15 Temmuz 2018

Sınıfsal Temizlik

2013 yılında gösterime giren Arınma Gecesi (The Purge) kurduğu distopik evrenin içini boşaltan, ilk 20 dakikadan sonra tamamen aksiyon-gerilime yaslanan bir filmdi. Elindeki malzemeyi sadece ticari açıdan değerlendirmeyi seçen yapımcılar devam filmlerinde de aynı yolu izlediler. Halbuki kapsamlı bir şekilde işlenebilecek bir meselesi, sadece Amerika değil dünyanın gidişatına dair bir tartışma açabilecek malzemesi olan bir hikayeden söz etmek mümkün. Ancak yapımcılar büyük bir potansiyel taşıyan bu distopik hikayeyi üç filmde de kullanamayıp, oldukça sıradan korku gerilim filmlerine imza attılar. Bu ay gösterime girecek serinin dördüncü filmi İlk Arınma Gecesi (The First Purge) için de farklı şeyler düşünmek zor. Yine de ileride kimsenin hatırlamayacağı bu serinin meselesi hakkında tartışmakta fayda var. Dünya konjonktürü ve özellikle Trump sonrası Amerika düşünüldüğünde Arınma Gecesi serisinin temas ettiği mevzuların güncel olduğunu belirtmeliyiz.

İlk film anlatacağı fantezinin detaylarını vererek başlıyor. Sene 2022. Amerika’da işsizlik oranı yüzde 1, suç oranı tüm zamanların en düşük seviyesinde. Şiddet neredeyse yok. Bir istisna dışında. Suç oranının düşmesini sağlayan bir istisna. Yılın sadece bir günü, cinayet dahil her türlü suç 12 saat boyunca yasal. Sadece 10. seviye devlet yetkilileri dokunulmazlık elde etmiş durumdalar. Psikologlar, siyasetçiler, uzmanlar bu sistemin son derece sağlıklı olduğunu anlatıyorlar. Zenginler gelişmiş güvenlik sistemleriyle bu tek gecelik akıl almaz vahşeti evinden izleyerek geçirebiliyor. Ama yoksullar kendini koruyamayacak durumdalar ve dışarıda öldürme açlığıyla gezen gözü dönmüşlerin avı haline geliyor. Varlıklı olanın hayatta kaldığı, güçsüz olanın avlandığı bir sistem. Devletin kendi vatandaşlarını ölüme terk ettiği, insanların birbirini yasal şekilde öldürülmeleri üzerine kurduğu bir sistem. 

Arınma Gecesi dinsel referanslar ve motifler üzerine kurulmuş bir distopya. Geçmişteki şiddet görüntüleriyle başlayan film şiddetin son bulmasını sağlayan Arınma Gecesi’ni kutsal kitaba dayandırıyor. İktisadi ve toplumsal yıkım son bularak Amerikan ulusu yeniden ayağa kalkmış, insanlar kurtuluşa ve huzura ermek için günah çıkartıp sorasında hayatına devam etmeyi bir sistem haline getirmişler. Öldürenlerin öldürdükçe daha iyi insan olduğu, öldürülenlerin dünyanın daha iyi bir yer olması için av olmayı kabul ettikleri, ölümün kutsandığı bir sistem. Sistem devreye girdiğinde ilk duyulan cümleler ise şöyle: “Tanrı Yeni Kurucu Babalarımızı, Amerika’yı ve yeniden doğmuş ulusumuzu kutsasın.” 

15 Haziran 2018

Nostaljinin nostaljisi

Mart ayında vizyona giren sanal gerçeklik evrenini konu alan Başlat: Ready Player One ile 80’ler nostaljisini dibine kadar kullanan Steven Spielberg, bundan 25 yıl önce Jurassic Park ile tarih öncesinde yaşamış dinozorları perdeye getirerek hem mistik bir nostalji yaratmış hem de bir pazarlama harikası ortaya çıkarmıştı. Bu ikisinin birbirinden bağımsız olmadığını söyleyerek başlayalım. Svetlana Boym Nostaljinin Geleceğikitabında tarihsel bir duygu olarak nostaljinin kitle kültürünün doğuşuyla eşzamanlı olduğunu söyler ve Amerikan merkezli popüler kültürü “Jurassic Park sendromu” olarak tarif eder. Boym’a göre son teknoloji ile nostaljiyi bir araya getiren Jurassic Park yeni bir sömürge alanı yaratır ve “nostaljik bir versiyon” olarak bu alan son derece işlevseldir. 

65 yıl önce nesli tükenmiş canlıları insanların zamanına getirerek insana ait olmayan bir nostaljiyi pazarlayan filmin ana çatışması ise yeniden yaratılan bu canlıların yok edilmesidir! Böylesi çelişik ve ticari açıdan dahiyane bir fikrin yarattığı nostalji duygusu bugün ise ikiye katlanmış, yeni çekilen Jurassic Park filmleri ve yeniden kurulan dinozorlar evreni ile 1993 yılında çekilen ilk filmin de nostaljisi yeniden yaratılır hale gelmiştir.

Başa dönelim. 1993 yılına. Spielberg’ün teknik buluşları, dönemin çok ilerisinde olan görsel efektleri ve ses tasarımıyla Jurassic Park sadece yılın en çok ses getiren filmi olmamış hayal gücünün gerçeğe etkileyici bir şekilde dönüştüğü bir yapım olarak sektörü derinden sarsmış ve sonraki yılları da etkilemişti. Daha önce Jaws, E.T. the Extra-Terrestrial, Indiana Jonesbaşta olmak üzere birçok filmiyle on yıllık dönemlere damgasını vuran, aksiyon, gerilim türünde çıtayı her daim yukarıya çeken Spielberg, yine hem çocukların hem de yetişkinlerin eğlenebileceği, popüler sinemayı biçimlendiren bir film yaratmıştı. Michael Crichton’ın kitabından uyarlanan film sadece bir serüven anlatmıyordu. Genetik bilim sayesinde klonlanan soyu tükenmiş canlılar üzerinden insanın tanrıcılık oynaması ve kendini diğer canlılardan üstün görmesi mevzularını da işleyen Spielberg, kitaptaki kötü karakter milyarder Hammond’ı iyi kalpli kapitaliste dönüştürerek hem daha güçlü bir çatışma kurmuş hem de kapitalist bir karakter üzerinden sistemin iyi niyetle işlemesinin mümkün olmadığını, sonucun ne olursa olsun yıkım olacağını söylemiş oldu.

12 Haziran 2018

The Damned United: 44 Lanet Gün

“Yorkshirelı bir Adamdım ve bir Büyücü’ydüm-
Ve seni lanetledim!
Önce yetenekle, sonra yenilgiyle-
Seni lanetledim!
Yenilgi ve sonra yetenek, yetenek ve sonra yenilgi-
Sen kaybedene kadar, sen terk edene kadar-
Seni lanetledim, Brian. Kahrol, Cloughie.” 
(David Peace, Lanet Takım)


Yeşil sahaların gördüğü en büyük isimlerden Brian Clough’ın beş sezonluk diziye malzeme verecek hayatı; gerilimi, trajedisi, heyecanı bol hikayelerle dolu dönemleri oldu. Shakespeare tragedyalarını hatırlatacak zamanlar, ama tragedyaya dönüşme ihtimalini çöpe atacak bir hırs ve hayat görüşü, fantastik öykülerde rastlanılacak türden erişilmesi çok zor başarılar, ani düşüşler, her daim sivri bir dil, olay yaratacak demeçler, en iyi olmaya ve başarıya dair steril olmayan cümleler, futbola derinlikli bir bakış... Sadece spor tarihinin değil yüzyılın gördüğü en önemli figürlerden birisi Brian Clough. 

İşçi sınıfı bir ailenin çocuğu olan ve sakatlığı sebebiyle erken yaşta futbolculuk kariyerini sonlandıran Clough’ın, teknik direktörlüğünde Derby County’yi 1. Lig’e çıkarıp, şampiyon yapması, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale taşıması, daha sonra 2. Lig’deki Nottingham Forest’ı önce 1. Lig’e çıkarıp şampiyon yapması ve sonrasında imkansızı başarıp Şampiyon Kulüpler Kupası’nı kazanması, bununla da kalmayıp imkansızı bir kez daha başararak ertesi yıl Nottingham Forest’la bir kez daha Avrupa Şampiyonu olması şüphesiz heyecan verici, ihtiraslı, ihtişamlı ve güçlü hikayeler barındırıyor. Ancak Lanet Takım (The Damned United), Brian Clough’ın büyük zaferlerini değil zamanın en başarılı kulüplerinden Leeds United’da 44 gün süren ve fiyasko olarak sonuçlanan macerasını anlatıyor. Başarısızlıkla geçen lanet 44 gün.

25 Mayıs 2018

Paramparça

2011'den beri yeni filmini heyecanla beklediğimiz Lynne Ramsay’nin yönettiği Hiçbir Zaman Burada Değildin (You Were Never Really Here) son yıllarda görüp görebileceğimiz en sarsıcı ve yenilikçi filmlerden bir tanesi. Ramsay'nin Jonathan Ames'in kitabından uyarladığı filmi bir tetikçinin peşine takılıyor.


Annesiyle yaşayan, az konuşan, elindeki çekiçle işini gören Joe’nun hikayesi birçok açıdan sinema tarihindeki ünlü seri katil ve sosyopatların hikayesinden farksız dursa da Lynne Ramsay’nin kurduğu anlatı You Were Never Really Here’ı benzersiz bir filme dönüştürüyor. Joe’nun bütün eylemleri, dış dünyada karşısına çıkan herkes ve her şey geçmişindeki ve hayalindeki anlarla parçalanıyor. 

Ramsay’nin anlatısını bu anlar ve parçalar üzerinden kurduğunu söyleyebiliriz. Tasarladığı görsel ve işitsel dünya filmin hikayesinin kendisi aslında. Karakterin şimdiki zamanda başına gelenler değil iç dünyası bu sarsıcı tasarımla kuruluyor. Joe’nun dış dünyada başrolünde olduğu ya da dahil olduğu şiddetle zihnindeki şiddet parçaları iç içe geçiyor. Görüntüler, sesler, sokaktaki şiddet, kirli işler, politik yozlaşma ve gizlenmiş suçlarla Joe’nun çocukluğundan kalan şiddet anları, savaş travmaları ve birbirinden kopuk imgeler Ramsay’nin anlatımının asıl malzemesini oluşturuyor.

6 Nisan 2018

Değişen dünyanın keşfi

Yıllar sonra geri döndüğü İzmir’de ailesinin evine yerleşen Selim’in yabancılık çektiği bu yeni dünya aynı zamanda çökmekte olan ve değişmeye başlayan bir dünya. Bir yandan eski hayatından izlerle karşılaşan Selim, diğer yandan dönüşmekte olan yeni dünyayı keşfetmeye başlıyor. Körfez’de gerçekleşen bir kaza sonucu ortaya çıkan koku ise şehirdeki hayatı alt üst ediyor ve yaşanamaz hale getiriyor. 


Emre Yeksan, ilk uzun metrajlı filminde son derece dingin ve kendine güvenen bir sinema diliyle ülke sinemasında çok sık karşılaşmadığımız bir distopyayı perdeye getiriyor. Ülkeye ve gündeme dair referanslarını sağlam bir şekilde kurarak hikayesini sınıfsal çatışmalar üzerinden anlatmayı seçiyor. 

Selim kendisini ait hissetmediği şehirde dolaşırken, evdeki konuşmalara dahil olurken, eskiden tanıdığı insanlarla karşılaşırken, yeni insanlarla tanışırken aidiyet ve mülkiyet kavramlarını etkileyici sahnelerle sorgulamayı başarıyor Yeksan. 

1 Nisan 2018

Bir distopya olarak İstanbul - Bölüm 2


Fotoğraflar: Elif Kahveci

“Kadıköy Rıhtım’a yapılacak 20 bin kişilik camii projesine Koruma Kurulu’ndan onay”, “Esenyurt'ta bir sitenin sakinleri yanı başlarındaki fabrika nedeniyle zor günler geçiriyor”, “Mecidiyeköy metrosuna AVM yerine cami yapılacak”, “Zeytinburnu'nda imar planı değişti, kaçak katlar legal oldu”, "TOKİ 150 yıllık sarnıcı yıktı, yerine konut dikti", “2018’de AVM sayısı 450’ye çıkacak”, “Kaçak olan ve ruhsatı bulunmayan yapılara yönelik af çıkartılıyor”, “Maslak, Mecidiyeköy, Şişli, Ataşehir, Fikirtepe ve Ümraniye’de yeni gökdelenler yapılması için inşaat şirketlerine ruhsat verildi”... Son iki ayda medyaya düşen haberlerden yalnızca birkaçı. Megapolis tanımını bile gölgede bırakan, kalıbına sığmayan bir şehir olarak İstanbul’un yakın gelecekte nasıl bir “şeye” dönüşeceği ile ilgili fikir yürütmek zor olmasa gerek. Tarihi binlerce yıl öncesine dayanan, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan günümüze her zaman, jeopolitik öneme, çok kültürlü bir yapıya sahip bir şehrin yavaş yavaş can verişine şahit oluyoruz.

“Kentsel dönüşüm, rantsal dönüşüm ya da sağ devrim, karşı devrim, neoliberal tahakküm her neyse insanı canından etmiyor çoğunlukla ama yerinden, yurdundan, evinden sokağından, mahallesinden, semtinden, meydanından, caddesinden, komşularından, ağaçlarından, hayvanlarından, bahçesinden, avlusundan, manzarasından, dalgasından, dümeninden, sabahından, öğleninden, akşamından, gecesinden, baharından yazından, şarkısından türküsünden, keyfinden harmanından, argosundan küfründen, dansından halayından, çalgısından çengisinden, davulundan zurnasından, tamburundan kemanından kısacası yaşamasından ediyor.” 1

Geçen sayıda, izlediğimiz, okuduğumuz distopyalara ne kadar yaklaştık diye sormuştuk. Aslında bu şehirde yaşayan herkesin cevabını bildiği bir soruydu. Post apokaliptik senaryolar artık hiç uzak değil. Şehrin her köşesi rant alanına dönüşürken yoksullukla zenginlik arasında ahenksizlik, tutarsızlık, orantısızlık, kirlilik ve karanlık yükseliyor.

3. Havalimanı Proje Alanı, Kabataş İskelesi, Maltepe Nish Adalar ve Yassıada ile başladığımız “Bir distopya olarak İstanbul “dosyasının ikinci bölümünde Maslak, Gültepe, Feriköy ve Fikirtepe’yle devam ediyoruz. 

Haydar Ergülen, “Tebdil-i Mekanda İktidar Vardır: Devrim, Direniş, Taksim”, Milyonluk Manzara, İletişim Yayınları

2 Şubat 2018

Eski Türkiye'ye özlem

Cem Yılmaz’ın eski Türkiye’ye övgü olarak tasarladığı Arif v 216, önceki filmleri gibi heyecanla karşılandı. Özellikle eski Türkiye’yi özleyen kesimler, sosyokültürel olarak geçmişle bağ kuran, Yeşilçam’a saygı duruşunda bulunan filmi bu yönüyle bağrına bastı. Cem Yılmaz’ın ülkenin hâl ve gidişatı üzerine kafa yorduğunu ve dert edindiği meseleleri büyük bir gişe başarısına ulaşması beklenen bir filmin içine monte etmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Yılmaz’ın formüle etmeye çalıştığı şey eleştirel açıdan tartışmaya açık olsa da kurmaya çalıştığı dengenin bir hayli zor olduğu da muhakkak.

G.O.R.A ile başlayıp A.R.O.G ile devam eden hikâyenin bu son halkası, zamanda yolculuk teması üzerine kurulu. Cem Yılmaz ilk iki filmde stand-up’larında da kullandığı “Türkler uzayda”, “ilk insanlar”, “evrim” gibi konuları malzeme edinmişti. Bu yeni filmindeyse hem yaklaşımı hem de malzemesi farklı. A.R.O.G.’un aksine Arif v 216’da zamanda yolculuk, sadece hikâyenin tetikleyici unsuru değil, aynı zamanda Cem Yılmaz’ın dert edindiği meseleler için işlevsel bir araç. Çünkü bu kez önceki filmlerinden farklı olarak sadece ülke insanına dair gözlemleri ve mizahı değil “Yeni Türkiye”ye dair hoşnutsuzluğu da sinemasının omurgasını oluşturuyor.

Daha ilk dakikadan ülkedeki linç güruhunun bir örneğini görüyoruz. İnsan olmak için dünyaya inen 216’yı istemeyen ‘öfkeli kalabalık’, “robot istemiyoruz” diyerek Arif’in evinin önünde toplanıyor (Linç bizde bir gelenek hâline gelse de güncel olduğu için Suriyeli göçmenler üzerinden okumak mümkün). Ülkedeki kutuplaşmayı, giderek genişleyen linç kültürünü ve bunun sosyal medyadaki tezahürünü robot düşmanlığı üzerinden aktaran Cem Yılmaz hikâyesini bu sahneyle başlatırken seyircisine de ilk mesajı vermiş oluyor. “Sizler gibi sevmek, sevilmek istiyorum” diyen 216’ya “burasının artık öyle bir ülke olmadığı” hatırlatıldıktan sonra “bir zamanlar öyle bir ülke vardı” sözüyle 1969 yılına yolculuk yapılıyor.

1 Şubat 2018

Travmalar ve hesaplaşmalar

İlk filmi Batı Beyrut’ta (À l'abri les enfants) Lübnan İç Savaşı’nın başladığı 1975 yılında savaşın ortasındaki üç gencin hikayesini anlatan yönetmen Ziad Doueiri, 20 yıl sonra Hakaret’te (L'insulte) bu kez savaşın travması üzerine bir hikayeyi perdeye getiriyor. 


Hakaret, Beyrut’ta sıradan bir günde basit bir tartışma esnasında sarf edilen bir hakaretin ülke çapında büyük bir olaya dönüşmesini konu alıyor. Oto tamircisi Tony’nin balkon giderinden akan suyun aşağıda çalışan işçilerin üzerine sıçraması ve bunun üzerine usta başı Yaser ile karşı karşıya gelmesiyle başlayan hikaye ikilinin arasındaki inatlaşma ve geçmişlerindeki travmalar nedeniyle giderek büyüyor ve mevzu Lübnan’ın tarihinin masaya yatırıldığı bir anlatıya dönüşüyor.

Filmin başında desteklediği siyasi partinin toplantısında gördüğümüz, evinin duvarında parti başkanının çerçeveli fotoğrafı yer alan Tony’nin, Lübnan’da mülteci olarak hayatını sürdüren Yaser’e karşı ırkçı ve nefret dolu tavrının altında yatan nedeni deşmeye çalışan yönetmen Doueiri, ikilinin arasındaki mevzuyu basit bir hakaretten öteye taşıyarak ülkesinin tarihiyle ilgili sorgulamalara girişiyor. Bunun için de hikayesini mahkemeye taşıyarak hesaplaşmalar için kendisine alan açmış oluyor. Hakaret davası kısa sürede ülke çapında krize ve çatışmalara yol açarken yönetmen Doueiri tarafları haklı-haksız, suçlu-suçsuz karşıtlığından çıkararak meseleyi toplumsal ve tarihi yönüyle ele almayı seçiyor.

1 Ocak 2018

Bir distopya olarak İstanbul

- Bölüm 1 - 
Fotoğraflar: Elif Kahveci

Distopya kelimesinin sıkça tartışıldığı, hayatlarımızı özetlediği bir dönemdeyiz. Gelecekle ilgili bir kavramın günümüzü anlatmak için kullanılması bir taraftan paradoksal bir durum yaratırken diğer taraftan da korkunç bir geleceğin şimdiki zamana ait olacak kadar yakın ve öngörülebilir olması bu tanımlamayı zorunlu kılıyor. Sanki geleceğe ait kurgular bugünün gerçekleri olarak önümüze düşüyor.

İçinde yaşadığımız siyasi atmosfer, gündemdeki meseleler ve dünyanın gidişatının yanı sıra beklenen deprem, sel gibi doğal afetler, genetiği değiştirilmiş gıdalar, şantiyeye dönüşen kentlerle her tür distopyayı aynı bünyede barındıran bir coğrafyaya dönüştü Türkiye. Ve bu coğrafyanın/cehennemin başkenti olarak İstanbul distopik hikayelerin merkezinde yer almaya ve post apokaliptik filmleri andıran karelerle gerçekliğini yitirmeye, hafızasını kaybetmeye devam ediyor. Peki, izlediğimiz, okuduğumuz distopyalara ne kadar yaklaştık?

Plansız kentleşme, göç, her geçen gün büyüyen trafik sorunu, inşaat üzerine kurulu ve rant üzerinden dönen ekonomi politikaları, “büyüklük” saplantısının sirayet ettiği estetikten yoksun yapılar, betonla örülen semtler, yok edilen park, orman, yeşil alanlar, ağaçlardan yoksun bırakılan sokaklar, sayıları sürekli artan AVM ve oteller, ekosistemi tehdit eden “mega” projeler... İstanbul sadece dokusunu, estetiğini, fiziksel özelliklerini kaybetmiyor. Tarihini, geçmişini, hafızasını, kültürünü, rengini kaybediyor. Geri dönüşü olmayan bir kayıp bu. Mutenalaştırmayla semtler değişiyor, kentsel dönüşümle mahalleler, sokaklar ruhunu kaybediyor, “taşınma” yöntemi adı altında tarihi yapılar, mekanlar bir bir yok ediliyor, ormanlık alanların yerine açılan ihalelerle yeşil yerini griye bırakıyor .

31 Aralık 2017

2017'nin en iyileri

Türkiye'de 2017 yılında vizyona girmiş ve yurt içi festivallerde gösterilmiş filmler arasından seçtiğim en iyi 20 film:



1- Good Time
2- Raw
3- Death in Terminal
4- Moonlight
5- Call Me by Your Name
6- Star Wars: The Last Jedi
7- Jackie
8- Gorge coeur ventre
9- Split
10- Certain Women
11- War for the Planet of the Apes
12- L’amant Double
13- The Square
14- Safari
15- Toivon tuolla puolen
16- Mother!
17- Get Out
18- Baby Driver
19- The Ornithologist
20- Everybody Wants Some!!

Not: Toni Erdmann, Manchester by the Sea, Neruda gibi bu yıl vizyona giren birçok film geçtiğimiz yıl yurt içindeki festivallerde gösterildiği için 2016 listesinde yer almıştı.



1 Aralık 2017

Hikayesini arayan film

Kardan Adam’la (The Snowman) ilgili yurtdışında çıkan ilk tepki ve eleştirilerden çok sonrasında Tomas Alfredson’un yaptığı açıklamalar korkutmuştu. Alfredson olumsuz eleştirilere “senaryonun bir kısmını çekemediğini” söyleyerek cevap vermişti. Çekimlerin yapıldığı Norveç’e senaryonun bir kısmını götürmediklerini de ekleyerek sinema tarihindeki en ilginç açıklamalardan birini yapmış oldu Alfredson. Halbuki ne hayallerimiz vardı!




Jo Nesbo’nun kitabından uyarlanan film geçmiş hikayesiyle açılıyor. Finale kadar kendisini göremeyeceğimiz seri katilin çocukluğundan bir anın etkileyici bir şekilde perdeye gelebilecekken nasıl harcandığına şahit olduğumuz bu açılış sekansı filmin geri kalanıyla ilgili ipuçları veriyor aslında. Daha baştan kurgusal sorunlar o kadar bariz bir şekilde göze çarpıyor ki hikayenin devamına geçmeniz imkansız hale geliyor. Alelade kurulmuş mizansenler, işlemeyen ritim ve gerilim duygusu sonraki iki saat boyunca giderek büyüyecek sorunların habercisi oluyor.

Oslo’da karlar altında geçen bir polisiye gerilim hikayesi Kardan Adam. Bir seri katil ve peşindeki iki dedektifin, geçmişten günümüze bağlanarak ilerleyen hikayesi şeklinde özetlenebilir. Ancak ne seri katil ne de dedektifler hikayeye dahil olabiliyor. Çünkü onlar da biz seyirciler gibi hikayeyi arıyor. 

1 Ekim 2017

5 Maddede De Palma

1. Göz ve gerçek
Kameralar, fotoğraf makineleri, video kayıtları, medya araçları, aynalar, anahtar delikleri, yansımalar, rüyalar yahut ikiz karakterler, çoklu kişilikler... De Palma seyircinin algısıyla oynar. Gözün ve imgenin güvenilirliğini sorgular. Bunu bazen küçük bir kamera hareketiyle, bakış açısı değiştirerek, bazen rüyaları, fantezileri, kabusları iç içe geçirerek bazense Sisters(1972), Sahte Vücutlar (Body Double, 1984), İçimizdeki Şeytan (Raising Cain, 1992), Öldüren Kadın’da (Femme Fatale, 2002) olduğu gibi doppelgänger (çift-gezer) temasıyla yapar.

2. Stilize sinema
Her dönem yeni anlatım teknikleri keşfeder ve bu teknikleri geliştirip sürekli yeni ve etkileyici kılmayı başarır. Patlama’da (Blow Out, 1981) kameranın 360 derecelik dönüşüyle sesi dahiyane bir şekilde kullandığı sahne, kesintisiz uzun planları – örneğin Yılan Gözler’in (Snake Eyes, 1998) 12 dakikalık açılışı ve Carlito’nun Yolu (Carlito’s Way, 1993), Şenlik Ateşi (Bonfire of the Vanities, 1990), Öldüren Kadın’daki plan sekanslar - ve bölünmüş ekran esprisi gibi imzaları başta olmak üzere nerede görsek tanıyacağımız kadrajlarıyla, Sapık’ın (Psycho, 1960) kısa planlarını her defasında yeniden üretmesiyle (kesici alet ve göz), fetiş nesneleriyle ve odak bölme, kaydırma, zoom in/zoom out gibi teknikleri bile benzersiz kılan yaratıcılığıyla stilize bir sinema.

3. De Palma Noir
Öldüren Kadın’da Laura’nın televizyonda Çifte Tazminat (Double Indemnity, 1944) izlediği sahne sadece bir göndermeden ibaret değildir. Palma klasik noir’lardan ödünç aldığı tema, karakter ve klişeleri yoğun görselliğe dayalı bir anlatımla kendine has bir noir’a dönüştürür. Sosyalleşemeyen, özgüvenini kaybeden, travması olan karakterler bu noir dünyasının parçası olurken yozlaşma, suç, adalet, ahlaki çöküş, güç, iktidar, erkeklik gibi temaları dönemin siyasi ve toplumsal dinamiklerini arka planına alarak işler De Palma.

22 Eylül 2017

Amerikan havası yaramamış!

Senarist ya da yönetmen olarak dokunduğu her şeyi özgün kılmayı, hangi türe el atsa çıtayı yükseltmeyi beceren Matthew Vaughn, 2015 yılında çektiği Kingsman: Gizli Servis’te (Kingsman: The Secret Service) yine bütün maharetlerini sergilemiş, yönetmenlik açısından adeta bir ziyafet sunmuştu. Ajan filmlerine alaycı yaklaşırken son derece havalı ve şık bir ajan filmi ortaya çıkaran Vaughn, kendisini farklı kılan mizahını daha da keskinleştirirken politik açıdan da isabetli tercihlerle dört dörtlük bir iş ortaya koymuştu. Haliyle devam filmi haberiyle beklentiler artmış oldu. Ancak, Kingsman: Altın Çember (Kingsman: The Golden Circle) maalesef büyük bir hayal kırıklığı olarak Vaughn filmografisindeki eksi değer hanesine geçen tek film olmayı başarıyor!


Matthew Vaughn’un “devam filmlerinin genel sorunları” başlıklı başlangıç sınavına takılacağını kim düşünebilirdi ki! Bununla kalsa yine iyi. Vaughn’un ilk filmi eğlenceli olduğu kadar farklı kılan her şeyden vazgeçeceğini de kimse tahmin etmiyordu galiba. Ya da alaycı ve doğal mizahtan uzaklaşıp demode şakaları tercih edeceğini de. İkinci filmin daha “büyük” bir hikayeyle perdeye geleceğini tahmin etmek zor olmasa da Vaughn’un filmini bir cümbüşe dönüştüreceğini de beklemiyorduk galiba. Peki ne oluyor da film tatsız bir cümbüşe dönüşüyor?

Film Kingsman’in yok edilmesiyle açılıyor. Kingsman ajanı olarak sadece Eggsy ve Merlin hayatta kalıyor. Dünyayı kurtarmak için harekete geçen ajanlarımız Amerika’daki Statesman adlı teşkilata ulaşıyor ve Amerikalı ajanlarla ortaklığa giderek filmin çılgın ve kötü karakteri Poppy’nin oyununu bozmaya çalışıyorlar. 

25 Ağustos 2017

Soderbergh'in dönüşü

Acı Reçete’den (Side Effects) sonra sinemayı bıraktığını söyleyen Steven Soderbergh’in dönüşü neyse ki çok uzun sürmedi. Dört yıllık aranın ardından Şanslı Logan’ı yöneten Soderbergh bu süre içerisinde televizyona yaptığı Behind the Candelabra ve The Knick ile ödüller ve övgüler toplamaya devam etti. Ancak bu dört yılın öncesinde usta yönetmenin çok da formunda olduğu söylenemezdi. Özellikle 2000’lerin başından itibaren - bazen yılda iki film bile çektiği oldu – farklı türler arasında gezinen Soderbergh eski günlerinden oldukça uzaktaydı. Şanslı Logan bu anlamda iyi bir dönüş hatta “yeni bir başlangıç” sayılabilir.

Şanslı Logan, Soderbergh’in soygun filmleri koleksiyonun (Out of Sight ve Ocean’s serisi) yeni bir parçası. Dolayısıyla türün klişelerini ve hikaye formüllerini çok iyi bilen Soderbergh için biçilmiş kaftan olduğunu söylemeye gerek yok. Jimmy, Clyde ve Mellie Logan kardeşlerin hikayesini anlatan Şanslı Logan’ın merkezinde lanetli olmalarıyla nam salmış Logan ailesinin en  büyüğü Jimmy var. Kariyerinde, evliliğinde, hayatının her alanında dibe vurmuş bir karakter Jimmy. Son işinden de aksayan ayağı nedeniyle kovulan Jimmy’nin tek çıkış planı imkansız görünen bir soygundur.

Soderbergh Ocean’s serisinde iyi işleyen şablonları bir kez daha kullanıyor. Düşmüş bir adamın hayatını rayına sokmak ve bir nevi şanssızlığını kırmak için seçtiği yol Danny Ocean’ın intikam hikayesinden çok da farklı değil aslında. Ocean’s serisindeki şık elbiseler, lüks hayatlar içerisindeki şehirli cool karakterlerin yerine bu kez taşralı, loser karakterlerden kurulu bir ekip (Irak’tan kolunu kaybederek dönen kardeş, hapisteki Joe Bang ve onun şapşal kardeşleri) yer alıyor belki ama ikisi de geri dönüş hikayesi. Ocean’s serisinde yan karakterlerle birlikte yer yer hissedilen absürt mizah anlayışı Şanslı Logan’da daha belirgin bir şekilde filmin dilini oluşturuyor. Ve son olarak imkansız görünen soygun planları. Ocean’s serisinin üç filminde (İkisinde kumarhane diğerinde müze) olduğu gibi yine seyircinin duyduğu anda nasıl gerçekleşeceğini merak ettiği, imkansız görünen, karmaşık, detaylı ve içinde sürprizler barındıran bir soygun planı hikayenin taşıyıcı öğesi.

14 Temmuz 2017

İlkellik ve savaş

Not: Bu yazı filmdeki sürpriz gelişmelerden söz etmektedir.

Maymunlar Cehennemi dünyası (Pierre Boulle‘nin 1963 yılında yazdığı kitap/ 1968 yapımı ilk film ve eski seri/ TV dizisi/ İlk filmin Tim Burton imzalı remake’i/ 2011’de başlayan yeni seri) temel olarak insanlar açısından mı yoksa maymunlar açısından mı bir distopya anlatıyor? Bu sorunun cevabı filmden filme değişiyor. 



Seriler arasında bakış açısı farklılığı olduğu gibi aynı seri içindeki filmlerde de büyük farklar var. Bir önceki film Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti’nin sorunlarının kaynağında bu soruya net bir cevap veremeyişi yatıyordu. Film insanlarla maymunlar arasındaki savaşı anlatırken “orta yolcu” bir tutum sergiliyordu. Dünyanın gidişatının ve savaşın sorumluluğunu saflara eşit şekilde dağıtmaya çalışarak politik açıdan rahatsız edici bir söylemi sahiplenen Maymunlar Cehennemi: Şafak Vakti sahne kurulumlarında ve diyalog yazımında da cesur davranmaktan kaçınmıştı. Hikayenin bölüm bölüm insanların bakış açısından anlatıldığı filmde –onca “kötü” insan karaktere ve ilk filmin mirasına rağmen –korkunç deneylere maruz kaldığı için insanlardan nefret eden Koba’nın asıl “kötü karakter” olarak seçilmesi ve üstüne bir de “savaşı maymunlar başlattı” gibi diyaloglarla bezeli sahnelerin tercih edilmesi distopyanın içini boşaltıyordu.

Serinin son halkası Maymunlar Cehennemi: Savaş (War for the Planet of the Apes) ise ikinci filmde yapılan bütün yanlışlardan geri dönüyor. Yönetmen Matt Reeves, yaşamak için diğer türleri yok etmeyi kendine vazife eden insanlarla yaşam alanlarını gerilla taktikleriyle savunarak hayatta kalmaya çalışan maymunlar arasındaki savaşı farklı boyutlarıyla ele alıyor ve bu kez anlattığı hikayenin gezegenin sonunu getiren insanlar için değil maymunlar için bir distopya olduğunun altını çiziyor. Ceasar’ın karşısında bu kez amacına ulaşmak için her şeyi göze almış Albay yer alıyor. Lider Ceasar yine savaşmamayı seçiyor ancak ailesi öldürülünce Albay’dan intikam almak için yola koyuluyor. Maymunlar Cehennemi: Savaş, salt seyirciyi tatmin etmek yerine ele aldığı meseleyi derinlemesine işlemek için her aşamada hikayenin yönünü değiştiriyor. Başta vaat ettiği intikam ve savaş hikayesi sona doğru bambaşka bir kalıba giriyor. Ceasar’ın kendisiyle ve Koba’yla yüzleştiği yolculuk son ana kadar sürerken, Albay’la karşılaşması ve maymunların esir tutulduğu kampta öğrendiği gerçeklerle intikam geri planda kalıyor. Savaş ise aksiyon malzemesi olmaktan çıkıyor, seyirci asıl savaşın çok daha büyük olduğunu öğreniyor.

1 Temmuz 2017

Saykodelik çizgi roman uyarlaması

Günümüz dizilerini seyirciyle kurdukları ilişki bakımından ikiye ayırabiliriz: Seyirciye göre anlatısını kuran diziler ve Noah Hawley imzalı diziler. Peki Noah Hawley’i bu kadar farklı kılan ne? Her ne kadar dijital streaming kanalları (Netflix, Hulu, Amazon, HBO Go) televizyonu dönüştürmeye ve izleme deneyimlerini değiştirmeye başlasa da reyting ve bağlantılı olarak ana akım seyircinin beklenti ve alışkanlıkları hala belirleyici konumda. Noah Hawley ise FX’e yaptığı dizilerle “seyirci alışkanlıklarını” yok saymaya ve bu yolla seyircinin zekasına saygı göstermeye devam ediyor. Şaheseri Fargo’nun sezon arasında hayata geçirdiği Legion, Hawley’in Marvel’a, yapımcılara ve televizyonculara nasıl kabul ettirdiğini anlamadığımız projesi olarak incelenmeyi fazlasıyla hak ediyor.


Legion, bir çizgi roman uyarlaması. Fakat bir süper kahraman hikayesi değil. Perdede ve cam ekranda gördüklerimizle yakından uzaktan alakası olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Birbirinin kopyası halinde her sene ikişer üçer vizyona giren çizgi roman uyarlamaları televizyonda da belli bir şablon üzerinden (Kahraman gücünü keşfeder, sıradan yaşamını sürdürürken bir yandan da şehirdeki kötülüklerle mücadele eder) üretilmeye devam ediyor. Daredavil, Luke Cage, Jessica Jones gibi bu şablona bağlı kalan, aksiyona yaslanan, çoğunlukla epizodik macera ve hikayelerden oluşan bu yapımlar ekranı ele geçirmişken Noah Hawley’in Legion’la çizgi roman dünyasına yaptığı sihirli dokunuş bir kat daha anlam kazanıyor. Bill Sienkiewicz ve Chris Claremont’un yarattığı, gücünün sınırları belli olmayan, X-Men evreninin en güçlü mutantı Legion’un dizi serüveninin bir kesim seyircide hayal kırıklığı yaratacağını söylemek yanlış olmaz. Çünkü, Charles Xavier’ın (Profesör X) oğlu olan ve zamanı ve gerçeği bükebilme, telepati, telekinezi gibi sayısız güce sahip David Charles Heller yani Legion’un dünyasını Hawley, alıştığımız uyarlamalardan çok farklı bir şekilde kuruyor.

Hawley, tek bir seyirci tipi olmadığının farkında. Dolayısıyla şablonlarla, beklentilerle ilgilenmiyor. Legion’da iyi-kötü çatışmasının her bölümde aksiyon üzerinden işlediği bir yapı, lineer bir hikaye akışı, yüksek tempolu, karizmatik sahneler, havalı koreografiler, (ilk bölümü dışarıda tutarsak) bir çizgi roman uyarlamasından beklenebilecek büyük çatışma sahneleri, gücünü keşfedip adaleti sağlayan kahramanlar yer almıyor. Kaba bir özetle Legion’ı “kabus içinde kabus içinde kabus” şeklinde tanımlayabiliriz. Dizi “dissosiyatif kimlik bozukluğu” adı verilen kişilik bozukluğundan muzdarip olan ve her kişiliğinin farklı bir gücü olan Legion’ın güçlerini keşfetme hikayesi olsa da aslında biraz daha derinde bir hikayeyi Legion’ın zihninde, geçmişinde, kabuslarında süren savaşı anlatıyor.

30 Mart 2017

Herkesin başyapıtı kendine!

Barcelona’da forma giyen Arda Turan geçtiğimiz günlerde verdiği röportajda (1) “Yüzyıllık tarihe baksınlar. Kaç tane Arda Turan var! Fazla mütevazılık kibir göstergesidir...” demiş, hak ettiği övgüyü ve saygıyı görmek istediğini söylemişti. Hak ettiğine emin olduğu övgüyü kendisine bahşeden Arda Turan yalnız değil elbette. Kendisinden kaç tane var tam olarak bilmiyoruz ama “Yeni Türkiye” siyasette, bürokraside, medyada, kültür sanatta, kısacası her alanda Arda Turan’lar yaratmayı başardı maalesef.... 


“Kişinin kendi kendini övmesi” ayıp olmaktan çıkalı çok oldu, şuursuzluk normal bir hal aldı. Ortada övülecek bir durum var mı, orası ayrı bir tartışma. Diğer taraftan, insan hakları ihlalinden tutuklu gazeteciler listesine kadar hemen hemen her alanda liste başı olan ülkede köprülerin, tünellerin, yolların övünç kaynağı olduğu düşünülürse her şey normal aslında. “Türkiye sinema tarihinin en iyi 100 filmi” (2) soruşturmasına katılan yönetmenlerin kendi filmlerini ilk 10’a koymaları da normal kalıyor bu yüzden.

Bu yönetmenlerden ilki Yüksel Aksu. Aksu’nun listesinde yönettiği filmlerden Dondurmam Gaymak yedinci sırada, İftarlık Gazoz dokuzuncu sırada yer alıyor. Aksu’nun filmografisinde üç film olduğunu hatırlatalım. Önümüzdeki yıllarda bu listeyi gönül rahatlığıyla kendi filmleriyle dolduracağına emin olduğumuzu da ekleyelim. 

10 Mart 2017

King Kong işgalcilere karşı

Kong: Kafatası Adası, John Boorman’ın 1969 yapımı Hell in the Pasific filmine selam göndererek açılıyor. Hell in the Pasific’teki gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında bir Amerikalıyla bir Japon ıssız bir adaya düşüyor ve ülkeleri savaşta olan bu iki asker birbirini öldürmeye çalışıyor. Bu açılış sekansının tonu King Kong’un ortaya çıkmasıyla birden değişiyor. 


Kong’la seyircinin bu erken tanışmasının ardından (“Canavar” filmlerini ve eski King Kong filmlerini düşündüğümüzde bir hayli erken bir tanışma diyebiliriz. Peter Jackson imzalı üç saatlik King Kong’da dev gorili ilk bir saat görmemiştik.) jenerikte 1945-1973 arası dünyada olan biteni gazete-tv haberleriyle görüyoruz. Jeneriğin ardından Vietnam Savaşı’na geçiyoruz. Yönetmen Jordan Vogt-Roberts ilk dakikadan itibaren hikayesini “işgalci Amerika” söylemi üzerine kuruyor. Bu yüzden de Vietnam Savaşı bağlantısı oldukça kullanışlı hale geliyor. Açılış sahnesi, jenerikteki materyaller, Vietnam Savaşı üzerinden yapılan göndermeler, asker ve sivil karakterler arasındaki diyaloglar... King Kong’la Vietkong arasındaki ses benzerliği de tesadüf değil elbette. Pasifik’teki adanın yerlilerini bombalayan helikopterler sadece Vietnam Savaşı’nı değil ABD’nin günümüzde de süren işgalci politikalarını temsil ediyor. Kong: Kafatası Adası bir blockbuster için fazlasıyla riskli olabilecek bir alt metni kullanıyor. Ancak, ABD’nin savaş tarihi üzerinden kurulan bu metnin filme pek bir katkısı olduğu söylenemez. Açıkçası, senaryodaki sorunlar “işgalci Amerika” söylemini unutturmayı başarıyor!

1 Mart 2017

Küllerinden doğdu

Not: Bu yazı adı geçen filmlerle ilgili sürpriz gelişmelerden bahsetmektedir.  


Hem eleştirel anlamda hem de gişede dibi gördüğü Son Hava Bükücü (The Last Airbender) ve Dünya: Yeni Bir Başlangıç (After Earth) faciaları sonrasında M. Night Shyamalan’ın bir daha eski günlerine dönemeyeceğini düşünenler çoğunluktaydı. Hatta bu iki filmin öncesindeki filmleri de tartışılmaya başlanmış, neredeyse bütün filmleri sert eleştirilerden nasibini fazlasıyla almış, yerden yere vurulmuştu. Aslında Altıncı His (The Sixth Sense) dışında hiçbir filminin geniş kitleleri memnun etmediğini söyleyebiliriz. Shyamalan da bu eleştirilere kafayı takmış, verdiği röportajlarda eleştirmenleri eleştirmişti! Hatta eleştirilerini/hislerini perdeye taşıyarak Sudaki Kız’da (Lady in the Water) karakterlerden birini sinema yazarı yapmış ve bu karakteri hikaye içerisinde bir güzel öldürmüştü! Fakat daha sonraki filmleri eleştirmenleri haklı çıkarmış, Altıncı His’le birlikte kendisine büyük umutlar bağlanan Shyamalan’ın kariyeri tepe taklak olmuştu. Yapımcılardan da eleştirmenlerden de seyircilerden de pek saygı görmüyordu artık yönetmen. Bu çöküşün ardından sessiz sedasız geri döndü Shyamalan. Geçmişteki hatalarından ders almış bir şekilde. Önce Ziyaret (The Visit) ve şimdi de Parçalanmış’la (Split) adeta küllerinden doğmaya çalışıyor. Ama bunu yaparken anaakım sinemanın kucağına bırakmıyor kendisini. Tartışılan, küçümsenen, çok anlaşılmayan, facia filmlere imza atan bir isim olarak Shyamalan’ın bu “yeniden doğuş” döneminde güvenli sularda yüzmeyi seçmemesi fazlasıyla umut verici.

Parçalanmış’a geçmeden önce Shyamalan’ın ilk dönem sinemasını hatırlamakta fayda var. Çünkü burada dikkat çekici olan şey, kariyeri boyunca büyük yapım şirketleriyle çalışan ve ticari olarak geniş kitleleri hedef alan bir yönetmenin bu kitleleri hesap etmeden ya da onların beklentilerine sıkı sıkıya bağlı kalmadan film yapmaya çalışması. Shyamalan’ın seçtiği bu yolun sinemasını anlamak için önemli bir anahtar olduğunu da söylemek lazım. Çünkü Altıncı His sonrasında aklındaki doğaüstü hikayeleri perdeye aktarırken türün klişelerine başvurmaktan çekinmese de Amerikan sinemasının bildik formüllerinden uzaklaşıp yeni, kendine has denemelere kalkıştı. Bu filmlerin birçoğunun “hayal kırıklığı” olarak adlandırılmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Anlattığı hikayeler, bu hikayelerin vardığı finaller ve kamera kullanımı başta olmak üzere Shyamalan’ın tematik ve biçimsel tercihleri geniş kitlelerinin beklentilerini karşılayacak türden değildi. Örneğin, Altıncı His’ten sonra çektiği Ölümsüz’e (Unbreakable) bakalım. Film çizgi romanlarla ilgili bir bilgi ile açılıyordu: “Çizgi romanlarda ortalama 35 sayfa ve 124 resim vardır. Tek bir sayının değeri 1 dolardan 140 bin dolara kadar değişir. Amerika’da her gün 172 bin çizgi roman satılır. Her yıl 62 milyon tane. Ortalama bir çizgi roman koleksiyoncusu 3.312 çizgi romana sahiptir. Ve hayatının yaklaşık olarak bir yılını onları okuyarak geçirir.’’ Bu bilgi Ölümsüz’ün anlatısıyla alakalı olduğu kadar Shyamalan’ın kurduğu çizgi roman estetiğinin de parçası aynı zamanda. Shyamalan Ölümsüz’de, gerçekle gerçek üstü arasındaki çizgiyi bulanıklaştıran bir estetik yaratarak, ana akım sinemanın formüllerinden uzak, bir hayli karanlık hikaye anlatıyordu ve finaliyle de aslında başka bir sinema yaptığını da gösteriyordu.

3 Şubat 2017

Hayata devam etmenin acısı

Manchester, New Hampshire’ın en büyük şehri. Denizin kıyısında. Mevsim kış. Manchester’ın geçmişi karlar altında. Bir zamanlar Manchester’ın küçük kasabasında yaşayan Lee Chandler’ın mutlu zamanları da artık karlar altında. 


Lee Chandler, artık başka bir şehirde yaşıyor. Her sabah uyanıp yapması gerekenleri yapıyor. Apartman görevlisi olarak ne yapması gerekiyorsa; tesisat, elektrik, temizlik... Her sabah apartmanın önündeki karları kürüyor. Ta ki ağabeyinin ölüm haberini alana dek. Lee kasabasına geri dönerken geçmişinden kesitler aralara giriyor. Bu kesitlerde Lee’nin geçmişte trajik bir olay yaşadığını anlıyoruz. Geçmişteki hikaye yavaş yavaş belirirken Lee ile Manchester yıllar sonra yüz yüze geliyor.

Bir aile trajedisi Manchester by the Sea. Trajedinin kendisinden çok bununla baş edemeyen ve yıllar sonra – kaçamadığı - geçmişiyle yeniden yüzleşmek zorunda kalan Lee Chandler’ı odağına alıyor. Lee ağabeyinin ölümüyle 16 yaşındaki yeğeni Patrick’in vasisi olmak durumunda kalıyor ve uzaklaştığı kasabasına geri dönüyor. Başına gelebilecek en korkunç felaketlerden birini yaşadıktan sonra insanın bu felaketle yüzleşmesi mümkün mü? Spiritüel akımlarla içi boşaltılan “yüzleşmek” kelimesinin gerçek hayatta bir karşılığı var mı? Her travmanın üstesinden gelip hayata devam etmek mümkün mü? Senarist-yönetmen Kenneth Lonergan bu “derin” sorularla boğuşarak büyük bir hikaye anlatmaya çalışmıyor neyse ki. Acısıyla baş edemeyen, suçluluk duygusunun altından kalkamayan Lee Chandler’ı karşımıza çıkarıyor. Büyük ve derin sorular Lee’nin acısının yanında anlamsızlaşıyor. Lee geçmiş ve gelecek arasında çoktan kaybolmuş. Kasabalılar onun geri dönüşünü şaşkınlıkla karşılarken Lee’nin Manchester’da hayaleti dolaşıyor adeta.