10 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - Anons

Türkiye sinemasında kendi dilini yaratabilmiş isimlerden biri olan Mahmut Fazıl Coşkun, Uzak İhtimal ve Yozgat Blues’la kurduğu dünyadan uzaklaşıyor ve yakın tarihte yaşanmış bir olaydan yola çıkarak bu kez farklı bir hikaye anlatıyor. 


1962 ve 1963 yıllarında iki kez askeri darbeye kalkışan Talat Aydemir’in ikinci darbe girişiminin gecesinde İstanbul’da bir grup askerin peşine takılıyor. Coşkun, Anons’ta olayları etraflıca ele alan, dönemin ayrıntılı bir portresini çıkaran, tarihi gerçekleri aktaran bir hikaye anlatmıyor. Minimal bir anlatı kuran Mahmut Fazıl Coşkun, ordudan tasfiye edilmiş dört askerin darbe gecesi yaşadıklarını kara mizahla ve mesafeli bir bakışla perdeye getiriyor. 

İstanbul Radyosu’nu silahlarla basıp, anons makinesini kullanacak personel olmadığı için darbe bildirisini okuyamayan askerlerin yaşadıkları kağıt üzerinde umut vaat eden bir hikaye. Görevleri darbe bildirisini radyodan anons geçmek olan askerlerin önüne çıkan engeller/aksilikler bir anlamda hikayenin tonunu da belirliyor. Anons; tankların, silahların konuştuğu, gerilim ve aksiyon öğelerinin sürüklediği bir hikayeden uzak duruyor; tam tersine sivil hayattaki engeller, koşullar ve bürokratik absürtlükler üzerinden bir izlek takip ediyor. 

7 Eylül 2018

Hayaller ve hayaletler

"Nereye gitmeyi ümit edebiliriz? Artık güvenli bir cennet kalmadı, hayata yeniden başlayabileceğimiz veya geçmişteki haksızlıkları silebileceğimiz 'başka kıtalar, hayali kentler' yok. Bu kitabın yeniden keşfi bizler için bir ayılma anı ve aynı zamanda bir ikazdır: Seghers'in vaktiyle dikkat çektiği büyük tehlike bizim artık 'normal' gördüğümüz durumdur." Peter Conrad


Transit’in arka kapak tanıtımında yer alan bu alıntı Christian Petzold’un neden böyle bir uyarlamaya kalkıştığını özetliyor. Ve neden 40’larda yazılmış bir metni cüretkar bir şekilde günümüze uyarladığını da. Barbarave Yüzündeki Sır (Phoneix)ile ülkesinin tarihiyle yüzleşen Petzold için Anna Seghers’in romanı biçilmiş kaftan. İki dünya savaşına da tanıklık eden ve insanlık tarihinin bu karanlık dönemlerini Ölüler Genç Kalır, Güven, İlk Adımlar, Yedinci Haç, Transitgibi kitaplarıyla derinlemesine ele alan Seghers’in metinleri günümüz Avrupa’sına dair çok şey söylüyor. Çatırdamaya başlayan Avrupa Birliği fikrine ve göçmen meselesine geçmişten bakmayı tercih eden Petzold’un aidiyet, kimlik, yabancılaşma ve yalnızlık temalarına alan açan Transit, edebiyatla sinemanın muazzam buluşmalarından birine dönüşüyor. 

Seghers romanda kendi yaşadıklarından ve gözlemlerinden yola çıkarak Nazi faşizminden kaçan mültecilerin hayatından kesitler anlatır. Mülteciler için Nazi işgalindeki Fransa’da Marsilya sığınılacak son yerdir. Avrupa’nın bittiği bu şehir başka kıtalara kaçış yeridir aynı zamanda. Nazi kampından kaçıp Marsilya’da sıkışıp kalan ve transit belgesi almaya çalışan Seidler de şehirdeki mültecilerden biridir. Seidler’in otel odasında intihar eden bir yazarın kimliğine bürünmesiyle hikaye bambaşka yerlere savrulur. Petzold, bu olağanüstü kitabın serbest uyarlamasında zaman ve mekanda belirsizlik yaratarak hem Seghers’in zamanı aşan dilini sinemaya adapte ederek yeni bir dil yaratmayı hem de güncel bir mesele olan mülteci krizini bir yüzyıla yayarak ele almayı başarıyor. 

5 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - Roma

Alfonso Cuarón’un çocukluk anılarından yola çıkarak yazdığı Roma’nın yılın en iyi filmlerinden biri olduğunu söyleyerek başlayalım. Roma, Cuarón’un en kişisel filmi olmakla birlikte sinemasının yapı taşı olan bütün unsurlara da sahip; çok iyi yazılmış karakterler, pürüzsüz bir hikaye anlatımı ve nefes kesen bir görsellik. 


Cuarón’un 5 yıl aradan sonra çektiği film 70’lerde geçiyor ve Meksikalı orta üst sınıf bir aile ve yanlarında çalışan Cleo karakteri üzerinden dönemi arka planına alıyor ve bir ülkenin değişimini kadın karakterlerle anlatıyor. Hikayenin merkezine Cleo’yu yerleştiren Cuarón’unhem sınıf hem ırk hem de cinsiyet üzerinden kurduğu anlatıda büyük toplumsal olaylar ailedeki ve karakterlerin hayatlarındaki değişimle paralel şekilde ilerliyor ve bu kırılma anları eşsiz bir görsellikle perdeye geliyor. Açılışından itibaren sakin, hiç acele etmeden hikayesini anlatan Cuarón, küçük anlara odaklanırken epik anlar yaratmayı da ihmal etmiyor. Ev içindeki yaşamdan sokağa, kişisel arzulardan politik meselelere, mutlu anlardan huzursuz edici olaylara zarif geçişler yapan Cuarón, siyah beyaz görüntülerle büyüleyici bir dönem filmine imza atıyor. Hikayenin mizahi tonunu ve sertliğini dengeli bir şekilde kuran, imgeleri tekrarlayarak etkili bir şekilde kullanan Cuarón’un teknik açıdan ulaştığı seviye ise hayranlık uyandırıyor. Öğrenci protestosunun askerler tarafından bastırıldığı Corpus Christi Katliamı’nı gösterdiği sahne ve final bölümü başta olmak üzere antolojilere geçecek sahnelerle dolu Roma, kesinlikle yılın başyapıtlarından.


(Ekşi Sinema)

4 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - The Nightingale

Jennifer Kent korku türündeki ilk filmi The Babadook‘un ardından intikam hikayesiyle geri dönüyor. 1825 Tazmanya’sında geçen The Nightingale, tecavüze uğrayan, kocası ve bebeği gözü önünde öldürülen Clare’in kendi adaletini sağlamak için çıktığı yolculuğu anlatıyor. 

Vigilante teması ağır bassa da film bir süre sonra Clare’in yola birlikte çıktığı Aborjin rehber Billy ile olan çatışması üzerinden ilerliyor. Hatta intikam hikayesi filmin ikinci bölümünde ırk üzerinden kurulan anlatıda ikinci plana atılıyor. Clare’in psikolojisine ve dönüşümüne yoğunlaşan bu bölümde hem senaryodaki hem de kurgudaki sorunlar göze batıyor. Rüya sahneleri ile takip bölümleri arasında ve geçişlerde akıcılığını kaybediyor ve tutarsız bir dil ortaya çıkıyor. Özellikle son bölümlerde intikam hikayesini dönüştürmek için filmin temposunu aksatan tercihlerde bulunuyor Kent. The Nightingale’in en zayıf tarafı  paralelde izlediğimiz Clare’in peşinde olduğu İngiliz subayının yolculuk bölümleri. Yüzeysel karakterler ve manasız olaylar dizisiyle filmi iyice aşağı çekiyor bu kısımlar. Filmin en büyük artısı ise Billy ve onun üzerinden kurulan mizahi ton. Billy karakteri, hem Clare’in dönüşümünün ve aralarındaki ilişkinin hem de filmin alt metinlerinin taşıyıcısı oluyor. Jennifer Kent sıradan bir intikam draması anlatmıyor belki fakat hikayeyi dönüştürme kısmında fazlasıyla bocalıyor.


(Ekşi Sinema)



3 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - American Dharma

Yaşayan en önemli belgeselcilerden Errol Morris, yine tartışmalı bir ismi karşısına alıyor ve çarpıcı bir filme daha imza atıyor. Bu kez karşısında Donald Trump’ın seçim kampanyasını yöneten ve sonradan görevden alınsa da bir dönem Beyaz Saray’da Trump’ın baş stratejisti ve danışmanı olan Steve Bannon var. 


Bir dönem aşırı sağcı haber sitesi Breitbart News sitesinin başında olan, gülünç derecede çılgın komplolara dayalı belgeseller çeken, ırkçı söylemleriyle tepki toplayan ve Trump’ı gönülden seven Bannon gibi bir karaktere sorduğu sorularla dönemin portresini çıkaran Morris, bir taraftan da Bannon’ın fikirlerini masaya yatırıyor ve bu fikirlerin yol açacağı tehlikeye dikkat çekiyor. Belgeselin çarpıcı bölümlerinden birinde Morris’in çığır açan belgeseli  The Fog of War hayranı olan Bannon, “Senin gibi The Fog of War’u çekmiş birisi nasıl Clinton’a oy verir” diye sorduğunda Morris, “Çünkü korkuyorum. Tek umudum sizin defolup gitmenizdi” diye cevap veriyor. Morris’in bakışlarıyla bu bölüm unutulmayacak bir ana dönüşüyor. Konuşmayı fazlasıyla seven Bannon’ın her cümlesi Trump dönemiyle özellikle seçimi neden ve nasıl kazandıklarıyla ilgili önemli veriler sunuyor. Bannon, ideolojisini açıklarken sık sık “dharma” kavramını kullanıyor ve Twelve O’Clock High, The Searchers, The Bridge on the River Kwai gibi filmlerdeki karakterlerle kendisini özdeşleştiriyor. “Kahramanlık”, “kader”, “görev”, “kendini feda etmek” gibi kavramları kutsayarak, ideolojisini ve kendine biçtiği rolü “dharma”yla anlatıyor. Morris, bu filmler üzerinden önce gerçekle kurmaca sonra da kurmacayla propaganda arasındaki çizgiyi ortadan kaldıran ideolojiyi olduğu gibi gösteriyor. Finale doğru Bannon’ın ürpertici konuşmasını huzursuz edici müzik ve yanan Amerikan bayrağıyla bölen Morris, belgeselinin tonunu her geçen dakika biraz daha koyulaştırıyor. Üzerine çok tartışılacak bu belgeselde sadece tartışmalı bir ismin bir portresini çıkarmıyor Morris, aynı zamanda Bannon’ın dharma teorisinin peşinden giderek Amerikan politikalarının felaket boyutunu gösteriyor ve Bannon zihniyetinin yarattığı felaketin giderek büyüyeceğine dikkat çekiyor.

(Ekşi Sinema)


Venedik Günlükleri - Werk ohne Autor

Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen) ile hızla çıktığı basamaklardan The Tourist ile yuvarlanarak düşen Florian Henckel von Donnersmarck, ülkesine geri dönüyor ve yine geçmişten bir hikaye anlatıyor. 


Donnersmarck’ın gerçek olaylardan ilham alarak çektiği Werk ohne Autor, İkinci Dünya Savaşı’nda başlayıp 60’ların sonunda kadar sürüyor. Paralel giden hikayelerle Kurt Barnert’ın çocukluğundan bir sanatçı olarak varoluşuna giden süreci konu alan filmin ana damarları; Kurt’un çocukluğunda yaşadığı travmalar, resme olan tutkusu, hayatının aşkı Ellie ile tanışması ve her dönem Kurt’un hayatını etkilemiş olan Nazi Profesör Carl Seeband’ın varlığı. Donnersmarck, Kurt ile Profesör arasındaki çatışmayı filmin merkezine yerleştiriyor. Savaş ve sonrası, dönemler arasındaki ve Doğu-Batı arasındaki değişimleri Kurt’un hikayesi üzerinden anlatıyor. Özellikle dönemin politik atmosferine dair farklı bakışlar getirmeyi başarsa da Werk ohne Autor odağını sık sık kaybediyor, gereksiz sahnelerle şişiyor ve bazı bölümlerde pembe diziye dönüşüyor. Tonu sürekli değişen, seyirciyi yabancılaştıracak kadar farklı yerlere savrulan filmin dramatik yapısı o kadar düz bir şekilde kurulmuş ki Kurt dışındaki karakterlerin yolculuğu duygusal anlardan ibaret. Ve çatışmalar akla ilk gelebilecek yollarla çözülüyor. Yine de Donnersmarck’ın bazı meziyetlerinin de hakkını vermek lazım. Travmaların yaratıcılığa dönüştüğü bir hikaye olarak Werk ohne Autor’un iz bıraktığını söyleyebiliriz. Politika ve sanat arasındaki ilişkiyi bölüm bölüm etkili bir şekilde kullanıyor. Kurt’un unutmaya çalıştığı teyzesi Elizabeth’in imgesi çok güçlü ve film boyunca bu imge işliyor. Özellikle finalle birlikte daha da anlam kazanıyor. Sanatçının yolculuğuyla ilgili sekans başta olmak üzere iyi çekilmiş, akılda kalıcı bölümler de var. Ancak, Werk ohne Autor, bu gibi güçlü taraflarına rağmen uzun süresi, fazlalıkları, hikayesinin sarkması, tutarlı bir görsel dil oluşturulamaması sebebiyle çok da hoş hatırlanmayacak bir film. 

(Ekşi Sinema)



2 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - 22 July

Yine yakın tarihte yaşanmış gerçek bir olay ve yine Paul Greengrass. Kanlı Pazar, 11 Eylül saldırıları ve Somalili korsanlar tarafından kaçırılan Captain Phillips’in hikayesinin ardından bu kez Norveç’te 2011 yılında gerçekleşen ve 77 kişinin öldüğü saldırıları anlatıyor. 


Greengrass, senaryosuna da imza attığı 22 July’da hikayeyi saldırıların bir gün öncesinde başlatıyor ve vakit kaybetmeden art arda gerçekleşen başbakanlık binasındaki patlamayı ve Utoya adasındaki yaz kampına yapılan saldırıyı gösteriyor. Bu yarım saatlik sürede Greengrass’ın soğukkanlı sineması tıkır tıkır işliyor. Adadaki dehşeti sömürüye kaçmadan ve uzatmadan perdeye getiriyor. Her zaman olduğu gibi gerilimi dozajında tutarak, mekanı ve zamanı ustalıkla kullanıyor. Lakin bu dakikadan sonra olayları bütün boyutlarıyla ele almaya kalkıştığı için derinleşemeyen ve drama yaslanan bir öykü takip ediyoruz. Saldırıları gerçekleştiren Anders Behring Breivik’in söylemleri, saldırıdan kurtulanların hikayeleri, Norveç’teki hukuk sistemi, Breivik’in avukatının ikilemleri, davanın seyri derken olayın bütün taraflarını gösteren ama hiçbir taraf hakkında dişe dokunur bir şey anlatamayan şablonlar üzerine kurulu bir film çıkıyor ortaya. Greengrass, filmin odağına Norveç’teki adalet sistemi/Breivik ile saldırıda ağır yaralanan Viljar arasında kurduğu karşıtlığı yerleştiriyor ama bu karşıtlık üzerinden de meseleye dair bir söz söylemiyor, onun yerine hamasete bulaşan, klişelerle dolu bir “gerçek hayattan uyarlanmıştır” hikayesi çıkarıyor. Avrupa’da aşırı sağın yükseldiği bir dönemde,  böylesine yakın tarihli çarpıcı bir olayı sinemaya uyarlayıp meseleyi derinlemesine tartışmak yerine mağdurlara saygı duyan bir dram anlatmayı tercih ediyor Greengrass. “Norveç’i çok kültürlülüğe karşı savunduğunu” söyleyen Breivik gibi bir profili inceleme fırsatı bulduğu halde Batı’ya, göçmen meselesine ve güvenlik-özgürlük ikilemine dair sorular sormamayı tercih ediyor. 

(Ekşi Sinema)



Venedik Günlükleri - Sunset

Son of Saul ile bütün dünyada ses getiren László Nemes’in yeni filmiyle ilgili hikayenin kendisinden çok yönetmenin biçimsel tercihleri merak konusuydu. Malum çokça tartışılan filmin en dikkat çekici tarafı filmin tamamının başkarakterin gözünden anlatılmasıydı. Hikayesini takip edilmesi zor, dar bir kadrajla anlatan Nemes’in performansı bir hayli dikkat çekiciydi. İkinci filminde de aynı biçimsel tercihlerde bulunan Nemes bu kez şapkadan tavşan çıkaramıyor. 


Birinci Dünya Savaşı öncesinde Budapeşte’de geçen hikaye Írisz Leiter adlı genç bir kadının bir erkek kardeşi olduğunu öğrenmesi ve sonrasında kardeşini arayışını konu alıyor. Ve bu arayış bir yerden sonra başka bir hikayeye evriliyor. Nemes, tamamında olmasa da filmin büyük bir kısmını yine başkarakterin gözünden anlatıyor. Sürekli hareket halinde olan,  karakterin ensesine, sırtına ve omuzuna konumlanan bir kamera, dar kadrajlar, bulanıklaşan çerçeve detayları, arka planda anlatılan büyük hikaye ve aniden yükselip düşen ritmiyle Sunset, Son of Saul’un kötü bir kopyası olmaktan öteye gidemiyor maalesef. Yapısal olarak neredeyse aynı şablonu kullanan Nemes, bu kez kamerasının bütün sihrini yitiriyor. Son of Saul’da mekan üzerinden anlatı kuran Nemes’in kamerası toplama kampının çıkışsızlığı ve kaotik atmosferi ortasında etkili bir araca dönüşüyordu. Bu sebeple içerikle biçim arasında organik bir bağ vardı. Bu kez ise böyle bir şey söz konusu olmadığından filmin tansiyonu, bütün gerilim unsurları, başkarakterin motivasyonu, karşılaştığı karakterlerin tepkileri, arka plandaki politik atmosfer ve anlatılan hikaye yönetmenin bütün tercihleriyle birlikte manasını yitiriyor. Doğal olarak kamera işlevsiz kalınca ortaya kof bir yönetmenlik gösterisi kalıyor ki bu gösteriye de katlanmak oldukça zor. 

(Ekşi Sinema)




1 Eylül 2018

Venedik Günlükleri - Dragged Across Concrete

Önceki iki filmi Bone Tomahawk ve özellikle Brawl in Cell Block 99’da sert hikayeler anlatan ve çok şiddetli sahnelere imza atan S. Craig Zahler, Dragged Across Concrete’te bir zanlıya uyguladıkları şiddetin videosu medyaya düşünce görevden uzaklaştırılan iki polisin suça bulaşmasını ve suçun diğer tarafına geçmesini anlatıyor. 



Zahler, iyi polis kötü polis formülünü kullanmak yerine ikisi de kötü ama biri daha kötü olan polisleri kullanıyor. Baştan belirtelim, Dragged Across Concrete yönetmenin önceki filmleri kadar şiddet dolu değil. Ve ilk iki filmindeki kadar özgün ve ilgi çekici karakterler yaratmayı da başaramamış. Bone Tomahawk  ve Brawl in Cell Block 99’da iki saatin altına düşmeyen Zahler, hikayeleri ağır ağır işlemeyi, karakterleri harekete geçirmeden önce detaylı bir yol çizmeyi seviyor. Ancak bu kez 160 dakikaya varan sürenin fazla geldiğini söyleyebiliriz. Şablonlara bağlı kalmayan, salt aksiyona dayanmayan bir anlatımı tercih eden Zahler, bu kez seyirciyi biraz daha zorluyor. Dragged Across Concrete’in karakterlerini ayrıntılı bir şekilde açıklama hali ise hem hikayenin sarkmasına sebep oluyor hem de bazı bölümlerin seyir zevkini düşürüyor. Finaldeki uzun soygun bölümü bile gereksiz aralarla uzadıkça uzuyor, belli ki Tarantinovari diyaloglarına güveniyor yönetmen ama maalesef başarılı olamıyor!

(Ekşi Sinema)

Venedik Günlükleri - Suspiria

Açıkçası, Suspiria’nın yeniden çekileceği ilk açıklandığında heyecandan daha fazla endişe ağır basmıştı. Korku sinemasının en iyi filmlerinden biri olan Dario Argento klasiğinin yeniden çevrimini yapmak hiç kuşkusuz altından kalkması zor bir iş. Luca Guadagnino da bunun farkında olsa gerek (!) orijinal filme birebir bağlı kalmak yerine biraz daha kendine alan tanıdığı “yeni” bir film yapmaya kalkışıyor. Ancak bu tercih yeni Suspiria için yeterli olamıyor. 


Hikaye, orijinal filmde olduğu gibi 70’lerde, bir dans okulunda geçiyor. Guadagnino’nun kurduğu ince detaylarla örülü, etkileyici dünyanın içine girmemek çok zor. Hem yarattığı karanlık dönem atmosferi hem de iç mekanlardaki zarif yönetmenlik hamleleriyle tansiyonu yükselten Guadagnino, - finale kadar olan kısımda- görsel açıdan beklentilerin de üzerine çıkıyor. Özellikle dans ve ölümü paralel kurguladığı sahneyle unutulmayacak bir seyir deneyimi yaşatıyor. Ancak, başkarakter Susie’nin hikayenin merkezinde olmasına rağmen olayların merkezinde olmaması ana çatışmaları oldukça zayıflatıyor. Finaldeki çözülme bazı şeyleri açıklasa da dramatik açıdan oluşan boşluklar izleğe de hasar veriyor. 150 dakika boyunca seyirciyi finale yan karakterler ve dolaylı bağlantılarla taşımaya çalışan Suspiria, gülünç ve çok kötü tasarlanmış final bölümüyle büyük bir hayal kırıklığına dönüşüyor. Filmin genel tonuna bakıldığında Guadagnino’nun kendini ciddiye almayan bir filme imza attığını, final bölümünde eğlendiğini varsaysak bile (ki biz eğlenmedik) düz bir şekilde arka plana yerleştirilen dönemin politik olayları, Yahudi soykırımıyla ilgili zorlama bağlantı, geçmiş, korku ve vicdan üçgeni üzerine kurulu metin, hiçbir zeka pırıltısı barındırmayan, psikanalitik okumalara alan açan göndermeler ve çorbaya dönüşen fikirlerle Suspiria, zayıf bir yeniden çevrim olarak kayıtlara geçiyor.

(Ekşi Sinema)


15 Ağustos 2018

Bir distopya olarak İstanbul - Bölüm 3

Fotoğraflar: Elif Kahveci

“Şehrin yeni merkezi...” 

Sinemalarda filmden önce süren 20 dakikalık işkencede, devasa billboardlarda, televizyonda, sokakta, otobüste, her köşe başında karşımıza çıkan emlak, inşaat, rezidans reklamlarında hep aynı cümleyi görüyoruz, duyuyoruz: “Şehrin yeni merkezi...” Şehrin dışındaki çirkin yapılarla dolu gri renkteki yeni yerleşim alanlarının şehir merkezi olarak sunulduğu ve arsızca pazarlandığı Yeni Türkiye’de gerçeklik hızla yok edilirken bir zamanlar şehrin kültür merkezi olan tarihi Beyoğlu ilçesi de son nefesini vermek üzere.

Ekonomi ve kültür politikalarının iç içe geçtiği son 15 yılda “şehrin yeni merkezi” olarak sunulan şehir dışındaki siteler, rezidanslar, fanusta yaşam örnekleri hızla çoğalırken şehir merkezinin artık neresi olduğunun da pek bir önemi kalmadı. Şehrin kendisini bulabilmenin mümkün olmadığı 2018 Türkiye’sinde bir zamanlar İstanbul’un kalbi olarak görülen Taksim de distopyanın kendisine dönüşmüş durumda.

3. Havalimanı Proje Alanı, Kabataş İskelesi, Maltepe Nish Adalar, Yassıada ile başladığımız; Maslak, Gültepe, Feriköy ve Fikirtepe’yle devam ettiğimiz “Bir distopya olarak İstanbul” dosyasının üçüncü bölümünde Beyoğlu bölgesini ele alıyoruz ve Taksim Meydanı, İstiklal Caddesi ve Tarlabaşı’ndan geriye kalanlara bakıyoruz:

1 Ağustos 2018

İkili hayaller

Ingmar Bergman’ın kariyerindeki dönüm noktalarından biri olan Monika’yla Bir Yaz’ın (Sommaren med Monika) konusunu kabaca “hayaller ve gerçekler” olarak özetleyebiliriz. 


Bir işçi sınıfı ailesinin çocuğu olan Monika ile aynı mahallede çalışan Harry’nin ilişkisi romantik aşk filmlerindeki gibi başlar. Monika ve Harry’nin kurduğu hayaller onları etraflarındaki bütün olumsuzluklardan ve gerçeklikten uzaklaştırır. Nefret ettikleri hayatlarını, işlerini, ailelerini geride bırakıp, Harry’nin teknesine atlayarak yazı şehirden uzak adalarda geçirirler. Ateşin başında geçirdikleri romantik bir anda Harry, hep yalnız olduğunu, annesinin ölümünden sonra iyice yalnızlaştığını söylediğinde Monika, tam tersi kalabalık bir ailede büyüdüğünü, hiç yalnız kalamadığını anlatır. Ama farkında olmasa da Monika’nın yalnızlığı tam da böyle bir yalnızlıktır. Kimsenin onu anlamadığı, yoksulluktan bıktığı, daha iyi bir hayatın hayalini kurduğu bir yalnızlık. Bu sebeple aynı hayali kurduklarını zanneden Monika ve Harry’nin rüya gibi başlayan aşkları kısa bir süre sonra değişmeye, bozulmaya başlar.

Filmin ilk anından itibaren hikayesini imgelerle derinleştiren Bergman, güçlü bir görsellikle Monika ve Harry’nin ilişkisini çözümleyecek detaylar verir seyirciye. Doğa görüntülerini uzunca ve sık sık göstererek karakterlerini şehirden, insanlardan uzaklaştıran ve ardından onları doğada yalnızlaştıran Bergman, Monika ve Harry’nin uzaklaşmak istediği her şeyi şehirle özdeşleştirir. Özellikle yakın plan çekimlerde ikiliyi hep yan yana, ayrılmaz bir şekilde gösteren Bergman filmin ilk yarısında Amerikan sinemasından ödünç aldığı büyülü aşk hikayesi formüllerini kullanır. Monika’nın hamile kaldığını söylediği andan itibaren ise sorunlar baş göstermeye başlar. Hayaller biter, gerçekler başlar. Birlikte geçirdikleri yaz ikisini de değiştirmiştir. Şehre geri dönmeleriyle birlikte kaçtıkları şeylerle yeniden yüzleşirler. Yoksulluk, geçim derdi, sorumluluklar ve üstüne bir de bebek doğunca kavgalar da beraberinde gelir. Harry’nin hayali devam eder aslında; Monika’yla bir ömür. Ama Monika üstüne bir palto bile alamadığı, ailesinin yanında yaşadığı hayatın aynısı olan bu yeni hayatı istemez. Hayallerini ister Monika. 

15 Temmuz 2018

Sınıfsal Temizlik

2013 yılında gösterime giren Arınma Gecesi (The Purge) kurduğu distopik evrenin içini boşaltan, ilk 20 dakikadan sonra tamamen aksiyon-gerilime yaslanan bir filmdi. Elindeki malzemeyi sadece ticari açıdan değerlendirmeyi seçen yapımcılar devam filmlerinde de aynı yolu izlediler. Halbuki kapsamlı bir şekilde işlenebilecek bir meselesi, sadece Amerika değil dünyanın gidişatına dair bir tartışma açabilecek malzemesi olan bir hikayeden söz etmek mümkün. Ancak yapımcılar büyük bir potansiyel taşıyan bu distopik hikayeyi üç filmde de kullanamayıp, oldukça sıradan korku gerilim filmlerine imza attılar. Bu ay gösterime girecek serinin dördüncü filmi İlk Arınma Gecesi (The First Purge) için de farklı şeyler düşünmek zor. Yine de ileride kimsenin hatırlamayacağı bu serinin meselesi hakkında tartışmakta fayda var. Dünya konjonktürü ve özellikle Trump sonrası Amerika düşünüldüğünde Arınma Gecesi serisinin temas ettiği mevzuların güncel olduğunu belirtmeliyiz.

İlk film anlatacağı fantezinin detaylarını vererek başlıyor. Sene 2022. Amerika’da işsizlik oranı yüzde 1, suç oranı tüm zamanların en düşük seviyesinde. Şiddet neredeyse yok. Bir istisna dışında. Suç oranının düşmesini sağlayan bir istisna. Yılın sadece bir günü, cinayet dahil her türlü suç 12 saat boyunca yasal. Sadece 10. seviye devlet yetkilileri dokunulmazlık elde etmiş durumdalar. Psikologlar, siyasetçiler, uzmanlar bu sistemin son derece sağlıklı olduğunu anlatıyorlar. Zenginler gelişmiş güvenlik sistemleriyle bu tek gecelik akıl almaz vahşeti evinden izleyerek geçirebiliyor. Ama yoksullar kendini koruyamayacak durumdalar ve dışarıda öldürme açlığıyla gezen gözü dönmüşlerin avı haline geliyor. Varlıklı olanın hayatta kaldığı, güçsüz olanın avlandığı bir sistem. Devletin kendi vatandaşlarını ölüme terk ettiği, insanların birbirini yasal şekilde öldürülmeleri üzerine kurduğu bir sistem. 

Arınma Gecesi dinsel referanslar ve motifler üzerine kurulmuş bir distopya. Geçmişteki şiddet görüntüleriyle başlayan film şiddetin son bulmasını sağlayan Arınma Gecesi’ni kutsal kitaba dayandırıyor. İktisadi ve toplumsal yıkım son bularak Amerikan ulusu yeniden ayağa kalkmış, insanlar kurtuluşa ve huzura ermek için günah çıkartıp sorasında hayatına devam etmeyi bir sistem haline getirmişler. Öldürenlerin öldürdükçe daha iyi insan olduğu, öldürülenlerin dünyanın daha iyi bir yer olması için av olmayı kabul ettikleri, ölümün kutsandığı bir sistem. Sistem devreye girdiğinde ilk duyulan cümleler ise şöyle: “Tanrı Yeni Kurucu Babalarımızı, Amerika’yı ve yeniden doğmuş ulusumuzu kutsasın.” 

15 Haziran 2018

Nostaljinin nostaljisi

Mart ayında vizyona giren sanal gerçeklik evrenini konu alan Başlat: Ready Player One ile 80’ler nostaljisini dibine kadar kullanan Steven Spielberg, bundan 25 yıl önce Jurassic Park ile tarih öncesinde yaşamış dinozorları perdeye getirerek hem mistik bir nostalji yaratmış hem de bir pazarlama harikası ortaya çıkarmıştı. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olmadığını söyleyerek başlayalım. Svetlana Boym Nostaljinin Geleceğikitabında tarihsel bir duygu olarak nostaljinin kitle kültürünün doğuşuyla eşzamanlı olduğunu söyler ve Amerikan merkezli popüler kültürü “Jurassic Park sendromu” olarak tarif eder. Boym’a göre son teknoloji ile nostaljiyi bir araya getiren Jurassic Park yeni bir sömürge alanı yaratır ve “nostaljik bir versiyon” olarak bu alan son derece işlevseldir. 

65 yıl önce nesli tükenmiş canlıları insanların zamanına getirerek insana ait olmayan bir nostaljiyi pazarlayan filmin ana çatışması ise yeniden yaratılan bu canlıların yok edilmesidir! Böylesi çelişik ve ticari açıdan dahiyane bir fikrin yarattığı nostalji duygusu bugün ise ikiye katlanmış, yeni çekilen Jurassic Park filmleri ve yeniden kurulan dinozorlar evreni ile 1993 yılında çekilen ilk filmin de nostaljisi yeniden yaratılır hale gelmiştir.

Başa dönelim. 1993 yılına. Spielberg’ün teknik buluşları, dönemin çok ilerisinde olan görsel efektleri ve ses tasarımıyla Jurassic Park sadece yılın en çok ses getiren filmi olmamış hayal gücünün gerçeğe etkileyici bir şekilde dönüştüğü bir yapım olarak sektörü derinden sarsmış ve sonraki yılları da etkilemişti. Daha önce Jaws, E.T. the Extra-Terrestrial, Indiana Jonesbaşta olmak üzere birçok filmiyle on yıllık dönemlere damgasını vuran, aksiyon, gerilim türünde çıtayı her daim yukarıya çeken Spielberg, yine hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenebileceği, popüler sinemayı biçimlendiren bir film yaratmıştı. Michael Crichton’ın kitabından uyarlanan film sadece bir serüven anlatmıyordu. Genetik bilim sayesinde klonlanan soyu tükenmiş canlılar üzerinden insanın tanrıcılık oynaması ve kendini diğer canlılardan üstün görmesi mevzularını da işleyen Spielberg, kitaptaki kötü karakter milyarder Hammond’ı iyi kalpli kapitaliste dönüştürerek hem daha güçlü bir çatışma kurmuş hem de kapitalist bir karakter üzerinden sistemin iyi niyetle işlemesinin mümkün olmadığını, sonucun ne olursa olsun yıkım olacağını söylemiş oldu.

12 Haziran 2018

The Damned United: 44 Lanet Gün

“Yorkshirelı bir Adamdım ve bir Büyücü’ydüm-
Ve seni lanetledim!
Önce yetenekle, sonra yenilgiyle-
Seni lanetledim!
Yenilgi ve sonra yetenek, yetenek ve sonra yenilgi-
Sen kaybedene kadar, sen terk edene kadar-
Seni lanetledim, Brian. Kahrol, Cloughie.” 
(David Peace, Lanet Takım)


Yeşil sahaların gördüğü en büyük isimlerden Brian Clough’ın beş sezonluk diziye malzeme verecek hayatı; gerilimi, trajedisi, heyecanı bol hikayelerle dolu dönemleri oldu. Shakespeare tragedyalarını hatırlatacak zamanlar, ama tragedyaya dönüşme ihtimalini çöpe atacak bir hırs ve hayat görüşü, fantastik öykülerde rastlanılacak türden erişilmesi çok zor başarılar, ani düşüşler, her daim sivri bir dil, olay yaratacak demeçler, en iyi olmaya ve başarıya dair steril olmayan cümleler, futbola derinlikli bir bakış... Sadece spor tarihinin değil yüzyılın gördüğü en önemli figürlerden birisi Brian Clough. 

İşçi sınıfı bir ailenin çocuğu olan ve sakatlığı sebebiyle erken yaşta futbolculuk kariyerini sonlandıran Clough’ın, teknik direktörlüğünde Derby County’yi 1. Lig’e çıkarıp, şampiyon yapması, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale taşıması, daha sonra 2. Lig’deki Nottingham Forest’ı önce 1. Lig’e çıkarıp şampiyon yapması ve sonrasında imkansızı başarıp Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanması, bununla da kalmayıp imkansızı bir kez daha başararak ertesi yıl Nottingham Forest’la bir kez daha Avrupa Şampiyonu olması şüphesiz heyecan verici, ihtiraslı, ihtişamlı ve güçlü hikayeler barındırıyor. Ancak Lanet Takım (The Damned United), Brian Clough’ın büyük zaferlerini değil zamanın en başarılı kulüplerinden Leeds United’da 44 gün süren ve fiyasko olarak sonuçlanan macerasını anlatıyor. Başarısızlıkla geçen lanet 44 gün.

25 Mayıs 2018

Paramparça

2011'den beri yeni filmini heyecanla beklediğimiz Lynne Ramsay’nin yönettiği Hiçbir Zaman Burada Değildin (You Were Never Really Here) son yıllarda görüp görebileceğimiz en sarsıcı ve yenilikçi filmlerden bir tanesi. Ramsay'nin Jonathan Ames'in kitabından uyarladığı filmi bir tetikçinin peşine takılıyor.


Annesiyle yaşayan, az konuşan, elindeki çekiçle işini gören Joe’nun hikayesi birçok açıdan sinema tarihindeki ünlü seri katil ve sosyopatların hikayesinden farksız dursa da Lynne Ramsay’nin kurduğu anlatı You Were Never Really Here’ı benzersiz bir filme dönüştürüyor. Joe’nun bütün eylemleri, dış dünyada karşısına çıkan herkes ve her şey geçmişindeki ve hayalindeki anlarla parçalanıyor. 

Ramsay’nin anlatısını bu anlar ve parçalar üzerinden kurduğunu söyleyebiliriz. Tasarladığı görsel ve işitsel dünya filmin hikayesinin kendisi aslında. Karakterin şimdiki zamanda başına gelenler değil iç dünyası bu sarsıcı tasarımla kuruluyor. Joe’nun dış dünyada başrolünde olduğu ya da dahil olduğu şiddetle zihnindeki şiddet parçaları iç içe geçiyor. Görüntüler, sesler, sokaktaki şiddet, kirli işler, politik yozlaşma ve gizlenmiş suçlarla Joe’nun çocukluğundan kalan şiddet anları, savaş travmaları ve birbirinden kopuk imgeler Ramsay’nin anlatımının asıl malzemesini oluşturuyor.

6 Nisan 2018

Değişen dünyanın keşfi

Yıllar sonra geri döndüğü İzmir’de ailesinin evine yerleşen Selim’in yabancılık çektiği bu yeni dünya aynı zamanda çökmekte olan ve değişmeye başlayan bir dünya. Bir yandan eski hayatından izlerle karşılaşan Selim, diğer yandan dönüşmekte olan yeni dünyayı keşfetmeye başlıyor. Körfez’de gerçekleşen bir kaza sonucu ortaya çıkan koku ise şehirdeki hayatı alt üst ediyor ve yaşanamaz hale getiriyor. 


Emre Yeksan, ilk uzun metrajlı filminde son derece dingin ve kendine güvenen bir sinema diliyle ülke sinemasında çok sık karşılaşmadığımız bir distopyayı perdeye getiriyor. Ülkeye ve gündeme dair referanslarını sağlam bir şekilde kurarak hikayesini sınıfsal çatışmalar üzerinden anlatmayı seçiyor. 

Selim kendisini ait hissetmediği şehirde dolaşırken, evdeki konuşmalara dahil olurken, eskiden tanıdığı insanlarla karşılaşırken, yeni insanlarla tanışırken aidiyet ve mülkiyet kavramlarını etkileyici sahnelerle sorgulamayı başarıyor Yeksan. 

1 Nisan 2018

Bir distopya olarak İstanbul - Bölüm 2


Fotoğraflar: Elif Kahveci

“Kadıköy Rıhtım’a yapılacak 20 bin kişilik camii projesine Koruma Kurulu’ndan onay”, “Esenyurt'ta bir sitenin sakinleri yanı başlarındaki fabrika nedeniyle zor günler geçiriyor”, “Mecidiyeköy metrosuna AVM yerine cami yapılacak”, “Zeytinburnu'nda imar planı değişti, kaçak katlar legal oldu”, "TOKİ 150 yıllık sarnıcı yıktı, yerine konut dikti", “2018’de AVM sayısı 450’ye çıkacak”, “Kaçak olan ve ruhsatı bulunmayan yapılara yönelik af çıkartılıyor”, “Maslak, Mecidiyeköy, Şişli, Ataşehir, Fikirtepe ve Ümraniye’de yeni gökdelenler yapılması için inşaat şirketlerine ruhsat verildi”... Son iki ayda medyaya düşen haberlerden yalnızca birkaçı. Megapolis tanımını bile gölgede bırakan, kalıbına sığmayan bir şehir olarak İstanbul’un yakın gelecekte nasıl bir “şeye” dönüşeceği ile ilgili fikir yürütmek zor olmasa gerek. Tarihi binlerce yıl öncesine dayanan, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan günümüze her zaman, jeopolitik öneme, çok kültürlü bir yapıya sahip bir şehrin yavaş yavaş can verişine şahit oluyoruz.

“Kentsel dönüşüm, rantsal dönüşüm ya da sağ devrim, karşı devrim, neoliberal tahakküm her neyse insanı canından etmiyor çoğunlukla ama yerinden, yurdundan, evinden sokağından, mahallesinden, semtinden, meydanından, caddesinden, komşularından, ağaçlarından, hayvanlarından, bahçesinden, avlusundan, manzarasından, dalgasından, dümeninden, sabahından, öğleninden, akşamından, gecesinden, baharından yazından, şarkısından türküsünden, keyfinden harmanından, argosundan küfründen, dansından halayından, çalgısından çengisinden, davulundan zurnasından, tamburundan kemanından kısacası yaşamasından ediyor.” 1

Geçen sayıda, izlediğimiz, okuduğumuz distopyalara ne kadar yaklaştık diye sormuştuk. Aslında bu şehirde yaşayan herkesin cevabını bildiği bir soruydu. Post apokaliptik senaryolar artık hiç uzak değil. Şehrin her köşesi rant alanına dönüşürken yoksullukla zenginlik arasında ahenksizlik, tutarsızlık, orantısızlık, kirlilik ve karanlık yükseliyor.

3. Havalimanı Proje Alanı, Kabataş İskelesi, Maltepe Nish Adalar ve Yassıada ile başladığımız “Bir distopya olarak İstanbul “dosyasının ikinci bölümünde Maslak, Gültepe, Feriköy ve Fikirtepe’yle devam ediyoruz. 

Haydar Ergülen, “Tebdil-i Mekanda İktidar Vardır: Devrim, Direniş, Taksim”, Milyonluk Manzara, İletişim Yayınları

2 Şubat 2018

Eski Türkiye'ye özlem

Cem Yılmaz’ın eski Türkiye’ye övgü olarak tasarladığı Arif v 216, önceki filmleri gibi heyecanla karşılandı. Özellikle eski Türkiye’yi özleyen kesimler, sosyokültürel olarak geçmişle bağ kuran, Yeşilçam’a saygı duruşunda bulunan filmi bu yönüyle bağrına bastı. Cem Yılmaz’ın ülkenin hâl ve gidişatı üzerine kafa yorduğunu ve dert edindiği meseleleri büyük bir gişe başarısına ulaşması beklenen bir filmin içine monte etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Yılmaz’ın formüle etmeye çalıştığı şey eleştirel açıdan tartışmaya açık olsa da kurmaya çalıştığı dengenin bir hayli zor olduğu da muhakkak.

G.O.R.A ile başlayıp A.R.O.G ile devam eden hikâyenin bu son halkası, zamanda yolculuk teması üzerine kurulu. Cem Yılmaz ilk iki filmde stand-up’larında da kullandığı “Türkler uzayda”, “ilk insanlar”, “evrim” gibi konuları malzeme edinmişti. Bu yeni filmindeyse hem yaklaşımı hem de malzemesi farklı. A.R.O.G.’un aksine Arif v 216’da zamanda yolculuk, sadece hikâyenin tetikleyici unsuru değil, aynı zamanda Cem Yılmaz’ın dert edindiği meseleler için işlevsel bir araç. Çünkü bu kez önceki filmlerinden farklı olarak sadece ülke insanına dair gözlemleri ve mizahı değil “Yeni Türkiye”ye dair hoşnutsuzluğu da sinemasının omurgasını oluşturuyor.

Daha ilk dakikadan ülkedeki linç güruhunun bir örneğini görüyoruz. İnsan olmak için dünyaya inen 216’yı istemeyen ‘öfkeli kalabalık’, “robot istemiyoruz” diyerek Arif’in evinin önünde toplanıyor (Linç bizde bir gelenek hâline gelse de güncel olduğu için Suriyeli göçmenler üzerinden okumak mümkün). Ülkedeki kutuplaşmayı, giderek genişleyen linç kültürünü ve bunun sosyal medyadaki tezahürünü robot düşmanlığı üzerinden aktaran Cem Yılmaz hikâyesini bu sahneyle başlatırken seyircisine de ilk mesajı vermiş oluyor. “Sizler gibi sevmek, sevilmek istiyorum” diyen 216’ya “burasının artık öyle bir ülke olmadığı” hatırlatıldıktan sonra “bir zamanlar öyle bir ülke vardı” sözüyle 1969 yılına yolculuk yapılıyor.

1 Şubat 2018

Travmalar ve hesaplaşmalar

İlk filmi Batı Beyrut’ta (À l'abri les enfants) Lübnan İç Savaşı’nın başladığı 1975 yılında savaşın ortasındaki üç gencin hikayesini anlatan yönetmen Ziad Doueiri, 20 yıl sonra Hakaret’te (L'insulte) bu kez savaşın travması üzerine bir hikayeyi perdeye getiriyor. 


Hakaret, Beyrut’ta sıradan bir günde basit bir tartışma esnasında sarf edilen bir hakaretin ülke çapında büyük bir olaya dönüşmesini konu alıyor. Oto tamircisi Tony’nin balkon giderinden akan suyun aşağıda çalışan işçilerin üzerine sıçraması ve bunun üzerine usta başı Yaser ile karşı karşıya gelmesiyle başlayan hikaye ikilinin arasındaki inatlaşma ve geçmişlerindeki travmalar nedeniyle giderek büyüyor ve mevzu Lübnan’ın tarihinin masaya yatırıldığı bir anlatıya dönüşüyor.

Filmin başında desteklediği siyasi partinin toplantısında gördüğümüz, evinin duvarında parti başkanının çerçeveli fotoğrafı yer alan Tony’nin, Lübnan’da mülteci olarak hayatını sürdüren Yaser’e karşı ırkçı ve nefret dolu tavrının altında yatan nedeni deşmeye çalışan yönetmen Doueiri, ikilinin arasındaki mevzuyu basit bir hakaretten öteye taşıyarak ülkesinin tarihiyle ilgili sorgulamalara girişiyor. Bunun için de hikayesini mahkemeye taşıyarak hesaplaşmalar için kendisine alan açmış oluyor. Hakaret davası kısa sürede ülke çapında krize ve çatışmalara yol açarken yönetmen Doueiri tarafları haklı-haksız, suçlu-suçsuz karşıtlığından çıkararak meseleyi toplumsal ve tarihi yönüyle ele almayı seçiyor.