahnede önce müdürün bilgisayarında oyun oynadığını, sonrasında da  - başkarakterler odadan çıkmasına rağmen sahneyi devam ettirerek - müdürün çiftin arkasından küfür ettiğini gösteriyor yönetmen. Bu sahne yönetmenin gözlem yeteneğine, dahası bu gözlemleri nasıl sahnelediğine dair çok şey söylüyor. Keza filmin tamamı benzeri sahnelerle dolu. Küfür eden, boş işlerle uğraşan, çıkarcı tiplemelerle bürokrasi eleştirisine soyunan Mertoğlu’nun senaryosu bu yapıyı besleyen malzemenin yetersizliği ve sıradanlığı nedeniyle oldukça kuru ve zayıf kalıyor. 
Filmin estetiği ise bu sığ gözlem ve analizleri yeni ve ilginç kılmayı başaramıyor. Albüm’ün Rumen Yeni Dalgası’na öykünmeye çalıştığı çok net bir biçimde görülüyor. Hatta yönetmenin Romanya’dan ödünç aldığı bu estetik aynen uygulamaya kalkıştığı ve yaratıcı dokunuşlarla hikayesine uygun bir şekilde dönüştüremediği için eğreti ve özenti duruyor. Vergi dairesindeki ya da okuldaki absürt sahneler de aynı sebeple bütün içerisinde yerini bulamıyor. 

Politist, adjectiv, Bükreş’in Doğusu gibi filmlerin görüntü yönetmeni Marius Panduru ile çalışmak sorunları çözmüyor maalesef. Romanya’dan aynen aldığı uzun ve sabit planları hiçbir şekilde işlevsel kılamayan, biçimsel açıdan farklılık yaratmak dışında bir etki yaratamayan Mertoğlu’nun filmi özendiği her şeye özlemle sona eriyor. Sabit planlar üzerine düşen vasat diyalogları, hiçbir yere oturmayan absürt sahneleri, sığ aile eleştirisi ile son derece zayıf bir ilk film Albüm.

(Ekşi Sinema)